Muhammed Mursi,
Devrimin ardından Mısır'da demokratik bir dönüşüm gerçekleştirmeye çalışan ancak yönetimi sırasında iç ve dış aktörlerin taarruzlarına hedef olan, hapis hayatında da ağır baskı altında tutulan Mursi, sivil siyasete ve barışçıl mücadeleye inancını hiç kaybetmedi.
Bu dönemde Mursi’ye yönelik Müslüman Kardeşler karşıtı medya kuruluşlarında ve uluslararası basında getirilen ülkeyi İslami bir ajandayla yönettiği, ekonomik sorunlarla yeteri kadar mücadele edemediği, Hristiyanlara yönelik saldırıları engellemediği, ülkedeki istihbarat teşkilatının hukuksuz uygulamalarını sonlandıramadığı ve düzeni tesis etmekte zorlandığına dair suçlamalar aslında Müslüman Kardeşler liderliğinin yönetim kapasitesi olmadığına dair yaratılmak istenen algıyı besleyen ve gerçeklikle ilgisi olmayan ithamlardı.
Devrim karşıtı cephe
Bunda sadece iç aktörler ve eski rejim kalıntılarının rolünün olduğunu belirtmek eksik olacaktır. Nitekim bu süreçte dış aktörler de Mursi ve Müslüman Kardeşler liderliğinin devrilmesi için büyük çaba gösterdi. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Müslüman Kardeşlerin bölgesel dönüşümün itici gücü olduğunun farkına vararak, hareketin siyasal düzlemde güçlenmesini engellemek adına tüm güçleriyle çalıştılar. Mısır medyasında ve küresel kamuoyunda Müslüman Kardeşler hakkında olumsuz algı üretilmesine destek olan bu ülkeler, ABD ve İsrail’in de desteğini alarak Mısır’daki devrim sürecini sonlandırmayı hedefledi. Nitekim 3 Temmuz 2013’deki askeri darbe ile bu hedeflerine ulaştılar.
Bu noktada şunu hatırlatmak faydalı olacaktır. Mısır’daki devrim sürecinin başarısızlığa uğratılması ve Müslüman Kardeşler hareketinin iktidardan uzaklaştırılması bölgede demokratik düzenlerin kurulmasını istemeyen tüm aktörlerin üzerinde uzlaştığı bir husustu. Devrimin başarılı olması ve Mısır’da meşruiyetini halktan alan bir iktidarın yönetime gelmesi, bölgesel düzeyde benzer taleplerin artmasına neden olacağından Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi monarşiler bu durumu kendi yönetimleri açısından tehdit olarak görmüşlerdir. Yine bu ülkeler, bölgesel düzeyde en geniş toplumsal tabana sahip hareket olan Müslüman Kardeşlerin güçlenerek, siyasi bir aktör haline gelmesini de rejim güvenlikleri açısından ciddi bir risk olarak değerlendirmişlerdir. Bu nedenle Mısır’da devrim sürecinin ve Müslüman Kardeşler hareketinin başarısız olması için politikalar yürütmüşlerdir.
Bu anlamda bu ülkelere en büyük destek Batılı ülkeler ve İsrail’den geldi. İsrail’in güvenliği açısından kilit konumda olan Mısır’da, Tel Aviv’e tehdit oluşturabilecek bir yönetimin varlığı hem bu ülkenin hem de İsrail ile en yakın ilişkilere sahip Batı ülkesi olan ABD’nin endişelenmesine neden oldu. ABD açısından bir başka sorun da uzun yıllardır bölge politikalarında anahtar konumdaki Mısır’ın Washington yönetimine ideolojik olarak yakın olmayan bir grup tarafından yönetilmesi ihtimalinin, onarılması güç sonuçlar doğurabilecek olmasıydı. Bu nedenle Washington başından itibaren Müslüman Kardeşler hareketine şüpheyle yaklaştı.
Gerek darbe rejiminin baskıcı politikaları gerekse de Batı ülkelerinin bu duruma göz yuman tavrına rağmen, Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler liderliği, Mısır’ın daha büyük bir kaos ortamına sürüklenmemesi adına itidalli bir tutum takındı.
