Zor Ortaklık

Zor Ortaklık

Bugün Amerika eğer sorumsuz bir biçimde müttefikini terk etmiş olma görüntüsü vermekten çekinmiyorsa, Türkiye de benzer bir şekilde Amerika’yı sürükleyebilme mekanizmasını devreye sokabilir.
Paylaş:

Türkiye Amerika ortaklığı hiçbir zaman kolay olmadı. Ama hiç bu kadar da zor olmamıştı. Bu ifade bazılarına abartılı gelebilir. Sonuçta 1960’lı yıllardaki Johnson mektubu ve 2003 Irak Savaşı gibi örnekler düşünüldüğünde, Amerika ile Türkiye arasındaki ilişkinin bu dönemlerde de oldukça gergin bir hal aldığı söylenebilir. Ama bu örneklerin hiçbirinde Amerika böylesi ‘sistematik’ bir biçimde Türkiye karşıtı faaliyetlerin odağı olmamıştı.

HİÇBİR ÇÖZÜME YANAŞMIYOR

Milyonlarca göçmen Türkiye’ye akarken Amerika hiçbir çözüme yanaşmıyor. Ne uçuşa yasak bölgeyi kabul etti, ne de eğit donatı sahiplendi. Ne kitle imha silahlarına cevap verdi, ne misket bombalarına. Bunun yerine Türkiye’yi aldatmaya ve vakit kazanmaya yönelik tavırlarıyla dikkat çekti. Suriye’de yetişmiş DAEŞ mensubu teröristler Türkiye’de eylem gerçekleştirirken, Amerika Türkiye’ye DAEŞ destekçisi olduğu imalarında bulunuyor. Kendisi de DAEŞ’le mücadele edermiş gibi yapıyor, ama asıl itibariyle çok kısa sürede yapılacak onca şey varken, hiçbirini yapmıyor.

Türkiye’nin otuz yıldır savaştığı terör örgütünün bir kolu Suriye’de zemin kazanırken, Amerika o örgüte gözümüzün içine baka baka destek oluyor. O örgüt Cenevre’de Türkiye ile aynı masaya otursun diye Amerikan başkan yardımcısı Ankara’ya gelip, Türkiye’ye baskı yapıyor. "Fırat’ın Batı’sına hiçbir terör örgütü geçmesin" diyen Türkiye’ye "Geçsin geçsin, biz size yeni silah teknolojisi sağlarız" gibi ucuz yalanlar söylüyor. Süreç baştan aşağı ele alındığında, Amerikan tarafının her adımda Türkiye’yi aldatmaya çalıştığı, son kertede de açık açık Türkiye’nin karşısına geçtiği görülüyor. Bu durum sadece gerilmiş ilişkiler anlamına gelmiyor. Bunun da ötesinde sistematik bir yıpratma çabasını gösteriyor.

SİSTEMATİK YIPRATMA ÇABASI

Türkiye ve Amerika 50 yılı aşkın ittifak ilişkilerinde birbirlerinden faydalandılar. Fakat aynı zamanda bu ilişki biçiminin iki tarafı da kısıtladığı durumlar olmuştur.

GÜÇLÜ ORTAK DA KISITLANABİLİR

50 yıllık ortaklık, güvenlik planlaması ve teknolojisinde bağımlılık yaratır. Bunun sonuçlarıyla zaman zaman Türkiye yüzleşmek durumunda kaldı. Soğuk Savaş döneminde Sovyet Rusya’ya karşı koruma sağladığı için bu ilişki biçimi yeterince sorgulanmadı. Disiplinli bir ittifaklar sisteminde Amerika ne kadar tehdit ederse etsin, Türkiye’yi terk edebilecek durumda değildi. Diğer taraftan Türkiye de her ne kadar Amerikan tavırlarından rahatsız olsa da NATO’dan uzaklaşmayı hiç düşünmedi. Soğuk Savaş sonrası dönemde de terk edilme sorunu çok gündemde değildi. Bunun yerine Ortadoğu’da yoğun Amerikan müdahaleciliğinin olduğu bir dönemde I. ve II. Körfez Savaşı’nda Amerika, Türkiye’yi sürüklemek istedi. O tarihlerde Türkiye’nin Amerika ile olan ilişkisi hep Türkiye’yi kendisinin istemediği bir savaşa sürükleme ihtimali ile gündeme gelmiştir.

Suriye’de ise Amerikan tarafı açık müdahalecilikten kaçınmaya başlayınca bu kez de yalnız bırakma durumu ortaya çıktı. Yeni-izolasyoncu bir stratejinin sonucu olarak Obama yönetimi, Ortadoğu’daki askeri varlığını çekerek, bölgeyi kendi dinamikleriyle baş başa bıraktı...

Bölgedeki aktörlerin hepsinin birbirini dengeleyeceği bir sonucu umarak, kenara çekildi. Hizbullah ile DAEŞ’in çekişmesi, İran ile Suudi Arabistan’ın dalaşması kadar çekici ne olabilirdi? Dünyanın dört bir tarafındaki cihatçılar Suriye’ye gidiyor ve Hizbullah ve İran’la savaşıyordu.

Bunların terörist eğitim alıp zaman zaman kendilerini Avrupa’da patlattıkları da oluyor ama hesaplayınca kaldırılamayacak bir maliyet gibi görünmüyor. En azından bu bombalar Amerikan anakarasında patlamıyor. Türkiye’de veya olmadı Fransa’da patlıyor ama Washington’a 15 yıldır uğramıyor. Amerika bu durumu öylesine sevdi ki, Rusya gibi hayal edilemeyecek bir ülkeye bile yol açmaktan çekinmedi. Suriye’de Rusya’nın önünü sonuna kadar açtı. Çünkü Türkiye’den başlayıp Suriye, Filistin, Mısır ve Libya üzerinden Tunus’a kadar uzanabilecek bir hat çok can sıkıcı olabilirdi. Bunun yerine bölgeyi hiçbir zaman nihai olarak elinde tutma imkânı olmayan Rusya, İran, Hizbullah ve PYD’nin desteklenmesi gerekirdi. Ve öyle de oldu.

BU TAVIR NE KADAR SÜRER?

Zaman zaman Türkiye’nin bir NATO üyesi olması ve NATO kuralları çerçevesinde Amerika’nın sorumlulukları dile getirilmektedir. Bu durum tabii ki etkili olabilir ama NATO’nun kurucu metinlerinde yer aldığı için değil. Eğer bir Amerikan müdahalesi olacaksa, NATO müktesebatına duyulan saygıdan değil, müdahil olma zorunluluğunun doğmasından olacaktır.

Dolayısıyla Türkiye bu durumla başa çıkmak ve Suriye’deki kamplaşmaların yapısını bozmak istiyorsa, bu dinamikleri gözden kaçırmadan hesap yapmak zorundadır. Amerika’yı müzakereler ve belgelerle ikna etmek mümkün olmayacaktır. Bunun yerine reddedemeyeceği bir teklifle gitmek gerekir.

ANİ SONUÇLAR ÜRETECEK BİR EYLEM

Bugün Amerika eğer sorumsuz bir biçimde müttefikini terk etmiş olma görüntüsü vermekten çekinmiyorsa, Türkiye de benzer bir şekilde Amerika’yı sürükleyebilme mekanizmasını devreye sokabilir.

Bu tür bir strateji her ne kadar şimdilik çok kolay gerçekleştirilebilir gibi görünmese de imkânsız değildir. Tarih iyi planlandığında, ince hesaplar yapıldığında başarıya ulaşmış bu tür planlamalarla doludur. Komünist Kore’nin Çin’i, Küba’nın Sovyetleri, Fransa’nın Vietnam’da Amerika’yı sürüklemesi hemen akla geliveren birkaç örnektir. Böylesi kısa yazılarda bütün evrelerini hesaplamak mümkün değil ama bu alternatifler göz önünde bulundurulduğu müddetçe farklı çıkış yolları bulunabilir ve terk edilme durumundan sürükleme durumuna geçilebilir.

NATO TEST EDİLEBİLİR

Belki Rus uçağı değil de daha küçük ve elde edilebilir hedefler tercih edilebilirse, daha da önemli başarılar kazanmak mümkün olacaktır. Yine örneğin daha az sakıncalı bir şekilde özellikle Suudi Arabistan ve İran arasında sınırları değiştirme ihtimali olan bir çatışma doğacak olursa, hiçbir şey riske edilmeden Amerika’nın sorumluluk üstlenmesi sağlanabilir. Bunun dışında Türkiye Avrupa’yı da elinden geldiğince devreye sokmaya çalışabilir. Göçmen kartının devreye sokulması Avrupalı aktörlerin daha fazla sahneye çıkmasını sağlayıp Türkiye üzerindeki baskıyı azaltmaya hizmet edebilir. Bunların her biri nihai stratejik öneriler değil, ince ince çalışılması gereken alternatiflerdir. Türkiye eğer bu tıkanıklığı aşmak istiyorsa her türlü alternatifi acilen değerlendirmek zorundadır.

[Star Açık Görüş, 14 Şubat 2016].


Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR