Oryantalizm, Şark ile uğraşan, onu tanımlayan ve ona ilişkin görüşleri meşrulaştıran, onu belirleyen ve ona hâkim olan bir Batı paradigması olarak incelenebilir. Bu paradigma, gündelik hayat söyleminden edebi ve bilimsel bir söyleme evrilmesi sürecinde temel bir ontolojik ön-kabulden hareketle hayatiyet bulmuştur. Bu ön-kabul nesnesi ise, üzerinde hemen her alanda bilgi üretilen ve speküle edilen Doğu’nun kendisidir. Fakat speküle nesnesi olan Doğu, salt bir coğrafyaya ve sosyolojiye karşılık gelmekten ziyade kolektif muhayyilede üretilen imgelerin etkisinde biçimlenen muhayyel bir kategori olmuştur. Oryantalist söylem tarafından inşa edilen bu muhayyel Doğu kurgusu, Edward Said’in deşifre ettiği biçimiyle belirli bir iktidar örgüsünün hizmetinde işlevselleştirilmiştir. Yani Oryantalist literatür Doğu’yu Rana Kabbani’nin ifadesiyle, geriliğin ve noksanlıkların diyarı olarak resmetmekte ve bu noksanlıkların tamamlayıcısı olarak Batı’ya bir tür kurtarıcılık atfetmekte ve nihai kertede onu yardıma çağırmaktadır. Dolayısıyla Oryantalist söylem, Doğu’yu sadece zihinsel olarak kuran ve onu tanımlayan bir çerçevenin dışında, daha derin bazı yapısal/kültürel bağlantıların ve mikro-makro iktidar ve hiyerarşik ilişkilerinin de tesis edildiği temel bir politikanın uzantısıdır.
Said’in, Foucault’dan mülhem bir metodoloji ile oryantalist paradigmaya karşı yönelttiği eleştiri, bilen özne olarak Batı’nın Doğu’ya karşı kültürel tahakkümünün ifşa edilmesi olarak okunmalıdır. Foucault, cehaletin ve hurafenin körleştiriciliğinden arınmış, doğru kavramlarla ve yöntemlerle teçhizatlanmış insanoğlunun, gerçekliği gerçekte olduğu gibi kavrayacağı ve objektif olarak dünyanın doğru bilgisini üretebileceği Aydınlanma varsayımını reddetmiştir. Bunun yerine Foucault, bizim hakikat şeklinde algıladığımız şeylerin, aslında daima gerçekliği tasvir veya temsil eden belli bir biçimin ve söylemin ürünü olduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla bizim hakikat olarak gördüğümüz şey hakikatin yerine geçen söylemin bizzat kendisidir. Bu nedenle, Doğu denilen muhayyel kategori, Doğu’nun hakikatini yadsıyan söylemsel bir üretim olarak karşımıza çıkmaktadır. Zachary Lockman’a göre: bir söylem, gerçekliğin bize nasıl gözüktüğünü, ne gördüğümüzü (veya görmediğimizi) ve onun nasıl gördüğümüzü belirleyen bir süzgeç işlevi gören, belli bazı şeyleri ön plana alan ve diğer şeyleri görünmez kılan, algıladığımız şeylerin bizim için ne anlama geldiğini belirleyen "bilinçsizce taktığımız bir gözlüğe" benzetilebilir. Said’in ifade ettiği gibi oryantalizmi bir söylem olarak algılayıp onu çözümlemedikçe amacımıza ulaşmış sayılmayız.
İMGESEL YANILGI
İslam karşıtlığının modern bir kavramsallaştırması olarak okunabilecek İslamofobya kavramı, 11 Eylül sonrasında Müslüman göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı kamusal alanlarda görülen modern ve seküler bir söylem olarak kabul edilse de kökü Avrupa tarihinde yüzyıllar öncesine dayanan bir olgudur. Haçlılardan Ortaçağ’a, Osmanlı imparatorluğundan Avrupa kolonyalizmine ve oradan da 2000’lerin İslamofobik eylemlerine uzanan bir hatta yaşanan her olay söz konusu tarihsel imgelerin pratikteki yansımalarıdır. Bu yansımaların modern bir epistemolojiye dönüşmesi ve İslamofobyanın akademisyenler ve politikacılar tarafından destek görmesi, Batı/Doğu-İslam dikotomisinin pekiştirilmesine neden olmaktadır.
Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra başta İngiltere ve Amerika olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde İslam’a ve Müslümanlara yönelik şiddet kullanımı, ayrımcı ve dışlayıcı uygulamalar gündeme gelmiştir. John Esposito’nun yerinde tespitiyle, İslam adına yapıldığı iddia edilen terör eylemleri, Müslümanların potansiyel birer terörist olarak algılanmasına neden olmuş; bu da her alanda başlatılacak bir dışlayıcılığın habercisi olmuştur. 11 Eylül’den sonra zirve yapan İslam karşıtı yayın ve propagandalar, Müslümanları Batı için bir tehdit olarak görmeye başlamış ve bu doğrultuda onlara ayrımcılık uygulanmıştır. Said’in oryantalizmin devamı niteliğinde sayılabilecek çalışması Covering İslam, Batı medyasının Müslümanlara yönelik nasıl bir algı ürettiğini ele almaktadır. Said’e göre medya bir ‘öteki’ olarak kabul ettiği Müslümanları, inandıkları din olan İslam’dan kaynaklanan bir şiddet sarmalı içerisinde değerlendirmektedir. Şiddet İslam’dan kaynaklanıyor, çünkü İslamiyet zaten budur ifadeleri medyanın İslam’a karşı takındığı özcü tavırları ortaya koymakta, İslam ve Doğu imgeselliğinin tarihsel sürekliliğini tescil etmektedir.
MEDYADA TEMSİL SORUNU
İDEAL- PRATİK ÇATIŞMASI
İslam karşıtlığının tarihsel süreç içerisinde geldiği nokta politik saiklerin etkisiyle çeşitlenmiş ve siyaset yapma biçimlerinde de etkili olmuştur. Batı ile ittifak içerisinde bir siyasi misyona sahip olmayan ülkeler de İslamofobik politikalara maruz kalmışlardır. Mısır’da İhvan tecrübesinin siyaset yapma imkânından yoksun bırakılması, Türkiye’deki siyasi iktidarın zaman zaman Batılı çıkarların hilafına politikalar üretmekle suçlanması (eksen kayması) yoğun tartışmalara neden olmuştur. İslam’ın liberal demokrasiyle özü gereği uyumlu olmadığı tezinden hareketle, Türkiye ve Mısır gibi ülkelerdeki tecrübelerin özcü bir biçimde mahkûm edilmesi, İslam ve Müslümanlara ilişkin tarihsel süreç içerisinde oluşmuş önyargı ve karşıtlıklarla ilişkili bir durum olarak değerlendirilmelidir.
Batı’nın kendi kimliğini Hegelyen bir perspektifle öteki üzerinden kurması, sadece Batı’ya özgü bir politika olarak kalmamış, Batı-dışı toplumların da modernleşme sürecinde karşılaştıkları bir proje olmuştur. Seküler elitlerin, Müslüman dünyada kolonizasyon sonrası süreçte uyguladıkları geleneksizleştirme ve İslamsızlaştırma politikaları, bu toplumlarda yerli bir ötekinin yaratılmasında, İbrahim Kalın’ın ifadesiyle yerli İslamofobya’ların üretilmesinde doğrudan bir etken olmuştur. Başka bir yazının konusu olacak yerli İslamofobya meselesi, Ortadoğu coğrafyasının sosyo-politik konjonktürü göz önünde bulundurulduğunda, önemli bir sorunsal olarak karşımızda durmaya devam edecektir.
[Star Açık Görüş, 1 Mayıs 2016].
