Son dönemde başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde yaşanan iç ve dış siyasi gelişmeler, birçok faktörün etkisiyle zorlu bir aşamaya ulaşmıştır. Küresel düzlemde devam eden krizlerle birlikte Avrupa ülkelerinin hareket alanları daralmaktadır. Bu durum sadece iç siyaseti etkilemekle kalmamakta aynı zamanda başta transatlantik ilişkilerin geleceği olmak üzere kalıcı değişimlere yol açma potansiyeli de taşımaktadır.
Küresel krizlerin giderek yapısal bir hal almaya başladığı mevcut aşamada, Almanya’daki federal hükümetin reaksiyon niteliğindeki ve uzun vadeli bir projeksiyondan yoksun olarak tanımlanabilecek dış politika tercihlerinin kalıcılaşması muhtemeldir. Eleştirilerin odağında olan ve giderek daha fazla güncel politika örneklerinin de eklendiği söz konusu bu yaklaşımı, diplomatik çözüm odaklı stratejik tercihlerle açıklama çabaları da zorlaşmaktadır.
Almanya ile birlikte başta Fransa ve eski Avrupa Birliği (AB) üyesi Birleşik Krallık’ın Avrupa’nın kolektif hareket kabiliyetini güçlendirme girişimleri zaman zaman gündeme gelmektedir. Ancak gelinen aşamada somut kararların alınamaması, kalıcı bir inandırıcılık sorununu da beraberinde getirmektedir. Nitekim 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaş karşısında Alman dış politikasındaki tartışmalı tercihler, başta Körfez ülkeleri olmak üzere geniş diplomatik çevrelerde beklentileri karşılayamamıştır.
İnandırıcılık Sorunu ve Söylem Değişikliği
Alman dış politika tercihlerindeki bu görünür eksiklikler, yapısal bir kalıcılaşma riskini de beraberinde getirmektedir. Federal hükümetin çeşitli krizler karşısında bilhassa geçmiş dönemlere kıyasla daha rasyonel tercihleri benimsediği yönündeki söylemlere rağmen, dış politikadaki inandırıcılık kaybı önlenememektedir. Alman hükümetinin uluslararası hukuk ilkelerini krizlere göre selektif (seçici) bir bakış açısıyla ele alması ve çifte standart eleştirilerine muhatap olması, küresel düzlemde de olumsuz bir intibaın sürmesine neden olmaktadır. Örneğin ABD Başkanı Donald Trump, Mart 2026’da Washington’da ağırladığı Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ile gerçekleştirdiği görüşme esnasında, NATO müttefiki ve AB üyesi olan İspanya’yı kamuoyu önünde sertçe eleştirmiştir. Merz’in bu tutum karşısında sessiz kalması ise Almanya’nın dış politikadaki inandırıcılık sorununu daha da derinleştirmiştir. Bu tavizkar tutum hem Alman hem de AB kamuoylarında tepki çekmiş ve Almanya’nın AB içindeki güven ilişkisini de olumsuz etkilemiştir.
Federal hükümetin bu tutumu Almanya’nın uluslararası etki alanının daha da arka plana itilmesi sonucunu doğurmaktadır. Federal hükümet, ABD/İsrail-İran savaşının ilk safhasında benimsediği ve uluslararası hukuk ilkelerini göz ardı eden tutumunu hem iç kamuoyu baskısı hem de Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) koalisyon içerisindeki bir nevi direnci neticesinde kısmen revize etmeye çalışmıştır. Güncel anketlerde Alman toplumunun büyük çoğunluğunun savaşı haksız bularak reddettiği gözlenirken artan iç siyasi baskılar, Almanya’nın savaşın bir parçası olmayacağı söyleminin öne çıkarılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu tutumun stratejik ve ilkesel bir diplomatik çözüm arayışından ziyade öncelikle ekonomik ve iç siyasi kaygılarla şekillendiği ve kısa vadeli bir projeksiyon içerdiği söylenebilir.
Çelişkiler ve Avrupa Güvenlik Mimarisinde Almanya’nın Gerileyen Rolü
Federal hükümetin denge arayışı olarak nitelendirilebilecek dış politika tercihleri, ciddi çelişkileri de beraberinde getirmektedir. Örneğin koalisyon hükümetinin SPD kanadı tarafından İran’a yönelik savaşın uluslararası hukuka aykırılığı dile getirilse de Alman hükümeti savaşın başlamasından sonra (28 Şubat-27 Mart 2026 arasında) İsrail’e yönelik silah ihracatına onay vermeyi sürdürmüştür. Bu doğrultuda hükümetin 6,6 milyon avro tutarında silah tedarikine onay verdiği kamuoyuna yansımıştır. Politika tercihlerindeki bu tutum zaten gerilemekte olan Alman dış politikasının inandırıcılığını daha da zayıflatmaktadır. Benzer şekilde Alman Dışişleri Bakanlığı, Körfez ülkelerine yönelik dayanışma vurgusunu öne çıkarırken federal hükümetin çatışmanın taraflarından birine yönelik savaş öncesi tutumunu sürdürmesi, söz konusu sıkışmışlığın somut bir göstergesidir. Bu selektif yaklaşım ve tutarsızlık intibaı Almanya’nın stratejik bir perspektiften mahrum olduğunu belirginleştirmektedir.
Almanya’nın kriz anlarındaki sınırlı hareket kabiliyeti yalnızca siyasi bir denge arayışıyla açıklanamamaktadır. Federal Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “Bu bizim savaşımız değil” yönündeki çıkışı iç kamuoyunda olumlu karşılık bulsa da ABD Başkanı Trump bu yaklaşımı Almanya’nın ABD’nin yanında yer almadığı gerekçesiyle sert bir dille eleştirmiştir. Esasen bu durum Almanya’nın dış politikadaki hareket alanı ve denge arayışının yanı sıra ikili ilişkilerdeki bağımlılık boyutunu da görünür kılmaktadır.
Diğer yandan Fransa ve Birleşik Krallık gibi diğer Avrupa ülkelerinin Almanya’nın dış politika çizgisinden ayrıştığı gözlenmektedir. Bu ayrışma somut diplomatik girişimlerde de kendisi göstermektedir. Nitekim 17 Nisan 2026’da Paris’te gerçekleştirilen ve 49 ülke temsilcisinin iştirak ettiği toplantıda Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğünün tesisi ele alınmıştır. Fransa gibi Birleşik Krallık’ın da –bir AB ülkesi olmamasına rağmen– başta Fransa ile savunma iş birliği hedefleri dikkate alındığında, Avrupa’nın stratejik özerklik hedefleri doğrultusunda öne çıktığı söylenebilir. Toplantıya ilişkin somut ve kısa vadede çözüm beklentileri son derece sınırlı olsa da bu girişim, Alman kamuoyunda Berlin’in mevcut yaklaşımlarına karşı bir alternatif arayışı ve sinyal olarak değerlendirilmiştir. Bu denklemde Şansölye Merz’in –Fransa’nın aksine– ABD’ye de çağrıda bulunarak olası bir sürece dahil olması beklentisini ifade etmesi Almanya’nın dış politika yaklaşımının güncel bir örneğidir. Merz, Almanya’nın ABD’nin katılımını da arzu ettiğini belirtirken Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise bu yaklaşıma mesafeli durmuş ve “savaşın taraflarından net bir şekilde ayrışan nötr/tarafsız bir misyon” fikrine işaret etmiştir. Böylelikle Almanya’nın Avrupa güvenlik mimarisindeki stratejik sınırlılığı belirginleşirken Avrupalı müttefiklerle hedeflenen kolektif savunma adımlarındaki ayrışma alanları da daha görünür olmuştur. Ayrıca ABD’ye yönelik yapısal bağımlılığın çeşitli vesilelerle altının çizilmesi, Alman dış politikasındaki stratejik perspektifi daha tartışmalı bir aşamaya taşımaktadır.
Sonuç olarak federal hükümetin küresel krizler karşısında tercih ettiği selektif ve reaksiyon niteliğindeki tutum, Almanya’nın stratejik perspektif yoksunluğunu gün geçtikçe daha belirgin hale getirmektedir. Özellikle ekonomik kaygı ve iç siyasi baskıların neticesinde şekillenen bu yaklaşım, dış politikada ilkesel bir süreklilikten ziyade çelişkili ve tutarsız tercihlerin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Uluslararası hukuk ilkelerine yönelik öne çıkan bu selektif tutum, Alman dış politikasının küresel inandırıcılığını daha da zayıflatmaktadır. Fransa, İspanya ve Birleşik Krallık gibi müttefiklerden ayrışan bu çizgi, Avrupa genelinde dillendirilen ve kolektif hareket kabiliyetine dair güçlendirme çağrılarının söylemsel bir düzeyde kaldığını ortaya koymaktadır. Almanya’nın bilhassa güvenlik politikalarında ABD’ye yönelik devam eden bağımlılığının bu süreçte daha da görünür hale gelmesi, dış politikada tutarlı bir önceliklendirmenin yapılabilmesini zorlaştırmaktadır. Çeşitli örneklerde de gözlendiği üzere kurulamayan bu hassas denge, Almanya’nın hem ABD hem de Avrupalı müttefikleri nezdindeki konumunun hedeflenen seviyelerin oldukça gerisinde kalmasına sebebiyet vermektedir.

