AFP PHOTO / CRISTINA QUICLER / AFP PHOTO / CRISTINA QUICLER

AFP PHOTO / CRISTINA QUICLER / AFP PHOTO / CRISTINA QUICLER

Helikopter Çağının Sonu

Savaş teknolojisinin uç noktasında 'insanlı helikopter platformlarına; muharip rol ve misyonları itibarıyla artık eskisi gibi önem ve yer atfedilmese de; arama-kurtarma operasyonları, personel sevkiyatı gibi farklı unsurlar açısından vazgeçilmezliği ortadadır ve bu avantajlarının uzun bir süre daha devam edeceği aşikârdır.

Kore Savaşı esnasında (1950–1953) muharebe sahasına yeni bir araç entegre oldu: helikopter. O dönemde, ağırlıklı olarak gözetleme ve keşif faaliyetleri, mühimmat, erzak, ekipman ve askeri birliklerin nakliyesi, ölü ve yararlıların tahliyesi gibi muhtelif görevler için tercih edilen bu yeni hava platformunun, silahlı versiyonlarının kullanımına 1954 yılında başlandı. Makineli tüfek ve roket podları ile donatılmış farklı platformlar Amerika ve Fransa’da test edildi. 1960’lı yıllarla birlikte helikopterler, saldırı misyonu üstlenerek muharip rolüne büründüler. Amerikan Ordusu’nun, 1965–1973 yılları arasında bilfiil dâhil olduğu Vietnam Savaşı’nda Vietkonglu gayr-i nizamî harp unsurlarına karşı en önemli silahı helikopterlerdi. Askerî personel sevki ve gözetleme-keşif amaçlı uçuşların yanı sıra, helikopterlerden saldırı ve kurtarma maksatlı ziyadesiyle istifade edildi.

VİETNAM’IN ETKİLİ SAVAŞ MAKİNESİ

Fransızlar, Piasecki H-21’i Cezayir Kurtuluş Savaşı’nda direnişçilere karşı yakın ateş desteği için kullanmaya başlarken; Amerikalılar Vietnam’da, Bell UH–1 Iroquois Warrior’ı hizmete soktular. Vietnam muharebesi sırasında kazanılan tecrübeler neticesinde 1965 Eylül’ünde Bell’in 209 Model Huey Cobra’sının prototipi ortaya çıktı. 1967 yılı itibarıyla envantere giren Bell 209, Amerikan Ordusu tarafından yaygın biçimde kullanılan ‘ilk muharip helikopter’ olarak kayıtlara geçti. Aynı dönemde Rusların Mil Mi–8 helikopteri Afrika’da boy gösterirken; bir sonraki aşamada Mil Mi–24 (Hind), zırhlı helikopter konseptinde çıtayı üste taşıdı. 1980’li yılların başından itibaren Amerikan menşeli Sikorsky S–76 ile Hughes üretimi Defender, İtalya’nın Agusta A–129’u ile Güney Afrika yapımı CSH–2 Rooivalk ile piyasa yeniden hareketlendi.

Buna mukabil 1990’ların başından itibaren genelde yeni tip helikopterlere, özelde saldırı helikopterlerine yönelik programlar birbiri ardına iptal edilmeye yahut son kullanıcıdan gelen değişiklik veya yenilik taleplerine göre üretim süreçleri belirsiz bir seyir izleyerek, uzamaya başladı. Örneğin Kamov V–100, Boeing–Sikorsky RAH–66 Comanche gibi pek çoğu aynı kaderi paylaştı. Kaldı ki helikopter pazarı da, nakliye helikopterleri ile Bell Boeing’in V–22 Osprey’i gibi hibrit model tasarımlara doğru dönüş yaptı. Peki, ne olmuştu?

Hakikatte olup biten son derece net ve açıktı. Helikopterlerin görev profiline dâhil olan ‘yakın ateş desteği’; kendisini ‘doğrudan’ ve ‘öncelikli’ hedef konumuna getirmişti. Zira bilhassa helikopterlerin cephaneliğinde bulunan yeni nesil tanksavar zırh delici roketlerle, 20 ila 30 milimetrelik makinalı toplar; platformun yeteneklerini arttırırlarken, en nihayetinde düşman tarafından imha edilmesi elzem unsurlar haline dönüşmüşlerdi.

Nitekim helikopter teknolojisindeki tercih ve temayüller; portatif ve hafif yapısı sayesinde omuzdan fırlatılabilir ve elle taşınabilir hava savunma sistemlerini tanımlayan “Man Portable Air Defense Systems (MANPADS)” silahlarının hızlı ve öldürücü bir şekilde gelişmesine yol açtı. Böylece, alçaktan ve sabit kanatlı uçaklara göre daha yavaş hızda uçan, uçaksavar silahlarına karşı zırhlandırılmış olan helikopterler; rahatlıkla ve kolayca kullanılabilen acımasız MANPADS teknolojisine karşı zorlu bir sınav vermeye başladı.

Örneğin Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi üzerine, ABD ve İngiltere tarafından Afgan mücahitlere verilen FIM–92 Stinger ile Blowpipe MANPADS füzeleri etkinliklerini kanıtladılar. Bununla birlikte Afganlı mücahitler açısından Blowpipe füzelerinin kullanımını öğrenme zorluğu bulunduğu, ayrıca jet uçakları gibi hızlı hareket eden hedefler karşısında zafiyet sergileyebilecek biçimde isabetteki hata payının yüksekliği eleştirilere konu oldu. Ancak her halükarda, bu füzelerin etkili oldukları ‘imha/tahrip kutusu (kill box)’ içerisine giren helikopter ve uçaklar; zırh, güdümlü füze aldatıcısı (flare) gibi tüm pasif koruma tedbirlere rağmen isabet almaktan kurtulamadılar. Keza MANPADS füzelerinin Rus versiyonları, muhtelif çatışma sahalarında ABD ve Batı menşeli hava platformlarına karşı eşdeğer etkinlik gücüne haiz olduklarını gösterme fırsatı yakaladılar.

‘İNSANSIZ DÖNER KANATLI PLATFORMLAR’

Özetle, yukarıda aktarılan hadiselerden görüleceği üzere, insanlı helikopter platformlarının muharebe ortamındaki performansları; muhatap oldukları harekât sahası ve tehdidin yapısına göre geçmişe kıyasla gittikçe azalmaktadır. Zaten aslına bakılırsa, tarihsel süreçte vuku bulan muharebeler; özellikle MANPADS’lerdeki 3’ncü kuşak füzelerin kill box içerisindeki “öldürme oranının (kill ratio)”, %98 seviyesine ulaştığını kanıtlar niteliktedir. Elbette, mevzubahis hadise ve tehditlerden yola çıkarak, insanlı helikopter platformlarının artık sonunun geldiğini iddia etmek mümkün değildir. Ancak operatif tecrübeler ve teknolojik göstergeler; helikopterler için biçilen rol, doktrin ve konseptlerde, bu platformların yerlerini artık ‘insansız döner kanatlı platformlara’ bırakacağı yönünde bir portre çizmektedir. Her ne kadar, savaş teknolojisinin uç noktasında ‘insanlı helikopter platformlarına; muharip rol ve misyonları itibarıyla artık eskisi gibi önem ve yer atfedilmese de; arama-kurtarma operasyonları, personel sevkiyatı gibi farklı unsurlar açısından vazgeçilmezliği ortadadır ve bu avantajlarının uzun bir süre daha devam edeceği aşikârdır.

[Yeni Şafak Düşünce Günlüğü, 27 Kasım 2016]

Etiketler: