Günümüzde coğrafya denilince sizi herhangi bir şekilde ilgilendiren, etkileyen jeopolitik unsurların, aktörlerin, ilişkilerin bazen küresel boyuta ulaşan yapısının tüm örgüsünü anlamak gerekiyor. Söz konusu Türkiye olduğunda bu coğrafya ve bu örgü pek az ülkeye nasip olan bir çeşitlilik, karmaşıklık, derinlik ve genişliğe ulaşıyor. Türkiye'yi "Kuzey, Güney, Doğu ve Batı'nın birleştiği ve tüm sorunlarına maruz kaldığı ülke" olarak tanımlayan siyaset bilimci, akademisyen Prof. Dr. Burhanettin Duran tüm boyutlarıyla coğrafyamızı ve içinde dönenleri Lacivert'e yorumladı.
Türkiye ve etrafını saran coğrafyadaki jeopolitik örgüyü konuşacağız ama bu örgüyü anlamak adına İbn Haldun'a atfedilen meşhur söz ile başlayalım isterseniz: Coğrafya kader mi?
Etrafımızı saran coğrafya tek bir bölgeden ibaret değil? Jeopolitik açıdan bunların her birinin üzerimize ayrı etkisi söz konusu mu? Böyle bir coğrafyada yaşamak sizce ne anlama geliyor?
Türkiye sadece Ortadoğu, Kafkaslar ya da Balkan ülkesi değil; çevresindeki ülkelerin toplamı. Kuzey ve güneyin, doğu ve batının birleştiği ve onların sorunlarının da yaşandığı bir ülke...
Böyle olunca da hem büyük güçlerce dikkate alınması gereken önemli bir bölgesel güç hem de bir şekilde paylaşım kavgalarının verildiği Doğu Akdeniz ve Karadeniz'e doğrudan muhatap olan bir ülke. Kuzey ve güneyin, doğu ve batının birleştiği ve onların sorunlarının da yaşandığı bir ülke. Evet, Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafya aynı zamanda onun kaderi.
Bu aynı zamanda modernleşme tecrübemizde de gördüğümüz bir noktadır. Batılılaşma ve bir yönüyle bunun travması ama bir yandan da meydan okuması hâlen Türkiye'yi terk etmiş değildir. Baktığınızda Türkiye hâlen adeta "Avrupa'nın hasta adamı" muamelesine maruzdur. Bugün "Türkiye, Batı ekseninden kaymakta mıdır" tartışmalarının yürüdüğü bir dönemdeyiz. Bunca yıl geçmesine rağmen insan ister istemez düşünüp soruyor, "Coğrafya kader midir" diye.
Coğrafyamızla ilgimiz tek bir bölgeden ibaret değil; örneğin Türkiye'nin böyle bir konumda Filistin, İsrail, Irak'ın işgali, Kıbrıs'ta yaşananlar ya da Kuzey Irak ve Suriye'de küresel güçlerin kurdukları oyunlardan kendini muaf tutabilmesi söz konusu mu?
Görmezden gelinen Türkiye'nin uğraştığı bu sorunların büyüklüğü ve ciddiyetidir. İki ciddi iç savaş, 4 milyonu aşkın mülteci var, dünyanın en fazla mülteci alan ülkesi konumuna gelmişsiniz ve etrafınızdaki birçok paylaşım kavgasının odağında duruyorsunuz. Bir yönüyle NATO ve Batı dünyasının parçasısınız, öte yandan Rusya ile doğrudan muhatapsınız. Bunların hepsini bir araya topladığınızda PKK, DEAŞ gibi terör örgütleriyle mücadele eden ülke ve aynı zamanda demokrasisini ayakta tutan bir ülke.
Türkiye bu coğrafyadaki türbülans ve krizlerle mücadele etme noktasında çok eşsiz bir performans göstermektedir. Bu tür meydan okumalarla herhangi bir Avrupa demokrasisi karşılaşsaydı tek başına Türkiye gibi bir direnç gösteremezdi. Bu anlamda bu coğrafyanın özellikleri anlamında kökü derinlere inen bir devlet geleneği ve asıl önemlisi millet hafızası var. Hafızamız zaman zaman çeşitli travmalara maruz kalmış olsa bile bu coğrafya ile nasıl hâlleşileceğine, nasıl yüzleşilebileceğine dair bir tefekkürümüz var. Bu, zaman zaman milletimize atfettiğimiz ferasetin kaynağı olarak ortaya çıkmakta.
Ortadoğu, Balkanlar, Türki cumhuriyetler, Arap ülkeleri ya da Kuzey Afrika… Bizi tarihsel açıdan ve doğrudan da ilgilendiren bu coğrafya en azından 100 yıldır işgaller, darbeler, savaşlar, diktatörlüklerle malul durumda. Neden böyle? Bu coğrafyanın etkilerinden kaçabilir miyiz?
Yine Batı hâkimiyetinin önce Osmanlı Devleti'ni parçalayarak sonrasında da bu parçalardan küçük küçük devletçikler kurarak, halkı bu topraklara yanlış bir şekilde yerleştirerek ortaya çıkardığı bir siyasi coğrafya söz konusu. Bu siyasi coğrafyanın gerçekliklerini gözetmeksizin öyle dengesiz bir siyasi yerleşme oluşturdular ki bu coğrafyanın istikrar içinde olması mümkün değil. Özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan siyasi coğrafya sürekli sorun yaşamaya meyilli bir şekilde kurulmuştur. Ulus-devlet olarak kurulan bu ülkeler kendi halklarının tamamının birlikteliğini sağlayacak millî kimliklerini oluşturamamışlardır. Bu coğrafyanın değerleriyle uyumlu bir millî kimlik bilinci gerçekleştirilememiştir. Ulus-devlet başarılı bir şekilde kurulamadı, yerine yeni bir şey de koyulamadı; kurulan devletler de işgaller sebebiyle parçalandı. İşte Irak ve Suriye'nin durumu ortada.
Özellikle Ortadoğu'nun kaderinde istikrarsızlık kaçınılmaz gibi…
İç içe geçmiş işgallerin ve travmaların bölgesi olarak Ortadoğu'da öyle bir istikrarsızlık yerleşti ki buraya on yıllar boyunca sükûnetin geleceğini beklememek gerekir. Etnik, mezhebi ve milliyetçi rekabet bölge dışı güçlerin müdahaleleriyle öylesine karmaşık ve uzlaşılamaz bir yapı oluşturdu ki bu coğrafyada komşusundan emin olmak mümkün değil. İç bütünlüğü koruma tedirginliği ayakta kalan birkaç devletin bile ana gündemi durumunda.
Böyle bir coğrafyanın kıyısındaki Türkiye'nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Peki, Türkiye bölgesel türbülansa nasıl tepki vermektedir?
Ticaret savaşları, ABD'nin küresel durumunun değişimi, Atlantik hattında çatırdama, şimdi Rusya ve ABD'nin yürüttüğü ambargolarla beraber yaşanan gerilim, Körfezdeki gerilim, İran-Suudi Arabistan kapışması vb. durumların hepsini beraber gördüğümüzde dünyada da bir türbülans söz konusu. Biz türbülansları her zaman önceden yaşayan bir ülke konumundayız. Bölgesel ve küresel türbülansın birleştiğini görüyorum. Bu dönemde Türkiye'nin kendi coğrafyasının sorunlarını görmezlikten gelme, ilgilenmeme gibi bir durumu yoktur. Bir kere bu bir seçenek bile değildir. Kısa vadeli rahat uğruna uzun vadede bölünmeyi kabul etmektir.
Coğrafyamıza dışarıdan giren ulus-devlet, pozitivizm, seküler hayat ve Batı fikrinin sonuna doğru yaklaştığımız söyleniyor. Belki komplo, belki hayal… Türkiye bu sona doğru nasıl bir hamle kurmalı ya da kuracak?
Hatırlayalım, Türkiye gibi Batı ile entegre bir ülkede bile 15 Temmuz gecesi Batı başkentleri sonucu bekledi. Bu örnekler Batı'nın liberal demokrasi değerlerini sadece kendisi için istediğini ayan beyan eyledi. Başka halkları kendi kendini yönetmeye layık görmüyorlar. Bu kavrayış Ortadoğu halklarının zihinlerinde derin bir yer etti. Bu anlamdaki Batı krizi çok uzun vadeli bir krizdir, iflastır.
Aynı ikiyüzlü yaklaşım Türkiye'ye karşı yoğunlaşıyor gibi. Türkiye'nin buna cevabını nasıl yorumlamalıyız?
Böyle bir dönemde Erdoğan'ın cevabı reformla mücadeleyi birleştirmek oldu. Her alanda kendi ülkesini kalkındırmak, dünya standartlarına çıkartmaya çalışmak, bir taraftan da birçok güvenlik sorunuyla, bölünme tehdidiyle mücadele etmek zorunda kaldı. Bunları da millî menfaatlere göre yaptı. Bu çok zor bir denklemdir. Sadece coğrafyanın kaderiyle yüzleşmiyorsunuz, bu coğrafyayı bu kadere mahkûm edenlerle de yüzleşiyorsunuz. Burası çok büyük bir meydan okumadır. Tarih ileride bunu yazacaktır. Verdiği cevap da çok onurludur ve önümüzdeki yıllarda sürekli hatırlanacak, ilham olacaktır. Bunu garpzedelerin anlamasını beklemeyin. "Liberaldeğerlerin" ışıltısı sönmeye başlamışken bile reform ile mücadeleyi sentezleyen Erdoğan siyasetinin tarih? anlamına gözlerini kapayanların bir alternatif oluşturmasını beklemeyelim. Muvafık kopyalardan ötesine geçemezler. Velhasıl, Batı'ya bir cevap verememiş olmak, bu bölgede Batı'nın verdiği formüllerin çalışmaması ama kendi formülünü üretemiyor olmak da bölge halklarının en büyük sorunudur. AK Parti tecrübesini kolaylıkla mahkum edenlerin heybelerindeki formüller bölgeye uygun değil.
Son yıllarda Türkiye'ye hayli yükleniliyor. Otoriterleşme gibi ithamlar da yöneltiyorlar.
Türkiye'nin neler yapması, ne gibi stratejiler izlemesi gerekiyor?
[Lacivert Dergisi Sayı: 59 Temmuz - Ağustos 2019].