Darbeye karşı barışçıl mücadele terk edilmedi
Gerek darbe rejiminin baskıcı politikaları gerekse de Batı ülkelerinin bu duruma göz yuman tavrına rağmen, Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler liderliği, Mısır’ın daha büyük bir kaos ortamına sürüklenmemesi adına itidalli bir tutum takındı. 3 Temmuz 2013’te askeri darbe ile görevinden uzaklaştırılmasını izleyen dönemde Mursi, mensubu olduğu Müslüman Kardeşler hareketinin darbeyi gerçekleştiren Abdülfettah es-Sisi ve rejimine karşı silahlı bir mücadele yürütmesini engelledi. O dönemde Mursi ve İhvan’ın önde gelen bazı figürlerinin bu yaklaşımı özellikle hareketin daha genç üyeleri arasında tartışma konusu olsa da, Müslüman Kardeşler askeri darbeden bu yana barışçıl muhalefetini sürdürdü. Mısır’ın 2013 sonrası süreçte kanlı bir iç savaşa sürüklenmemesinde, Müslüman Kardeşler hareketinin bu barışçıl tutumu en önemli etkendir.
Darbeyi izleyen süreçte Rabiatül Adeviye Meydanı’nda toplanan Müslüman Kardeşler üyelerine yönelik saldırılar ve 14 Ağustos 2013’te gerçekleştirilen ve bir günde binden fazla İhvan üyesinin hayatını kaybettiği katliam dahi hareketin barışçıl tutumunu terk etmesine yol açmamıştır. Müslüman Kardeşler hareketi ülkenin siyasi kaosa sürüklenmemesi, istikrarın bozulmaması, toplumsal huzurun zarar görmemesi ve ekonominin daha da kötüleşmemesi için darbe karşıtı mücadelesini demokratik yöntemlerle sürdürmüştür.
Askeri darbenin yerel mimarları ile bölgesel ve küresel destekçileri Mısır’ın istikrarını, refahını ve huzurunu göz ardı ederek ülkenin kaosa sürüklenmesine yol açacak gelişmeleri tetiklediler, bu süreci desteklediler.
Batı'nın ikiyüzlü tavrı
Bu durum Batı ülkelerinin demokrasiyi bir ideal olarak değil de bir araç olarak işlevselleştirdiğinin en açık göstergesidir. Arap coğrafyasında demokratik bir dönüşümü başlatabilecek olan Mısır’daki devrim hareketinin kendi çıkarları için sona ermesine göz yuman Batılı ülkelerin, Mursi’nin ölümünde şüphesiz sorumlulukları büyüktür. Ancak asıl sorumluluğun Mısır’ın demokratik seçimlerle göreve gelen ilk sivil cumhurbaşkanı Mursi’yi askeri darbe ile görevinden uzaklaştıran ve izleyen süreçte her türlü baskı ve yıldırma politikasını uygulayan, tıbbi müdahaleyi engelleyen ve onu bir mahkeme salonunda ölüme sürükleyen darbe yönetiminde olduğu açık.
Mücadeleyle geçen ömür
Zor geçen bir yıllık başkanlık dönemi 3 Temmuz 2013’teki askeri darbe ile sona eren Mursi o tarihten itibaren darbe rejimi tarafından hapis tutuldu. Mursi bu süreçte haksız ve uydurma birçok suçlamayla yargılandı, ailesiyle görüştürülmedi, hücre hapsinde tutuldu ve gerekli tıbbi müdahaleden mahrum bırakıldı. Mursi’ye itham edilen Hamas ve Hizbullah ile iş birliği yaparak protestolar organize etmek, Hamas adına casusluk yapmak, ulusal güvenliği ilgilendiren sırları Katar ile paylaşmak, halkı şiddete teşvik ve yargıya hakaret etmek gibi tamamı uydurma suçlamalar, darbe rejiminin sadece Mursi’yi değil tüm Müslüman Kardeşler yönetimini siyasi gerekçelerle ortadan kaldırmayı hedeflediğini gösteriyor. Uluslararası insan hakları kuruluşlarının çağrılarına rağmen Mursi’nin kötüleşen sağlık durumuna müdahale edilmedi ve 17 Haziran 2019’da Mısır’ın demokratik seçimlerle göreve gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, kararlı ve onurlu mücadelesinin de bir tezahürü olarak mahkemede duruşma esnasında hayatını kaybetti. Ahmed, Ömer, Üsame ve Abdullah isminde dört oğlu ve Şeyma isminde bir kızı olan Mursi’nin başkent Kahire’deki Nasr mezarlığına defnine sadece ailesinin katılmasına izin verildi.
[Orta Doğu siyaseti, Arap devrimleri, Mısır’daki devrim süreci ve Körfez siyaseti konularında uzman olan Doç. Dr. İsmail Numan Telci, Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve SETA Dış Politika masasında araştırmacı olarak çalışmalarını yürütmektedir]
[AA, 19 Haziran 2019]

