Küre - Ortadoğu

İran-Suud Denklemi

Bugün İran'ın Ortadoğu'daki etkisi bir nüfuzdan çok daha öteye geçmiştir. Son bir kaç yıl içinde Şii nüfusun silahlı milis kuvvetlere dönüşüne tanık olduk.

Suudi Arabistan’daki tasfiyeler ve beraberinde yaşanan gelişmeler bu denklemi yeniden gündeme getirdi. Bu gayet doğal çünkü bölge bütün sorunların bir yumak haline döndüğü çok dinamik ve kaotik bir süreçten geçiyor.

Hem iki ülke arasındaki ilişkiler hem de bölgesel yansımaları açısından bu denklem üç dönemde incelenebilir. Birincisi her iki ülkenin de ABD’nin müttefiki olduğu dönemdir. 1970’ten itibaren Nixon Doktrini çerçevesinde bu iki ülke ABD’nin Ortadoğu politikasını şekillendiren “iki ayak” idi. 1979 İran devrimi ile birlikte bu doktrin geçerliliğini yitirmiş ancak bu iki ülke bu sefer iki karşıt kutup olarak ABD’nin Ortadoğu politikasının önemli birer parçası olarak kalmışlardır.

İkinci dönem 1979 İran Devrimi ile birlikte başlamıştır. Bu tarih itibariyle iki ülke artık ideolojik olarak birbirinin ötekisi ve bölgesel dengeleri şekillendiren iki karşıt güç olmuştur. İran’ın, devlet doktrinini İslam’ın bütünü değil de Şiilik üzerine oturtması ve buna karşın Suud Vehhabiliği ideolojik karşıtlığın temeli olmuştur. Bununla birlikte Şiiliği bir yayılma aracı olarak kullanması ve bölgedeki Şii nüfusu bir etki dalgasına çevirmeye yönelik siyaseti, Suudi Arabistan başta olmak üzere bütün Körfez ülkelerinin başlıca tehdit algısına dönüşmüştür. Bütün körfez ülkelerini kapsayan Körfez İşbirliği Konseyinin Mayıs 1981’de kurulması “devrim ihracı” söyleminde karşılığını bulan bu tehdit algısıyla doğrudan ilgilidir.

Şii yayılmacılığına karşı Suudi Arabistan, yalnızca Ortadoğu’da değil, bütün İslam dünyası ve hatta Balkanlar gibi farklı bölgelerde Vahhabiliği dengeleyici bir ideoloji olarak devreye soktu. Ancak ana akım İslam anlayışına nazaran ayrıksı uçlarda dolanan bu yaklaşım Şiiliği dengelemek bir yana, bizatihi kendisi bir probleme dönüşmüştür. Bu ideolojinin sıradan Müslümanların zihninde İslam ya da Sünniliğin bir parçası değil de Suud ideolojisi olarak yer tutması bu durumun önemli bir göstergesi olmuştur. Bu şartlar altında Vahhabilik petrol parası ile sürekli desteklenen bir projeden öteye gidememiştir. Veliaht Selman’ın yakın bir dönemde “Ilımlı İslama döneceklerine” dair açıklaması da bu anlamda bir projeye talip olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.

Modern tarihi boyunca Suudi Arabistan ABD’nin hem bölgedeki en önemli müttefiki hem de para kaynağı olmuştur. Buna karşın Suudi Arabistan’ın kazanımı İran tehdidini ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında dengelemek olmuştur. İki karşıt güç olmasına rağmen bu iki ülke ABD’nin bu güvenlik şemsiyesi ve bölgesel kurgusu dolayısıyla sıcak bir çatışmaya girmedi.

2003 IRAK İŞGALİ VE İRAN YAYILMACILIĞI

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali hem İran-Suud denklemi açısından üçüncü dönem olmuş hem de bölgedeki pandora kutusunu açan bir hamle oldu. Terörizmin bölgede hızla büyümesi, İran’ın Şii nüfus ve milislerle yayılması bu işgalin doğurduğu en somut sonuçlardır. İşgal sonrasında yeni ve güvenli bir Irak inşa edilmeden ABD’nin çekilmesinin yarattığı güç boşluğunu ise İran hızlı bir şekilde doldurdu. Obama’nın nükleer anlaşma önceliği Arap Baharı ile birleşince Irak’ta yaşanan süreç bölge sathına yayıldı. Bugün Yemen, Suriye, Irak başta olmak üzere İran’ın ciddi bir etkisi söz konusu ise bunda ABD’nin etkisi büyüktür.

Bugün İran’ın Ortadoğu’daki etkisi bir nüfuzdan çok daha öteye geçmiştir. Son bir kaç yıl içinde Şii nüfusun silahlı milis kuvvetlere dönüşüne tanık olduk. Bu silahlı milisler Irak’tan Lübnan’a kadar uzanan koridorda ciddi bir etkinliğe sahip. Suriye’de, Yemen’de bugün bir iç savaş yaşanıyorsa İran’ın bu milis kuvvetlerinin etkisiyle yaşanmakta. Bahreyn bir kaosa evrilirse İran’ın etkisinden bağımsız olmayacaktır. Hizbullah Lübnan’da paralel bir orduya dönüştüyse ve ülke siyasetini kilitleyecek bir güce erişmiş olması yine İran’dan bağımsız bir yaklaşımla açıklanamaz.

Bu tablo Trump’la birlikte “İran’ın sınırlandırılması” gerektiği fikrini canlandırmış durumda. Trump bu söylemi dile getirdikçe Suudi yönetimi iştahını göstermekten geri durmuyor. Katar krizi, yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları, Hariri’nin istifası ve Suud’daki hanedan kavgaları da İran’ın çevrelenmesi bağlamında yorumlanıyor.

Bu gelişmeler böyle mi okunmalı, gerçekten İran sınırlandırılabilecek mi soruları bir sonraki yazıya kalsın.

[Fikriyat, 14 Kasım 2017]

Etiketler: