US President Barack Obama (L) speaks with King Salman bin Abdulaziz al-Saud of Saudi Arabia at Erga Palace in Riyadh, on April 20, 2016.
Obama arrived in Saudi Arabia for a two-day visit hoping to ease tensions with Riyadh and intensify the fight against jihadists. / AFP PHOTO / Jim Watson

US President Barack Obama (L) speaks with King Salman bin Abdulaziz al-Saud of Saudi Arabia at Erga Palace in Riyadh, on April 20, 2016. Obama arrived in Saudi Arabia for a two-day visit hoping to ease tensions with Riyadh and intensify the fight against jihadists. / AFP PHOTO / Jim Watson

ABD-Suudi Arabistan: Menfaat Var, Güven Yok

ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin bugünden sonra asla bir daha eski yakın müttefik ve dostluk ilişkisi seviyesine çıkmayacağını söylemek mümkün. Menfaat ilişkileri devam edecek, ancak taraflar arasındaki güven ciddi bir şekilde zedelendi.

Son dönemdeki bölgesel gelişmeler dikkate alındığında ABD’nin Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile mevcut ilişkileri dört farklı bağlamda değerlendirilebilir. Öncelikle, daha çok küresel hegemonyasına meydan okumayla karşı karşıya kaldığı Çin merkezli trans-Pasifik bölgesine odaklanan ABD’nin küresel siyasetinde, Ortadoğu ve Körfez bölgesi artık birinci öncelikli konu olmaktan çıktı.

İkinci olarak, ABD önemli bazı bölgesel meseleler ve sorunlar konusunda Suudi Arabistan’dan farklı düşünüyor. Bunların başında, Suudi Arabistan’ın ev sahipliği yaptığı Selefi düşünceye mensup grupların ABD ve Batı karşıtı bir şiddet siyaseti geliştirmesi, İsrail’in Filistinlilere yönelik saldırgan ve uzlaşmaz siyasetine devam etmesi ve İran ile Batı arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi süreci geliyor.

ABD, 11 Eylül 2001’de kendisine karşı gerçekleştirilen terörist saldırılardan bu yana Ortadoğu’da – ve Müslüman dünyada – farklı bir siyaset izlemeye başladı. 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren militanların tamamının Selefi düşünceye mensup olması ve çoğunluğunun Suudi Arabistan vatandaşı olması, ABD’nin Sünni İslami yorumu –Selefi ve Vahhabi düşüncesini – ötekileştirmesini beraberinde getirdi.

ABD’deki bazı çevreler Suudi Arabistan’ı “küresel cihadın!” hamisi ve destekçisi olarak görüyor. Aynı çevreler bunu gerekçe göstererek Suudi Arabistan’ın teröre destek veren ülke olarak tanınmasını talep ediyor. Yakın zamanda Amerikan basını ABD Kongresi’nde Suudi Arabistan’ın 11 Eylül olaylarında rolü olduğunu vurgulayan ve Suudi rejiminin ABD’de yargılanmasına yol açabilecek bir yasa tasarısının görüşüldüğünü duyurdu. Bu gelişme bile tek başına iki ülke arasındaki mevcut güvenin zedelendiğini göstermeye yetiyor.

Bugünkü ortamda Ortadoğu’nun en önemli devlet dışı aktörleri olarak ortaya çıkan el-Kaide ile DAİŞ’in Selefi düşüncesine mensup olmasıyla birlikte ABD’nin uluslararası terörizm ile mücadelesindeki hedefi de değişmiş oldu.

ABD’NİN İRAN İLE YAKINLAŞMASI VE GÖRÜŞ AYRILIKLARI

İran Devrimi’nden 11 Eylül saldırılarına kadar Şii İslam’ı ötekileştiren ABD, daha çok Riyad’ın temsil etme iddiasında olduğu Sünni İslam’a karşı Körfez ülkelerinin algıladığı en büyük tehdit olan İran’a alan açmaya başladı. Bunun bir göstergesi de Sünni Irak devletinin Şiileştirilerek İran’a teslim edilmesiydi.

ABD ayrıca Suriye krizinde NATO müttefiki Türkiye’nin ve Körfez ülkelerinin tezlerini bir tarafa bırakarak İran’ın Suriye’de etkin olmasının yolunu da açtı. Irak’ı çoğunluğu da oluşturan Şiilere bırakan ABD, Suriye’de tamamen zıt bir tavır takınarak Nusayri rejiminin yıkılıp çoğunluğu oluşturan Sünnilerin iktidara gelmesine olumlu bakmıyor.

Sünni İslam’ın en önemli temsilcilerinden biri olan Suudi Arabistan, hem Sünni İslam’ın el-Kaide ve DAİŞ gibi örgütler üzerinden bilinmesine engel olmak hem de Sünni Müslüman ülkeleri bir şemsiye altında toplayarak bölge siyasetinde aktif bir aktör haline getirmek istiyor. Bu bağlamda, 2015 sonlarında hem bölgesel devletlere hem de küresel güçlere karşı caydırıcı ve işlevsel bir güç olarak tasarladığı 34 ülkeden oluşan İslam Ordusu’nu kurduğunu ilan etti. 200 bin kişilik bir tatbikat ile de bölgesel dengeleri değiştirmek istediğini gösterdi. Bu oluşumun başarıya ulaşması için aralarında gerginlik bulunan Türkiye ile Mısır’ı da uzlaştırmak için gayret gösteriyor.

Üçüncü olarak, Körfez ülkeleri ekonomik bakımdan da ABD için eski önemini kaybetmiş görünüyor. Özellikle son zamanlarda ABD’nin kaya gazını keşfetmesiyle birlikte Körfez petrolüne olan bağımlılığının azalması önemli. Rusya’nın Ukrayna Krizi nedeniyle ABD ve diğer Batılı ülkeler tarafından cezalandırılması amacıyla petrol fiyatlarının düşmesi, Körfez ülkelerinin de gelirlerini düşürdü.

11 Eylül saldırılarından bu yana Riyad da ABD’ye bağımlılığını azaltmak amacıyla ekonomisini çeşitlendirmeye çabalıyor. Bugün itibariyle ABD’de Suudilerin elinde 750 milyar dolar değerinde FED tahvili ve bonosu bulunuyor. Riyad, bir denge unsuru olarak, ABD’nin olumsuz bir siyasi tavrı karşısında bu tahvilleri ve bonoları satabileceğini hissettiriyor. Buna mukabil, ABD de ülkesindeki Suudi varlıkları dondurma ihtimalini bir karşı kart olarak kullanmayı düşünüyor.

Dördüncü olarak, Arap isyanları sürecinde ABD’nin başlangıçtaki kayıtsız tavrı Suudi yönetimini endişelendirdi. Özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşler’in seçimlerle iktidara gelmesi, Riyad’ın da kendisini tehdit altında hissetmesine yol açtı. Bunun üzerine Suudi Arabistan, isyanlara ve bölgesel değişime daha sert bir şekilde tavır takınmaya başladı ve netice itibariyle Mısır’da seçimle iktidar olan Mursi hükümetinin düşmesine ve Sisi’nin bir askeri darbeyle iktidara gelmesine katkıda bulundu. Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Bahreyn’e müdahale eden Suudi Arabistan, Yemen’deki iç savaşa da doğrudan taraf oldu.

SUUDİ ARABİSTAN’IN YENİ SİYASAL SÖYLEMİ

Netice itibariyle, Suudi Arabistan ve ABD hâlâ birbirine muhtaç iki güç. Bundan dolayı da kısa süre içinde bu durumun değişmesini beklemek pek makul gelmiyor. Obama’nın ziyareti de bu karşılıklı bağımlılık ilişkisinin teyidini ifade ediyor. Sadece Obama döneminde ABD, dünyanın en büyük silah ithalatçısı olan Suudi Arabistan’a 100 milyar dolar civarında silah sattı.

İki ülke de el-Kaide ve DAİŞ gibi örgütleri tehdit olarak algılıyor. Dolayısıyla bu ve benzeri şiddet kullanan devlet-dışı aktörlere karşı mücadelede birbirleriyle işbirliği yapmaya ihtiyaçları var.

Bölgesel siyasal istikrarın sağlanması için iki ülkenin işbirliği yapması şart. Netice itibariyle, unutmayalım ki Suudi Arabistan hâlâ Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden biri ve ABD’nin bölge siyasetindeki önemli ve etkili ortaklarından biri olmaya devam edecektir.

Obama ziyaretiyle ABD, Suudi Arabistan’a sadece silah satmayı değil, aynı zamanda askeri eğitim personeli de göndererek iki şeyi amaçlıyor: Bir taraftan Riyad’ın ve diğer Körfez ülkelerinin kendisine olan bağımlığını arttırmak, diğer taraftan da İran’a karşı Körfez ülkelerinin gücünü artırarak iki tarafın birbirlerini dengeleme siyasetlerini sürdürmek.

Kral Selman ile birlikte küresel güçler dışında, özellikle Müslüman dünyadan, müttefikler bularak ve somut platformların kurulmasına öncülük ederek denklemdeki varlığını görünür kılan Suudi Arabistan, ABD’yi bir süredir ihmal ettiği Körfez ülkelerine yeniden yönelmek zorunda bıraktı.

Suudi Arabistan belki de ilk kez ekonomik kaynaklar dışında siyasal araçlar kullanarak uluslararası siyasi hamleler yapıyor. Yeni bir siyasal söyleme dayanan bu hamlesi beklenen etkiyi de yaptı, yani başarılı oldu.

[Al Jazeera Türk, 21 Nisan 2016]

Etiketler: