Almanya’da 6 Mayıs 2025’te yeni bir federal hükümetin göreve başlamasıyla birlikte Berlin-Washington ilişkilerinin daha ileri bir seviyeye taşınmasına yönelik hedefler de öne çıktı. Bilhassa Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ve Şansölye Friedrich Merz (CDU Genel Başkanı), yeniden ABD Başkanı seçilen Donald Trump döneminde ikili ilişkilerde yeni bir ivme hedefiyle iyimser bir yaklaşım içerisindeydi. Şansölye Merz ile aynı partili olan Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da benzer ve iyimser tondaki söylemleriyle dikkat çekmekteydi. Nitekim bir önceki üç partili hükümetin ABD’ye yönelik politika tercihlerine kıyasla yeni hükümet daha yoğun iş birliği odaklı bir dış politika çizgisini öne çıkarmaktaydı. Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelere kıyasla Merz’in Trump ile ilişkilerini daha çok kişisel düzeydeki temaslarla yürüteceği ve bu diyalog sürecinin Alman dış politikasına da olumlu yansıyabileceği kanaati oluşmuştu. Böylelikle, AB ülkelerinin yeni dönemde Trump ile ilişkilerinin zorlu geçeceğine dair endişeleri artarken Alman karar alıcıları bu noktada ayrışmış ve ABD ile ilişkilerin iyi bir seviyede seyredebileceğine dair olumlu bir beklenti içine girmiştir.
Ancak bir yılın sonunda ve çeşitli uluslararası gelişmelerin ardından beklentilerin gerçekleşmemesi bir yana, Almanya açısından oldukça olumsuz bir süreçle karşı karşıya kalınmıştır. Gelinen aşamada Merz hükümeti ABD karşısında çeşitli tavizler vermiş ve tartışmalı yaklaşımları benimsemiş olsa da transatlantik ilişkilerin olumsuz bir aşamaya evrilmesine engel olamamıştır.
Almanya’nın Söylem Değişikliği ve Almanya-ABD İlişkilerinde Gerileme
Merz’in şansölye olması sonrası uluslararası düzlemde tepki çeken ilk gelişme, Haziran 2025’teki 12 Gün Savaşı’na yönelik benimsediği tutum olmuştur. ABD’nin Venezuela’ya yönelik 3 Ocak 2026’da gerçekleştirdiği operasyon karşısında da Alman hükümeti ve bilhassa Şansölye Merz benzer şekilde tartışmalı bir tutum sergilemiştir. Merz, eleştirel bir yaklaşımdan ziyade operasyonun hukuki değerlendirmesine yönelik son derece çekingen bir tavrı benimsemiş ve ABD Başkanı Trump ile karşı karşıya gelmekten açıkça kaçınmıştır.
Geride bırakılan bir yılda Merz, Trump’ın sert tepkisiyle muhatap olmamış aksine, diğer AB ülke liderleriyle kıyaslandığında görece iyi ilişkiler sürdürebilme intibaına sahip olmuştur. Bu durum, liderler düzeyinde yürütülen ikili ilişkilerin gelecekte de benzer bir seviyede sürdürebilme beklentisini güçlendirmiştir. Bu süreçte Alman dış politikasında tavizkar tutumun sürdürüldüğüne de şahit olunmuştur. Örneğin Şansölye Merz, Mart ayında ABD Başkanı Trump tarafından Washington’da ağırlanmış, bu görüşme esnasında AB üyesi ve müttefik İspanya, Başkan Trump tarafından kamuoyu önünde sert bir şekilde eleştirilmiştir. Merz’in bu söylemler karşısında sessiz kalması hem Almanya hem de AB kamuoyunda eleştirilere neden olmuştur. Diğer yandan, bu pasif tutumun Trump ile sürdürülen gerginlikten uzak ilişki şeklinin sürdürülmesini mümkün kılması, olumlu bir çerçevede değerlendirilmiştir.
İkili ilişkilerde eleştirel söylemleri ön plana çıkarmayan bu yaklaşım benzer bir şekilde 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaşın ilk anlarında da geçerli olmuştur. Bu ihtiyatlı söylem tercihiyle Trump ile karşı karşıya gelinmemesi hedeflenirken uluslararası düzlemde ise Almanya’nın inandırıcılık sorunu derinleşmiştir.
Bununla birlikte bu süreç Alman iç siyaseti ve ekonomisi üzerinde de olumsuz etkileri beraberinde getirmiştir. Örneğin güncel anketler doğrultusunda Alman toplumunun çoğunluğunun İran’a yönelik savaşı haksız bulduğu ve özellikle ekonomik göstergelerin de olumsuz yönde geliştiği söylenebilir.
Gelinen aşamada ise çeşitli iç siyasi ve ekonomik faktörlerin neticesinde ABD’ye yönelik Alman Şansölyesi Merz de –diğer bazı AB ülkelerinin söylem ve eleştirilerinden ayrıştığı söylenebilse de– daha eleştirel söylemlere yönelmiştir. Alman hükümetinin bu kısmi söylem değişikliği –Alman kamuoyunda tahmin edildiği ve uzun süredir bu tarz tehlikeli süreçlere işaret edildiği üzere– ABD Başkanı Trump’ın sert tepkilerini beraberinde getirmiştir.
Şansölye Merz 27 Nisan’da ABD yönetimine yönelik kamuoyunu oldukça şaşırtan eleştirilerde bulunmuş ve savaşın hızlı bir şekilde sona erdirebileceğine inanmadığını ifade etmiştir. Merz, ABD’nin yürütülen müzakerelerde “gerçekten ikna edici bir stratejisinin olmadığını” ileri sürmüştür. Şansölye ayrıca ABD’ye plansızlık ve hiçbir strateji olmadan savaşa girildiği eleştirisini yönelterek “Bütün bir ulus (ABD) İran liderliği tarafından aşağılanıyor” ifadelerini kullanmıştır.
Şansölye tarafından yöneltilen bu eleştiriler sonrasında ABD Başkanı Trump ise Merz’i adeta eleştiri yağmuruna tutmuştur. Merz’in ne hakkında konuştuğunu bilmediğini ileri süren Trump, Merz liderliğindeki Almanya’nın “hem ekonomik hem de diğer açılardan bu kadar kötü durumda olmasına şaşmamalı” ifadelerini kullanmıştır. Trump benzer eleştirilerine daha sonra da devam ederek Alman şansölyesinin Rusya ile Ukrayna arasında devam eden savaşın sonlandırılması için daha fazla zaman ayırması gerektiğini de belirtmiştir. Tüm bu eleştirilerin neticesinde ABD tarafından –yaklaşık 37 bin Amerikan askerinin bulunduğu– Almanya’dan 5 bin askerin geri çekileceği açıklanmıştır.
Kamuoyunda daha dramatik olarak tanımlanan gelişme ise ABD’nin –Rusya’ya yönelik bir caydırıcılık unsuru olarak düşünülen– Tomahawk seyir füzelerini Almanya’da konuşlandırmaktan vazgeçtiğine ilişkin haberler olmuştur. Her ne kadar Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius (SPD) bu kararın beklenmedik bir gelişme olmadığını ifade ederek kamuoyundaki tedirginliği yatıştırma eğiliminde olsa da Trump’ın ayrıca AB’den yapılan otomobil ithalatına uygulanan yüzde 15’lik gümrük vergilerini yüzde 25’e çıkaracağını açıklaması da var olan tedirginliği artırmıştır. Bu adımla birlikte ABD’nin esas olarak –otomotiv sektöründe önemli bir ihracatçı konumunda olan– Almanya’yı ve Alman ekonomisini hedef aldığı yorumları da öne çıkmıştır.
Her ne kadar Şansölye Merz eleştirilerinin arkasında olduğunu yinelemişse de tartışmayı daha fazla sürdürmekten de kaçınmış ve tansiyonu düşürmeye çalışmıştır. Bu çerçevede Merz, daha çok iki ülke arasındaki ilişkilerin önemini vurgulamayı ve transatlantik ilişkilerden vazgeçmeyeceğini belirtmeyi tercih etmiştir.
Şansölyenin Söylem Değişikliğinin Sebepleri
İran’a yönelik savaşın Alman ekonomisine etkilerinin daha yoğun bir şekilde hissedilmeye başlandığı bir dönemde Merz tarafından da açıkça ifade edildiği üzere Almanya “Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının sonuçlarından ciddi şekilde muzdarip” olmuştur. Böylelikle savaşın Alman ekonomisi üzerinde etkileri artarken hükümete yönelik iç kamuoyundaki güven de ciddi şekilde gerilemiştir. Bu süreçte Şansölye Merz ABD’nin savaşın geleceğine dair bir planının olmadığı yönündeki eleştirilerinin dozunu artırmayı seçmiştir.
Geride bırakılan aylarda Alman kamuoyunda Trump’ın Almanya’dan gelebilecek eleştirilere öngörülemeyen tepkiler verebileceği yönünde ciddi uyarılar yapılmıştı. Ancak Alman şansölyesinin hem partisinin anketlerdeki gerileme trendi hem de koalisyona yönelik azalan güven sebebiyle bu çıkış yolunu tercih etmiş olması muhtemeldir. Merz’in, kendisi ve Trump arasında olumlu olarak değerlendirilen ilişkiyi dahi riske atmayı göze alarak oldukça sert açıklamalarda bulunması bazı çevrelerde eleştirilere de neden olmuştur. Her ne kadar şansölyenin tepki ve eleştirileri içerik olarak eleştirilmese de ABD başkanına yönelik diplomatik olmayan ve geçmişteki tutumdan ciddi olarak ayrışan söz konusu yeni çizginin hatalı olduğu eleştirileri yöneltilmiştir. Bununla irtibatlı olarak Merz’in liderlik yeteneği de bir kez daha sorgulanırken bilhassa tecrübe eksikliğine de işaret edilmiştir.
Stratejik Özerklik ve Gelecek Projeksiyonu
Trump ve Merz döneminde ikili ilişkilerin olumsuz bir evreye ulaşması, Almanya’da uzun süredir dillendirilen ancak somut dönüşüm süreci henüz arzulanan seviyede ilerlemeyen stratejik özerklik hedeflerini tekrar gündeme getirmiştir. Almanya ve ABD arasında stratejik ilişkiler –Trump’ın tek taraflı adımlarına rağmen– sürdürülürse de özellikle son olayların, gerilemekte olan siyasi güveni daha da zayıflattığı söylenebilir.
Merz’in gerilimi azaltma aşamasına geçmesine rağmen koalisyon ortağı Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) Eş Genel Başkanı ve Şansölye Yardımcısı Lars Klingbeil’in Trump’a yönelik sert söylemleri sürdürmesi de dikkat çekicidir. Klingbeil, Trump’tan “tavsiyeye ihtiyaçları olmadığını” belirterek “Avrupa olarak öyle bir ekonomik güce sahip olmalıyız ki kimsenin bizi şantajla dizayn etmesine izin vermeyelim. Donald Trump’ın bugün veya yarın nasıl bir havaya sahip olduğuna bağlı olmak istemiyorum” ifadelerini kullanmıştır.
Ekonomik çekincelerden ziyade öncelikli olarak esas endişenin güvenlik boyutunda yer aldığı ise unutulmamalıdır. Örneğin ABD Başkanı Trump’ın Almanya’daki 5 bin Amerikan askerinin geri çekileceğini açıklaması ile birlikte geçmiş dönem ABD Başkanı Joe Biden tarafından duyurulan ve gelinen aşamada Almanya’ya konuşlandırılmaktan vazgeçilen Tomahawk seyir füzelerinin de Almanya’da kabullenilmiş bir aşamada olduğu söylenebilir.
Geçmiş dönemlerde de sıklıkla işaret edildiği üzere kamuoyu ve siyasi çevrelerde, hedeflenen stratejik özerkliğin hayata geçirilmesi için Almanya’nın artık tam anlamıyla harekete geçmesi gerektiği yönündeki açıklamalar bilhassa son günlerde –bir kez daha– öne çıkmaktadır. Ancak bu yöndeki –somut sonuçları kısa vadede beraberinde getirmeyen– söylem ve yaklaşımların inandırıcılığı da sorgulanmaktadır. Nitekim eski Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel (SPD) 4 Mayıs’ta yaptığı bir açıklamada Almanya’nın muhtemelen on yıllarca ABD’ye çok fazla güvenebildiğini ve diğer yandan ise artık söylemde kalmayıp daha bağımsız olma hedefleri için harekete geçilmesi gerektiğini belirtmiştir. Gabriel, mevcut federal hükümetin bunu yapmakta olduğunu, örneğin federal ordunun savunma bütçesini artırmanın yanı sıra asker sayısını da adım adım yükselttiğini ileri sürmüştür. Ancak Gabriel “gelecekte Almanya’nın ABD’ye ihtiyaç duyduğunu” reel bir bakış açışıyla sözlerine ekleyerek “Almanya ve Avrupa’nın bugünden yarına bağımsız hale gelemeyeceğinin” de altını çizmiştir. Dolayısıyla gelinen aşamada, Almanya tarafından ABD’yi geri çevirecek hamlelerden kaçınılması gerektiği uyarıları yapılmaktadır.
Trump’ın tepkisel söylemleri ve sonrasındaki adımlarının kamuoyundaki endişelere rağmen Alman siyasetinde artık daha az ciddiye alınma eşiğine gelindiği de gözlerden kaçmamaktadır. Örneğin Alman Dışişleri Bakanı Wadephul’un yaptığı ilk açıklamalarda da gözlendiği üzere ABD’nin Almanya’daki üslerinin yalnızca Almanya’nın güvenliği için değil ABD’nin güvenliği için de hizmet ettiği belirtilmiştir. Dolayısıyla Wadephul, ABD’nin Almanya’daki önemli üslerden çekilmesini öngörmediğini belirtmekten çekinmemiştir.
Ayrıca Trump tarafından alınan kararların ilerleyen günlerde tekrar revize edilebileceği olasılığı dahi Alman siyasi çevrelerinde ima edilmektedir. Örneğin koalisyon ortağı CSU lideri ve Bavyera Eyaleti Başbakanı Markus Söder’in Amerikan askerlerinin geri çekilmesi kararının uygulanacağından henüz ikna olmadığını açıkça ifade etmesi dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım ise bir yandan ABD yönetiminin inandırıcılık sorununu derinleştirirken diğer yandan Almanya açısından olası güvenlik risklerinin göz ardı edilmesi potansiyelini taşımaktadır. Zira ABD yönetiminin öngörülemezliği karşısında Alman karar alıcılarının neredeyse fiili eylemsizlik halini sürdürmesi gelecekteki olası kriz anlarında Almanya’yı daha da zorlu ve hazırlıksız yakalayabilir. Özellikle orta vadeli caydırıcılık hedeflerinin Tomahawk füzelerinin konuşlandırılmayacak olması kararıyla birlikte aksaması somut bir gerçekliktir.
Sonuç olarak ABD ile gerilemekte olan güven ilişkisinin Almanya açısından yakın gelecekte hangi stratejik yön ve kararlarla ilerleyeceği meselesi şimdilik belirsizliğini korumaktadır. Gelinen aşamada transatlantik bağımlılıkların orta vadede azaltılarak Almanya ve Avrupa merkezli savunma projelerine ağırlık verilmesi ise artık daha güçlü bir şekilde öne çıkmaktadır. Nitekim Şansölye Merz’in Alman ordusunu “Avrupa’nın konvansiyonel olarak en güçlü ordusu” haline getirme hedefleri de hatırlanmalıdır.

