Türkiye’nin siyasal alanda ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleriyle gerilim yaşadığı süreçlerde, ekonominin Türkiye’ye karşı bir silah olarak kullanıldığı aşikar. Özellikle kredi derecelendirme kuruluşlarının en kritik zamanlarda ve çoğu zaman suya sabuna dokunmayan gerekçelerle Türkiye’nin notunu düşürmesi, ekonomi merkeze konularak kurgulanan “müdahaleci” yaklaşımı yansıtıyor.
Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları isimli kitabın yazarı John Perkins aslında küresel medyanın gazetecilik maskesi arkasına saklanarak ürettiği haberlerde bir arka plan tasarımı olduğuna işaret ediyor. Eski bir Dünya Bankası, IMF ve ABD Hazine Bakanlığı çalışanı olan Perkins, bu bağlamda küresel medya ve küresel ekonomi yönetimi arasında yakın bir ilişki olduğunu söylüyor. Ona göre, ekonomik tetikçilerin farklı ülkelerde kendi istedikleri sonuçları alabilmek için kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, darbe ve suikastlar var. Bunun için kullanılan araçlardan biri de medya. Perkins, bir ülkenin, ekonomik tetikçilerin hizmet ettiği dünyanın sayılı finans şirketlerine aykırı hareket etmesi durumunda başına gelecek olaylardan birinin de medya baskısı olduğunu belirtiyor. Bütün bu yapılanların hedefinde ise ilgili ülkenin finansal bağımsızlığa ulaşmasının engellenip kendi çıkarları doğrultusunda yol alması var. Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları isimli kitapta yazılanlar ile paralel düşünüldüğünde, Türkiye karşıtı yayınlar ve uluslararası kredi kuruluşlarının kararları arasında bir eşzamanlılık olduğunu görmek mümkün. Aynı halkaya Trump gibi küresel aktörleri de eklemek gerekir.
Türkiye’ye müdahale çağrısı
Ulusal çıkarları doğrultusunda politikalar izleyen Türkiye’nin vatandaşının refahı, milli gelirinin istikrarlı büyümesi, kalkınma hamlelerinin devam etmesi gibi konuları ana gündem maddesi yaparak muhataplarıyla konuşmaya başlamasına bir tepki olarak giderek yoğunlaşan bu türden yayınların gerçeklikle ilişkisi yok. Uluslararası sistemde dengeli ve eşit bir pozisyon arayışındaki Türkiye açısından bakıldığında, hırçın ve agresif olarak görülen bu türden yaklaşımların Batı için farklı bir anlamı olduğu da aşikâr. Batı’nın penceresinden bakıldığında, Türkiye’ye yönelik saldırgan yayınların artmasında birden fazla gerekçe sayılabilir.
Türkiye zayıflayınca övgüler artıyor
Bu bağlamda irdelendiğinde, batı medyasında üretilen Türkiye karşıtı yayınların arka planı ana hatlarıyla din, siyaset ve ekonomi başlıkları altında ele alınabilir. Güncelin yoğunluğu içinde bakıldığında, Türkiye karşıtlığının salt Başkan Recep Tayyip Erdoğan veya AK Parti ile sınırlı olabileceği gibi bir yaklaşım, fotoğrafın büyük kısmının görülmesini engelliyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın doğrudan Türk Lirasının adını zikrederek Türkiye’ye karşı bir ekonomik savaş başlatmasının ardından batı medyasında yer alan yayınların çoğunda Trump ile paralel bir söylemin kullanılması, Türkiye’ye yönelik bu saldırıların küresel iktidar seçkinlerini kapsadığına işaret ediyor.
Türkiye karşıtlığının ekonomik temelleri
Türkiye ekonomisinin de Batı ülkeleri karşısındaki göreceli konumunda son 70 yıllık dönemde ciddi düzeyde bir iyileşme yaşandı. Bu süreçte Türkiye nüfusu yaklaşık dörde katlanırken Türkiye ekonomisi de 20 kattan fazla büyüdü. Bu süreçte yıllık ortalama ekonomik büyüme oranımız da yüzde 4,8 olarak gerçekleşti. Son 16 yıllık süreçte ise yıllık ekonomik büyüme yüzde 5,7 ile uzun dönemli ortalamanın da üstüne çıktı.
Türkiye’nin 1950 yılında dünya ekonomisinden aldığı pay epey küçüktü. O dönemlerde Türkiye’yi Batılı ülkelerle karşılaştırma imkanı bulunmuyordu. Son 70 yılda sergilenen performansla, tam anlamıyla sanayileşememiş olsak da, bugün bu ülkelerle aramızdaki farkı ciddi ölçüde kapatmış bulunuyoruz. Bugün Türkiye ekonomisi satın alma gücü paritesine göre, İngiltere veya Fransa ekonomisinin yüzde 75’i düzeyinde bir büyüklüğe sahip. Satın alma gücü paritesine göre, Fransa’nın gayrisafi yurtiçi hasılası 2,8, İngiltere’nin 2,9 trilyon dolarken, Türkiye’ninki 2,1 trilyon dolar düzeyinde.
Bütün bunların anlamı, Türkiye’nin çok uzun bir aradan sonra artık yavaş yavaş güçlenmeye ve kendine gelmeye başladığıdır. Türkiye ekonomisinin 2050 yılına kadar yılda ortalama yüzde 5,8 düzeyinde bir büyüme performansı sergilemesi durumunda, Türkiye dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi haline gelecek. Bu performansla Türkiye Almanya, İngiltere ve Fransa’dan daha büyük bir ekonomiye kavuşuyor. Türkiye’nin daha ılımlı bir performansla yılda ortalama yüzde 4,8 büyüdüğü senaryoda ise bu ülkelerle benzer düzeyde bir ekonomik büyüklüğe ulaşıyor.
Türkiye bugün önemli bir yol ayrımında bulunuyor. Türkiye’nin son beş yıllık süreçte çok çeşitli ve muazzam ölçekte saldırılara uğramasının arka planında, Türkiye’nin ekonomik bağlamda küllerinden yeniden doğması yer alıyor. Türkiye ekonomik anlamda büyüdükçe ve daha sofistike hale geldikçe hem daha bağımsız bir karaktere bürünüyor hem de bölgesinde söz sahibi bir ülke haline geliyor. Bu durum, çarpan etkisiyle Türkiye’nin büyüme ve güçlenme hızının artmasına yol açacak. Zira Türkiye coğrafi konum itibariyle oldukça stratejik ve kritik bir noktada bulunuyor. Güçlü bir Türkiye, dünya ekonomisinin ekseninin hızla Asya’ya kaydığı 21. yüzyılda, dünya ticaretinde Türkiye’nin oldukça ciddi bir role sahip olmasını beraberinde getirecek. Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesi bu anlamda Türkiye için önemli bir fırsat teşkil ediyor. Öte yandan, dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin büyük kısmına ev sahipliği yapan bu coğrafyada güçlü bir Türkiye, söz konusu enerjinin kontrolünde Türkiye’nin hatırı sayılır bir role sahip olmasını beraberinde getirecek.
Yine Türkiye, Osmanlı’nın mirasçısı olarak, ekonomik büyüklük ve güçte belirli bir eşiği aştıktan sonra Balkanlar, Ortadoğu ve Asya’nın büyük kısmında sahip olduğu “yumuşak gücü” çok daha etkin ve verimli bir şekilde kullanabilecektir.
İşte bütün bu nedenlerden ötürü, bugün Türkiye ve Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel, başta ABD ve AB olmak üzere Batı dünyası tarafından ciddi bir tehdit olarak görülüyor. Ekonomik anlamda ayakları yere basan bir Türkiye’nin dışarıya bağımlılığının azalması ve kendi coğrafyasında daha toparlayıcı bir rol oynaması, batılı başkentler ve medya organları tarafından yanlış değerlendiriliyor. Son beş yıllık süreçte Türkiye’nin maruz kaldığı çeşitli saldırılar yanında Batılı medya kuruluşlarının da Türkiye’ye karşı hasmane bir tutum takınmalarının arka planında, Türkiye’nin gitmekte olduğu yol ve sahip olduğu bu ekonomik büyüme potansiyeli bulunuyor.
[AA, 24 Eylül 2018]

