Almanya’nın BMGK Adaylık Girişimi ve Siyasî Sonuçları

Almanya’nın BMGK Adaylık Girişimi ve Siyasî Sonuçları

Almanya'nın uluslararası hukuk ilkelerine seçici yaklaşımının yanı sıra belirli olaylara ve krizlere göre farklılaşan, çifte standart eleştirileriyle muhatap olan tercihlerde bulunması, gerilemekte olan Alman dış politikasındaki inandırıcılığı neredeyse tüketme noktasına getirmiştir.
Paylaş:

Almanya’da federal hükûmetin, iç politikaya kıyasla dış politika alanında daha başarılı bir performans sergilediği yönündeki görüşün aksine bu alanda da güncel ve kritik bir gerileme yaşanmıştır. Geçmişteki başarılı süreçlerin aksine tarihinde ilk kez Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) geçici üyeliğine seçilemeyen Almanya için bu sonuç dış politikasına dair önemli bir mesaj niteliğindedir.

Mayıs 2025’te göreve geldiğinden bu yana koalisyon içerisindeki görüş ayrılıklarıyla sıklıkla gündeme gelen federal hükûmet (CDU/CSU-SPD), koalisyon anlaşmasında yer alan birçok hedefi de tümüyle hayata geçirememektedir. Hükûmetin bilhassa iç politika kaynaklı olarak karşı karşıya kaldığı bu zorlu süreç, koalisyondaki kırılganlıkları gün geçtikçe daha görünür hâle getirmiştir. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in (CDU) iç politika ve ekonomideki sorunları dış politikada daha aktif bir performans, uluslararası denklemde öne çıkma ve kazanımlar ile bir nevi arka plana itmeye çalıştığı bilinmektedir. Ancak bu çabalar –koalisyon ve CDU çevrelerindeki olumlu söylemlerin aksine– siyasi gerçeklerle uyuşmamaktadır.

Almanya’nın BMGK Adaylığındaki Başarısızlık

Geride bıraktığımız hafta, gelenekselleştiği ileri sürülen ve sekiz yılda bir BMGK geçici üyeliğine seçilebilme başarısı göstermiş olan Almanya aday olmasına rağmen üyeliğe bu kez  seçilmemiştir. Almanya, gizli oylamada daha önceki süreçte adaylıkları gerçekleşmiş olan ve aktif çabaları bulunan Avusturya ve Portekiz’in karşısında mağlubiyet yaşamıştır. 193 ülkeden yalnızca 104’ünün oyunu alabilen Almanya, böylelikle gerekli olan üçte ikilik çoğunluğu alamamış ve ilk kez BMGK geçici üyeliğine seçilememiştir. Bu somut sonuç dahi, Alman dış politikasının iç kamuoyunda yeterince ve kapsamlı şekilde değerlendirilemediğini gözler önüne sermektedir. Bununla birlikte Alman siyasilerin, Almanya’nın uluslararası alandaki güncel algısını isabetli ve stratejik bir analitik çerçevede ele alamadıklarını da açıkça göstermektedir.

Bilhassa federal hükûmet ve Şansölye Merz ile aynı partiden olan (CDU) Dışişleri Bakanı Johann Wadephul söz konusu başarısızlığı önemsizleştirme ve arka plana itme eğiliminde olmuştur. Dışişleri Bakanı’na göre başvurunun geç yapılması yenilginin sebeplerinden biridir ancak hem muhalefet çevrelerinde hem de medyada bu yüzeysel değerlendirmeler yeterince karşılık bulmamıştır.

Somut bir başarısızlığı, Alman dış politikasındaki tercihler ve özellikle uluslararası hukuk konusundaki çifte standartlı ve seçici (selektif) yaklaşımlarla irtibatlandırmak yerine farklı bir yol tercih edilmektedir. Buna göre süreç, yüzeysel değerlendirmelerle açıklanmaya çalışılmakta ancak yapılan hatalı tercihler doğru teşhis dahi edilememektedir. Her ne kadar eleştiriler yöneltilse de Almanya’nın uluslararası düzlemdeki inandırıcılık sorununun bir yansıması olan bu süreç ve sonuç, hâlâ tam anlamıyla ve yeterli bir çerçevede eleştirel olarak ele alınamamakta, irdelenememektedir.

Dış Politikada İnandırıcılık Sorunu: Kronikleşme Eğilimi

Uluslararası kamuoyunda da sıklıkla işaret edilen, Almanya’nın son yıllardaki dış politika tercihleri, Almanya’ya uluslararası düzlemde böylesine kapsamlı bir rol verilmesinin birçok devlet tarafından kabul görmediği gerçeğini ortaya koymaktadır. Esasen federal hükûmet, olumsuz sinyaller oldukça kuvvetli ve başarısızlık ihtimali yüksek olmasına rağmen adaylıktan çekilmemekte ısrar etmiştir. Bu ısrarlı yaklaşım dahi Almanya’nın mevcut bakış açısını somut bir şekilde yansıtmaktadır. Böylelikle sembolik değeri son derece kritik olan BMGK geçici üyeliği gibi bir konuma dahi ulaşamayışı, Almanya’nın uluslararası düzlemdeki güncel karşılığına dair önemli ipuçları içermektedir.

Yalnızca görevdeki koalisyon hükûmetinin dış politika tercih ve performansıyla sınırlandırılamayacak olan bu tutum, bir önceki üç partili koalisyon hükûmetinde yer alan –Yeşiller Partisi yönetimindeki– Dışişleri Bakanlığı’nın söylemleri, tercihleri ve genel yaklaşımı ile de doğrudan irtibatlıdır. Dolayısıyla bugün bilhassa muhalefet partisi konumunda olanların federal hükûmeti yalnızca son bir yıl içerisindeki tercihleriyle değerlendirme çabaları gerçekçilikten uzak ve kolaycı bir yaklaşımdır. Bu tutum, son yıllardaki tartışmalı tercihleri ve genel olarak gerileme trendini tümüyle açıklayamamaktadır. Sorumlulukları güncel gelişmeler üzerinden yalnızca mevcut karar alıcılara indirgeme arayışı, günübirlik iç politika çekişmelerinin gölgesinde rasyonel çıkarımlara izin vermemektedir.

Merz liderliğindeki mevcut federal hükûmetin –her ne kadar koalisyon ortağı SPD’nin de zaman zaman eleştirel ancak yön belirleyici olmayan söylemleri de dikkat çekmiş olsa da– son bir yıl içerisindeki tartışmalı dış politika tercih ve yaklaşımları bugünün habercisi olmuştur. Kamuoyunda ve hükûmet çevrelerinde BMGK geçici üyelik hedefinin kaçırılmasıyla yaşanan bu somut başarısızlığın önemsizleştirilmesi eğilimi ise Alman dış politikasındaki inandırıcılık sorununu da daha görünür kılmaktadır. Özellikle İsrail’in Gazze’ye saldırıları karşısında Almanya’nın tartışmalı tutumu ve hem Grönland meselesinde hem de Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması karşısında ABD’ye âdeta sessiz kalması öne çıkan örneklerdir. Uluslararası hukuk ilkelerini seçici bir yaklaşımla uygulayan Almanya’nın bu çifte standartlı tutumu, BM’de oy yetkisi bulunan ülkelerin gözünden kaçmamıştır. Tekrar altı çizilmesi gereken husus, bu eğilimin bir önceki üç partiden oluşan ve yaklaşık üç buçuk yıl görevde kalan koalisyon hükûmeti döneminden bu yana kronikleşen ve tartışmalı bir çizgi olduğu gerçeğidir.

Almanya’nın uluslararası hukuk ilkelerine seçici yaklaşımının yanı sıra belirli olaylara ve krizlere göre farklılaşan, çifte standart eleştirileriyle muhatap olan tercihlerde bulunması, gerilemekte olan Alman dış politikasındaki inandırıcılığı neredeyse tüketme noktasına getirmiştir. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısıyla başlayan savaş, Almanya’da ciddi siyasi ve ekonomik sonuçlar doğurmuştur. Almanya’nın bu süreçteki tavrının Almanya’nın uluslararası imajıyla bağlantılı olduğu savunulmaktadır. Buradaki saldırılara sert tepkiler veren, ciddi yaptırımları hayata geçiren federal hükûmetlerin diğer uluslararası krizlere yönelik pasif ve hatta oldukça tartışmalı yaklaşımları benimsemesi bu tutarsız ve seçici politika tercihlerini çok daha belirgin hâle getirmiştir. Örneğin hem geçtiğimiz yıl ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 12 gün boyunca gerçekleştirdiği savaş süresince hem de 28 Şubat 2026 itibarıyla başlayan mevcut savaş sürecinde Almanya’nın özellikle ilk başlardaki tartışmalı tutumu hafızalara kazınmıştır. Alman kamuoyunda bu tercihlerin tam anlamıyla ve eleştirel yaklaşımlarla ele alınamayışı, bu konunun uluslararası düzlemde de benzer şekilde geçiştirildiği anlamına gelmemektedir. Nitekim Almanya’nın BMGK geçici üyeliğine seçilemeyişinin bunun en net göstergesi olduğu söylenebilir.

Almanya’nın BMGK geçici üyeliğine seçilemeyerek ciddi bir başarısızlıkla yüzleşmesi ve tüm söylemlerinin aksine uluslararası düzlemdeki rol iddiasının gerçekleriyle yüzleşmesi, bazı çevrelerde BM’ye yönelik katı adımların atılması çağrılarına da neden olmuştur. BM’ye en çok finansal destek sağlayan dördüncü ülke konumundaki Almanya’nın bu başarısızlık sonrası, bir nevi BM’yi cezalandırma düşüncesiyle finansal desteği azaltması gerektiğine dair çağrılar da dikkat çekmiştir. Uluslararası düzlemde arzu edilen diplomatik desteğin bulunamayışı sonrası bazı siyasilerin bu yönde görüş ortaya koymaları, finansal destek hususunun bir baskı aracına dönüştürülmesi riskini de görünür kılmaktadır. Şimdilik Dışişleri Bakanı nezdinde bu çağrıların karşılık bulmadığı gözlenirken, Almanya’nın 2035/36 için yeniden aday olacağı da açıklanmıştır. Ancak tam anlamıyla bir özeleştirinin yapılamayışı, kronikleşme eğilimindeki ve yapısal bir boyut almaya başlayan dış politikadaki tartışmalı tercihlerin ne ölçüde revize edilebileceğine dair soruları da beraberinde getirmektedir.

İç politikada hedeflenen olumlu grafiğin sağlanamayışı, genel itibarıyla dış politikada aktif ve başarılı bir görüntü ortaya koyma arayışlarını öne çıkarmaktaydı. Ancak gelinen aşamada, bu stratejik önceliklendirmenin de olumlu neticeler vermediği görülmektedir. Ayrıca Almanya’nın ABD ile ilişkilerinde yaşadığı görüş ayrılıkları ve bunların Avrupa güvenlik mimarisine muhtemel etkilerinin yanı sıra Fransa-Almanya ilişkileri de ciddi bir başarısızlıkla gündeme gelmektedir. Son olarak 8 Haziran’da kamuoyuna yansıdığı üzere, Avrupa savunma sanayisinin stratejik özerkliğini güçlendirmeyi hedefleyen ortak savaş uçağı projesi (FCAS), taraf olan ülkelerin uzlaşı sağlayamayışı neticesinde sonlandırılmıştır. Dolayısıyla dış politikada da gerçek anlamda –iç kamuoyuna yönelik de olumlu etkileri olabilecek– başarılı bir performansın ortaya konulamayışı, bilhassa bu son süreç ve gelişmelerle birlikte daha da belirginleşmiştir. Güncel anketlerde koalisyon partilerinin gerileme trendinin sürmesi, Şansölye Merz ve koalisyon ortaklarını daha da kırılgan bir evreye taşımaktadır. Bazı eyalet meclisi seçimlerinde yaşanan başarısızlıklar da dikkate alındığında, hükûmet açısından elverişsiz bir görüntü öne çıkmaktadır.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR