İsrail’i Kim Durduracak?

İsrail’i Kim Durduracak?

İsrail’in izlediği yayılmacı ve saldırgan politikaları durduracak –İsrail’i dengeleyecek bir gücün ortaya çıkışı gibi– yeni ve ciddi bir gelişmenin varlığından bahsedemeyiz
Paylaş:

İsrail’in Filistinlilere yönelik orantısız saldırıları nihayet iki taraf arasında varılan ateşkesle son buldu. Tarihi tecrübeye dayanarak, ateşkesin kalıcı olup olmayacağı ya da İsrail’in saldırılarının yakın bir zamanda yeniden başlayıp başlamayacağı konusunda net bir şey söylemek mümkün değil. İsrail’in izlediği yayılmacı ve saldırgan politikaları durduracak –İsrail’i dengeleyecek bir gücün ortaya çıkışı gibi– yeni ve ciddi bir gelişmenin varlığından bahsedemeyiz. Şimdilik Filistin halkı ve uluslararası kamuoyu ABD’nin bu işe el atmasına bel bağlamış görünüyor. Lakin çatışmaların akabinde akıllarda kalan tek şey, uluslararası sistemin süper gücü ve lideri konumundaki ABD’nin yönetim düzeyinde izlemiş olduğu yanlı, duyarsız ve pasif politika oldu. ABD bir kez daha adalet beklentilerini karşılayamadı ve gerçek anlamda lider bir ülke olamayacağını gösterdi. ABD yönetiminin önde gelen isimleri, İsrail’in sivilleri hedef alan orantısız güç kullanımını olabildiğince absürt bir şekilde, “İsrail’in kendisini savunma hakkı var” iddiasıyla geçiştirmeye çalıştı. Sanki savaşan iki eşit taraf varmış ve İsrail hukuk dışı bir şekilde Filistinlileri yerlerinden etmiyormuş gibi, “taraflara” yarım ağızla çatışmaları azaltma çağrısında bulundu. Bu vurdumduymaz tavır, Biden yönetiminin dış politikada ABD’yi “yeniden oyuna sokmak” ve çok taraflı ve adil bir uluslararası düzen kurmak gibi iddialı vaatleri göz önüne alındığında, büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Birçok insan doğal olarak ABD’nin hem küresel liderliğini –nitekim bir süredir zaten Çin’in ABD’yi koltuğundan edeceği ciddi anlamda tartışılıyor– hem de İsrail’le olan “özel” ilişkilerini sorgulamaya başladı.

Lobi faktörü

ABD ile İsrail arasındaki özel ilişkileri uzmanlar genellikle iç politikadaki Yahudi lobisinin etkisine bağlamaktalar. Bu meyanda ABD’nin önde gelen uluslararası ilişkiler akademisyenlerinden Stephen Walt ve John Mearsheimer’ın 2007 yılında yayımladığı İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası kitabına bakılabilir. Bu bağlamda öne çıkan aktör, 1950’lerin başında kurulan ve 50 binin üzerinde üyeye sahip Amerikan-İsrail Halkla İşleri Komitesi’dir (AIPAC). AIPAC ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik dış politikasında büyük etkiye sahip. Sahip olduğu devasa finans ve insan kaynaklarını kullanarak ABD’li Kongre üyeleri üzerinde büyük bir baskı kurmakta. Kongre üyeleri koltuklarını kaybetmemek ve siyaseten marjinalleşmemek için, ilkelerine ve çıkarlarına karşı olsa bile İsrail’i eleştirmekten kaçınarak lobiyle çatışmamaya özen gösterirler. İsrail’e yönelik en küçük eleştirinin dahi antisemitizmle suçlanmaya sebep olacağı ve ilgili kişinin siyasi kariyerinin sona ermesiyle sonuçlanacağı Washington’da çok iyi bilinir.

2016 ve 2020 başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’nin başkan adayı olmak için mücadele veren sol-popülist ve Yahudi asıllı Vermont eyaleti senatörü Bernie Sanders da İsrail’in Filistinli sivillere yönelik şiddetini ve hukuk dışı eylemlerini ağır bir dille eleştiriyor. Tüm bu gelişmelerin sonucunda, halen marjinal bir konumda olsa da Filistinlilerin sesinin daha fazla duyulmaya başlandığı söylenebilir.

ABD siyasi sistemi içinde bu lobilerin etkisi, onları dengeleyecek Müslüman ya da liberal insan hakları savunucusu aktörlerin yokluğu ya da zayıflığı nedeniyle katmerlenmekle birlikte, yine de son dönemde yaşanan bazı olumlu gelişmeler gözden kaçırılmamalı. Birkaç yıldır özellikle Demokrat Parti çevrelerinde bazı grupların İsrail’in Filistinli sivillere yönelik şiddet eylemlerine açıktan tepki gösterdiği görülüyor. Bu gruplar İsrail ile ilişkilerin bir koşula bağlanması gerektiğini ve bu koşulun da İsrail’in sivillere yönelik şiddet kullanmaması, işgal politikasından vazgeçmesi ve hak ihlallerine girişmemesi olması gerektiğini dillendiriyorlar. Filistin asıllı Demokrat Partili temsilciler meclisi üyesi Rashida Tlaib ve bir başka Müslüman milletvekili İlhan Omar bu konuda parti içinde istikrarlı bir şekilde seslerini yükseltiyorlar. 2016 ve 2020 başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’nin başkan adayı olmak için mücadele veren sol-popülist ve Yahudi asıllı Vermont eyaleti senatörü Bernie Sanders da İsrail’in Filistinli sivillere yönelik şiddetini ve hukuk dışı eylemlerini ağır bir dille eleştiriyor. Tüm bu gelişmelerin sonucunda, halen marjinal bir konumda olsa da Filistinlilerin sesinin daha fazla duyulmaya başlandığı söylenebilir. Yakın zamanda Washington DC merkezli Gallup araştırma şirketinin yaptığı bir araştırmaya göre, Demokrat Partili seçmenlerin yüzde 25’lik bir kesimi (bu oran 2018’de yüzde 18-19 civarındaydı) İsrail’den ziyade Filistinlilere sempatiyle bakmaktalar. Aynı şekilde, Demokrat Partili seçmenlerin çoğunluğu (yüzde 53) çatışmaların çözümü için ABD’nin İsrail’e baskı uygulaması gerektiği kanaatini taşımakta. Bu oran 2018 yılında yüzde 40’lar civarındaydı.

Yaşanan tüm şiddet olaylarına rağmen İsrail’e olan toplumsal desteğin etkisinin kırılmasını güçleştiren başka bir etkenden daha bahsetmek gerekir. Soğuk Savaş sonrasında ABD’de “neo-con” olarak bilinen muhafazakâr elit, dış politikada yeni bir düşman arayışı kapsamında İslam’ı ve Müslümanları hedef aldı ve onları terörle özdeşleştirme politikası güttü. Bu politika 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yönelik terör saldırılarından sonra toplumsal karşılık buldu ve toplumda kök saldı. ABD Irak ve Afganistan’ı işgal etti. Bu işgallerde binlerce sivil Müslüman ölürken ABD de önemli sayıda askerî kayıp verdi. Bu kayıplar ve ana akım medyaya dahi sirayet eden İslam karşıtı söylem ve yayınlar Amerikan toplumunda İslamofobinin yükselişe geçmesine sebep oldu. Bunun akabinde ABD’de sosyal hayatta Müslümanlara yönelik sözlü ve fiziksel saldırılar başladı. Ülkede yaşayan Müslümanlar hukuksuz bir şekilde güvenlik güçlerinin takibine ve tutuklamalara maruz kaldı. Yükselen İslamofobinin gölgesinde geçen son 20 yıl zarfında ABD toplumunun ve siyaset yapıcılarının Filistin meselesine bakışları olumsuz bir şekilde etkilendi. Bu sayede İsrail ve Yahudi lobisi ABD kamuoyunu kendi çıkarları için çok kolay bir şekilde manipüle edebilir hale geldi.

Şayet Yahudi lobisinin etkisi sadece Amerikan iç siyasetiyle sınırlı olsaydı ve uluslararası alanda daha demokratik ve adil bir ortam var olabilseydi, ABD üzerinde uluslararası toplumun baskı kurmasının yolu açılabilirdi.

Stratejinin rolü

Müslümanlar “çantada keklik” olarak görülüyor. Bu sadece Filistinlilerle de sınırlı değil; Doğu Türkistan ve Myanmar’da akan Müslüman kanı ve karşı karşıya kalınan zulümler de aynı gerekçeye dayanmakta. Dünyada Müslümanların haklarını koruyacak ve askerî-ekonomik anlamda caydırıcı güce sahip bir devletin yokluğu büyük bir sorundur.

Çözüm reelpolitik

[AA, 24 Mayıs 2021].


Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR