ABD ve İran uzun bir aradan sonra müzakere masasına oturuyor. Donald Trump’ın 2015’te imzalanan ve nükleer anlaşma olarak da bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) 2018’de ABD’yi tek taraflı çıkarmasının ardından iki ülke ilişkileri gittikçe gerilmiş ve yaptırımlar, karşılıklı tehditler ve bölgesel düzlemde dolaylı çatışmalar üzerinden hem taraflar hem de tüm bölge açısından tehlike sınırlarını aşındırmıştı. Joe Biden ve İbrahim Reisi dönemlerinde karşılıklı müzakere açıklamaları bir top çevirme oyunundan öteye gitmemiş, taraflar birbirlerine güvensizliklerinden ötürü adım atmaya pek istekli olmamışlardı.
Ancak bu kez iki taraf da görüşmeye ve bir anlaşmaya varmaya istekli görünüyor. Görüşmeler 12 Nisan Cumartesi günü Umman’da İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi ve ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff liderliğindeki heyetler arasında gerçekleşecektir. Bu müzakereler hem iki ülke ilişkileri hem de bölgesel dengeler açılarından çok boyutlu sonuçlara gebedir. Konunun tüm boyutlarını alanında uzman isimlere sorduk ve onların değerlendirmelerini bir araya getirerek sizlere sunuyoruz.
Hazırlayan
Uzmanlar
ABD-İran müzakerelerine Trump yönetimi ve ABD’li muhtelif siyasi aktörler nasıl bakıyor?
Trump döneminin temel dış politikasını “Önce Amerika” bakış açısı şekillendirmektedir. Buna binaen tüm dış politika kararlarının bu perspektif çerçevesinde değerlendirilmesi ve bu politikanın iyi anlaşılması gerekmektedir. Bu bakış açısının özü Amerikan vergi mükelleflerine ekstra maliyet getiren dış politika unsurlarının azaltılmasına yönelik bir stratejiye dayanmaktadır. Öte yandan İsrail’e niteliksel askeri üstünlük (qualitative military edge, QME) kapsamında sağlanan güvenliğin sürdürülmesi ABD için önemli bir bütçe yükü oluşturmaktadır. Özellikle Hamas’ın 7 Ekim saldırıları sonrasında Biden döneminde bu maliyetler katlanmıştır.
Olası bir İran-İsrail çatışması bu yükü daha da artıracağından Trump maksimum baskı politikasını devrede tutarak Tahran’ın nükleer programını barışçıl seviyelere çekmeyi ve böylece İsrail’e yönelik tehditleri en aza indirmeyi planlamaktadır. Bu strateji bir yandan müzakere sürecinin aktif tutulmasını bir yandan da ihtiyaç duyulduğunda İran’a yönelik yaptırımların artırılmasını içermektedir. Bu doğrultuda özellikle İran’ın Çin’e gerçekleştirdiği petrol satışlarının ABD tarafından sıkı bir şekilde kontrol altına alınması hedeflenmektedir. Bu durum aynı zamanda Trump’ın Çin’e açtığı ticaret savaşlarının da bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Zira Trump’ın hedeflerinden biri Çin-İran ekonomik bağlarını zayıflatmaktır.
Süreçle ilgili belirtilmesi gereken diğer bir husus da Amerikan Kongresinin onayıdır. Zira 2015’te çıkarılan INARA (Iran Nuclear Agreement Review Act of 2015) Amerikan Kongresine Tahran ile yapılan nükleer anlaşmaları detaylı biçimde inceleme ve onaylama hakkı tanımaktadır. Bu yasa, yürütmenin tek taraflı anlaşma imzalamasını engellemeyi ve Kongre denetimini artırmayı hedeflemektedir. İran’la yapılacak görüşmeler ilerledikçe İsrail lobisinin etkili olduğu Kongre üyeleri Trump’a direnebilir. Öte yandan Trump’ın Cumhuriyetçi Parti tabanından aldığı destek Kongrede tekrar seçilmek isteyen üyelerin göz ardı edemeyeceği bir faktördür. Özellikle 2026 Kongre ara seçimleri bu açıdan önemlidir. Zira Trump, İran’la müzakere sürecini olumsuz etkileyen Cumhuriyetçi Parti mensupları olursa kendisini destekleyen seçmeni ara seçimlerin yapıldığı eyaletlerde Cumhuriyetçi Parti’ye oy vermemeleri yönünde teşvik edebilir. Bu durumun yaşanmaması için yasama ve yürütme arasında bir denge kurulacaktır. Öte yandan bu dinamik Kongre ile Başkanlık arasında “iyi polis-kötü polis” rollerinin işletilmesine de olanak sağlayacaktır. Böylece hem İsrail’in müzakere sürecini sabote edebilecek olası agresif adımları dizginlenebilecek hem de İran’ın orantısız taleplerinin sınırlanması sağlanacaktır.
ABD-İran görüşmeleri hem taraflar hem de bölge açısından ne anlama geliyor?
İran’la Cumartesi günü Umman’da yapılacak görüşmeleri duyuran ABD Başkanı Trump’ın “Belki bir anlaşma yapılır, görüşmeler başarılı olmazsa İran için çok kötü bir gün olacağını düşünüyorum” şeklindeki ifadesi görüşmenin nasıl gerçekleşeceğine dair fikir verdiği gibi uluslararası sistemin işleyişine de ışık tutuyor. İsrail lobisinin aşırı etkisi altındaki ABD, bu ülkenin Gazze halkına karşı gerçekleştirdiği soykırımı verdiği destekle mümkün kılmasının yanında Netanyahu’nun saldırgan ve yayılmacı politikasının önünde engel oluşturabilecek bütün aktörleri etkisiz hale getirmeye de çalışıyor. Uzun zamandır devam eden ekonomik yaptırımların beklenen sonucu üretmemesi sonrasında askeri müdahale tehdidiyle Tahran’ı zorla müzakere masasına oturtmaya çalışan Washington yönetimi bu masadan Tel Aviv’in istediği sonucu almaya çalışacak.
Ortadoğu’da nükleer silah tekelini sadece İsrail’in elinde tutmaya çalışan ABD, İran ile 2015’te Barack Obama döneminde imzalanan anlaşmadan daha iyisini imzalamaya çalışıyor. İran’ın nükleer silah elde etmesi ihtimalinin tamamen ortadan kaldırılması siyonist lobi için yeterli görülmediği için Tahran’ın Lübnan, Yemen ve Irak’taki bütün vekilleriyle bağlantılarının kesilmesi görüşmelerin ana hedefleri arasında yer alıyor. Zira İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı askeri anlamda en etkili karşı çıkış Hizbullah ve Husilerden geldiği için siyonistler bu tür tepkileri gelecekte tamamen önlemeyi istiyor. Tıpkı 1973’teki petrol ambargosunun mimarlarını cezalandırdıkları gibi şimdi de soykırım karşıtlığına öncülük eden aktörleri etkisiz hale getirmeyi hedefliyorlar.
İran açısından bakıldığında ise Amerikan yaptırımları nedeniyle ekonomik olarak çok yıpranan Tahran yönetimi dik durmaya çalışsa da halen dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD ile doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyor. Bu yüzden Trump’ın tehditlerle dolu olmasına rağmen görüşme teklifini kabul etmeyi tercih ettiler. Aslında Çin ile mücadeleye odaklanmak isteyen Trump’ın İran ile doğrudan bir çatışmaya istekli olmadığını ama siyonist lobinin Amerikan başkanını böyle bir çatışmaya sürüklemek için elinden geleni yapacağını biliyorlar. Bu açıdan bakıldığında Tahran’daki karar alıcıların ciddi ikilemle karşı karşıya oldukları söylenebilir. Beyaz Saray’daki en İsrail yanlısı ama aynı zamanda ABD’nin ekonomik çıkarlarına ve Çin ile mücadeleye öncelik veren başkanın siyonistlerin isteği doğrultusunda İran’a saldırmasını önlemek zorundalar. Bu yüzden görüşme teklifini kabul ettiler.

İran’ın ABD ile müzakerelere yeniden başlamasının arkasındaki temel nedenler ve bu sürecin muhtemel dinamikleri neler?
2003 Irak işgali sonrasında ABD ile hemen her fırsatta bağlantı kurmaya yanaşan İran’ın Trump’ın müzakere çağrısına olumlu yanıt vermesi sürpriz bir gelişme değil. İran mevcut koşullarda yaptırımların can yakıcı etkilerini hafifletmek istediği gibi yapılan tartışmalara bakınca ülkenin sivil ve askeri bürokrasisinde ABD ile tansiyonun düşürülmesi gerektiğini düşünen önemli bir kesim bulunuyor. Bu yaklaşımın kamuoyunda güçlü bir karşılığının olduğu ise zaten biliniyor. Buna binaen her iki tarafta da müzakere iradesi bulunduğuna göre mevcut koşullarda temel mesele görüşmelerin şekli, içeriği ve sürecin işleyişi olacaktır.
12 Nisan Cumartesi günü Umman’da gerçekleşecek görüşmelere ilişkin Amerikan tarafı “doğrudan” ve İran tarafı “dolaylı” müzakere vurgusu yapsa da İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi formata değil içeriğe ve sonuç almaya odaklanmak gerektiğini belirterek İran’ın görüşmelerin şekline takılı kalmayacağını gösterdi.
İçerik konusu ise biraz daha girift bir mesele. Trump’ın Mart’ın başında İran’a gönderdiği mektupta müzakere edilecek konular arasında nükleer dosya, balistik füze programı ve bölgesel politikaların olduğu açıklanmıştı. ABD Başkanı Trump 7 Mart’ta İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada ise müzakere konusu olarak İran’ın nükleer programını öne çıkardı. Bu noktada Trump’ın Netanyahu’nun 2003 Libya anlaşmasına benzer şekilde radikal bir yöntemle İran’ın tüm nükleer tesislerini yekten sökme önerisini dikkate almayışı Tahran’a gönderilmiş olumlu bir mesajdı. Füze programının da önemli bir soruna dönüşmesi beklenmiyor.
Diğer yandan İran 2024’te Hizbullah’ın ağır darbe alması ve Esed rejiminin çökmesiyle Ortadoğu’daki nüfuzu ve buna bağlı olarak ABD ve İsrail için arz ettiği tehdit potansiyelinin zayıflamasını paradoksal şekilde müzakerede bir argüman olarak kullanabilir.
Sürecin işleyiş hızı da diğer bir önemli konu. Görüşmelerden süratle sonuç almak isteyen Trump “gerekmesi halinde” askeri güç kullanacağını söylese de istediği sonuca masada ulaşmak için ekibine zaman tanıyacaktır. Ancak Beyaz Saray müzakerelerin ritmini Tahran’ın belirlemesine de izin vermeyecektir. Zira Tahran’ın diplomatik temaslarda kritik tavizler elde ederek müzakere süreçlerini ağırdan almak gibi bir tutumunun olduğu biliniyor. Bu noktada Umman’ın ara buluculuk tecrübesi önemli olacaktır.
Son olarak görüşmelerin önemli handikaplarından biri İran’da sistemin yapısı gereği müzakere heyetlerinde belirli ölçüde devamlılık esas olduğundan kadroda örneğin 2015 nükleer anlaşmasının müzakere sürecine katılmış başta bizzat Irakçi gelmek üzere birçok diplomat yer alacakken Trump’ın ekibinin ise Tahran ile müzakere tecrübesinin olmamasıdır. Ancak her halükarda iki tarafın da çatışmayla elde edemeyecekleri sonuçları diplomatik temasla başarabilecekleri yönündeki tutumu gerçekçi bir müzakere süreciyle karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor.

İran’ın ABD ile müzakerelere resmi yaklaşımı nasıl? Sürece ilişkin beklenti, talep ve iddiaları neler?
İran’ın nükleer doktrini (nükleer silah elde etmeyi ya da geliştirmeyi hedeflemeyen yaklaşımı) değişmemiştir. Bu nedenle diplomasi açısından bir çıkmaz söz konusu değildir ve olmamalıdır. Zira İran’ın nükleer faaliyetlerdeki gerçek niyeti ile ABD’nin iddia edilen niyeti –yani nükleer silaha sahip olmayan bir İran– örtüşmektedir. Bu yüzden ilerleme için her zaman bir yol vardır.
İran’ın son dönemde ABD ile gerçekleştirdiği temaslar ne sembolik ne de törensel bir nitelik taşımaktadır. Bu temaslar pozisyonları netleştirme ve diplomasiye bir kapı aralama yönünde samimi bir çabadır. Tahran ciddi ve sonuç odaklı bir yaklaşımla müzakerelere girmeye hazırdır. İki ülke 12 Nisan Cumartesi günü Umman’da dolaylı müzakereler gerçekleştirecektir. İran açısından bu görüşme bir fırsat olduğu kadar bir sınav niteliğindedir.
Dolaylı müzakereleri sürdürmek uç bir yönelim ya da ideolojik bir tutum olmayıp geçmiş deneyimlerden beslenen stratejik bir tercihtir. Ciddi bir güvensizlik duvarıyla karşı karşıyayız ve niyetlerin samimiyeti konusunda derin şüpheler taşıyoruz. Bu durum Trump’ın herhangi bir diplomatik çabaya girişmeden önce “maksimum baskı” politikasını sürdürme ve başkanlık direktifini imzalama ısrarıyla daha da kötüleşmiştir.
Washington’ın anlaması gereken şudur: KOEP’ten tek taraflı olarak çekilen Trump yönetimidir. Üstelik Trump ilk döneminde anlaşmadan çekilmiş ve ikinci döneminde ise maksimum baskı politikasını yeniden başlatmıştır.
Her türlü müzakere ve olası bir anlaşma iki temel sütun üzerine oturtulmalıdır:
- İran’ın nükleer programının barışçıl doğasının güvence altına alınması ve askeri boyuta sapmamasının temin edilmesi
- İran’ın nükleer niyetleri hakkında temelsiz iddialara dayanan tüm gayrimeşru yaptırımların kaldırılması
İnanıyoruz ki KOEP’in mantığı ve ruhu halen geçerlidir; bu iki temel sütunu kapsamakta ve yeni bir anlaşmaya zemin hazırlamaktadır. KOEP hayati bir taahhüt içermektedir: “İran hiçbir koşulda nükleer silah arayışında olmayacağını, geliştirmeyeceğini ve edinmeyeceğini taahhüt eder.”
KOEP’in imzalanmasından on yıl ve Washington’ın tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmesinden de neredeyse yedi yıl geçmiş olmasına rağmen Tahran’ın bu taahhüdünü ihlal ettiğine dair herhangi bir kanıt yoktur. Bu durum ABD istihbarat raporları tarafından defalarca teyit edilmiştir.
Muskat’taki müzakerelere ne aşırı beklenti ne de küçümseyici bir tavırla yaklaşıyoruz. İnanıyoruz ki gerçek ve samimi bir irade varsa her zaman ilerlemek mümkündür. Yakın tarih göstermiştir ki diplomatik angajman geçmişte işe yaramış ve halen işe yarayabilir. Muskat görüşmeleri sorunun barışçıl, inandırıcı ve kalıcı bir çözüme kavuşması için ilke ve yol haritasını ortaya koyabilir.
İran barışçıl niyetini açıklamaya ve olası kaygıları giderme adına gerekli adımları atmaya hazırdır. ABD ise yaptığı anlaşmalara sadık kalacağını göstererek diplomasi konusunda ciddiyetini ortaya koyabilir. İran saygı görürse bu saygıyı karşılıksız bırakmaz.

İsrail, ABD-İran görüşmeleri konusunda nasıl tepki verdi ve bu süreçte neler yapabilir?
İsrail Başbakanı Netanyahu, kampanya döneminde İran’a yönelik sarf ettiği sert sözler nedeniyle Trump’ın seçimi kazanması için ABD’de konuşlu Yahudi lobisini seferber etmiş ve kendisi de Gazze’de ateşkes anlaşmasını bir türlü kabul etmeyerek Biden’ın seçimi kaybetmesinde dolaylı da olsa pay sahibi olmuştu. Bu nedenle İsrail’in ve Netanyahu’nun kişisel olarak Trump’tan İran’a yapılması planlanan saldırı konusunda büyük beklentileri vardı. İşte bu yüzden Trump’ın yeniden başkan olmasıyla ABD’nin İran konusunda daha somut adım atması ve en azından İran’ın nükleer tesislerinin vurulması konusunda iş birliği yapması bekleniyordu.
Buna rağmen 7 Nisan akşamı Trump, Netanyahu ile basın toplantısında “İran asla nükleer silaha sahip olmayacak” dedikten sonra muhtemel bir anlaşma için 12 Nisan’da doğrudan müzakere yapılacağını açıklaması hem Netanyahu hem de İsrail kamuoyunda şok etkisi meydana getirmiştir. Zira Netanyahu’nun Beyaz Saray’a gelirken gündemindeki dört konudan birinin İran’a yönelik yapılacak saldırının tarihinin belirlenmesi olduğu tahmin edilmekteydi. Ancak ABD’nin İran ile müzakere masasına oturacağının öğrenilmesi büyük bir hayal kırıklığına yol açmıştır.
Açıklamanın ardından konuşan Netanyahu, Trump ile İran’ın nükleer silaha sahip olmaması konusunda mutabık kaldıklarını ve bunun Washington’ın kotaracağı bir anlaşmayla yapılabileceğini fakat bu anlaşmanın tıpkı Libya örneğinde olduğu gibi ABD tarafından uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Tahran’ın bu anlaşmaya uymaması durumunda geriye askeri seçenek dışında bir alternatifin kalmayacağını da söylemiştir.
Trump’ın İran konusundaki tavrından rahatsız olan İsrail hükümeti susmayı tercih ederken Netanyahu’ya yakınlığıyla bilinen Israel Hayom gazetesi İran’ın Irak’taki Şii milislere bazı yeni silahlar ve uzun menzilli füzeler transfer ederek muhtemel bir anlaşmanın ruhuna aykırı davrandığını söyleyerek Amerikan başkanını eleştirmiştir. Israel Hayom gazetesinin Trump’ın kampanyasının en önemli bağışçısı Yahudi milyarder Miriam Adelson’a ait olduğu düşünüldüğünde bundan sonra ABD başkanının üzerindeki baskının artacağı ve Tahran’a karşı daha somut bir adım atmaya zorlanacağı anlaşılmaktadır.
Bu kapsamda Trump’ın kabinesindeki İsrail yanlısı bakanlar ve Kongredeki İsrail dostları da seferber edilerek mümkünse Amerikan başkanının İran ile masaya oturmasının engellenmesi veya en kötü ihtimalle tarafların herhangi bir anlaşmaya ulaşmaması için çaba sarf edileceği anlaşılmaktadır.

ABD-İran müzakerelerine Körfez ülkelerinin yaklaşımı nasıl değerlendirilebilir?
Trump’ın 2017-2021 döneminin ardından 2025’te tekrar İran’a maksimum baskı politikasını uygulamaya koyması bölgede gerginlikleri artırmıştı. Husiler gibi İran destekli aktörlerin bölgedeki askeri dengeleri istikrarsızlaştırıcı hamleleri de ABD tarafından doğrudan İran sorumluluğunda olan gelişmeler olarak yorumlanmıştı. Nitekim bölgede Ekim 2023’ten bu yana gerek İsrail-İran ve gerekse ABD-İran siyasi/askeri gerginlikleri, coğrafi olarak bu hattın ortasında yer alan Körfez ülkelerinin güvenlik politikalarının birincil gündem maddesini oluşturdu. Cumartesi günü ABD ile İran arasında Umman’da gerçekleştirilecek görüşmeler bu bağlamda bölgedeki gerginlikler sırasında diyaloğa bir şans verildiğini gösteriyor.
ABD ve İran arasında süregelen siyasi/askeri gerginlikte Körfez ülkeleri herhangi bir tarafla doğrudan doğruya saf tutmaktan kaçınmayı tercih etmek durumundadır. KOEP’in imzalandığı günlerde ve sonrasında da İran’ın nükleer kapasitesini artırması ve bölgedeki nüfuzunu güçlendirmesi Körfez ülkelerinin güvenlik politikalarının artikülasyonunda dikkate almak durumunda oldukları bir mesele olagelmiştir. Trump’ın ilk döneminde KOEP’ten çekilmesi İran’ın nükleer stratejisinde genişlemeye ve belki güçlenmeye sebep olduysa Ekim 2023 sonrası bölgesel gelişmeler de İran’ın Körfez açısından daha irrasyonel bir aktör olarak görülmeye başlandığını göstermiştir. Bu ortamda Körfez ülkeleri, İran’a yönelik herhangi bir askeri operasyonu desteklemeyi yahut kendi ülkelerindeki askeri tesis/üs ve unsurlardan İran’a saldırı düzenlenmesini reddeden açıklamalar yapmıştır.
ABD ve İran arasında Umman’da gerçekleştirilecek görüşmeler diyaloğun devamlılığı ve diplomasiye verilen şans açısından Körfez ülkeleri açısından da destekleniyor. Umman bu çerçevede birçok defa ara buluculuk yapmış ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) geçtiğimiz günlerde Trump’ın görüşmelerle ilgili mektubunu İran dini lideri Ali Hamaney’e iletmiştir. Nitekim Umman’ın dışında Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi ülkeler de bu görüşmelere ve kapsamlı diyaloğa ara buluculuk yapabileceklerini daha önce açıklamıştır. Bu çerçevede Körfez ülkelerinin görüşmelerden en büyük beklentileri ise bölgedeki askeri tansiyonun azaltılması ve nükleer programla ilgili bir dizi teknik ve siyasi sorunun tartışılmaya başlanmasıdır. Süreç her ne kadar belirsizlik ve riskler içeriyor olsa da Körfez ülkeleri açısından hem coğrafi konumları hem de her iki ülkeyle ilişkileri hasebiyle ABD ve İran arasındaki diyalog konusunda umutlu olmak bir tercihten öte zorunluluk gibi görünüyor.









