1. Geride bıraktığımız haftalarda Almanya’daki camilere hangi saldırılar gerçekleştirildi ve bu saldırıların geçmişteki saldırılarla benzerlikleri nelerdir?
Bu sayılar doğrultusunda, Almanya’da neredeyse ortalama her hafta bir camiye ya da bir İslami kültür merkezine ırkçı saldırının gerçekleştiği tespit edilmektedir. Sadece bu yılın Mayıs ayı ve Haziran’ın ilk haftasına bakıldığında dahi resmî olarak tespit edilmiş beş saldırının gerçekleştiği görülmektedir. Saldırıların boyutunu ve çeşitliliğini göstermek adına birkaç örneğe değinmek gerekmektedir. Örneğin, geçtiğimiz günlerde Kuzey-Ren Vestfalya eyaletindeki Mönchengladbach şehrinde bulunan Ar-Rahman Camii’nin önüne kanlı bir domuz kafası bırakılırken Almanya’nin doğusunda yer alan Dresden’de DİTİB’e bağlı Fatih Camii’nin de camları kırılmıştır. Aynı camiye üç yıl önce de bombalı saldırı gerçekleştirilmişti. Yine son günlerde Hagen şehrinde İGMG’ye bağlı Ulu Camii’nin giriş bölümü ateşe verilmiş ve yangının fark edilmesi sonucu büyük bir facia son anda önlenebilmiştir. Kassel’de ise DİTİB Merkez Camii’nin camları kırılırken caminin duvarlarına da İslam karşıtı sloganlar yazılmıştır. Son olarak, Haziran başında Bremen’deki Rahman Camii’nde elliden fazla Kuran-ı Kerim’in yırtılıp tuvalete basıldığı provokatif bir saldırı gerçekleştirilmiştir.
2. Müslümanlara ve mabetlerine yönelik saldırıların hukuki ve toplumsal sonuçları nelerdir?
Alman yargısının gerekli adımları atamamasının yanı sıra Alman güvenlik makamları, saldırganların tespit edilmesini zorlaştıran faktörün, saldırganların sadece alışagelmiş aşırı sağcı çevrelerden organize bir şekilde gelmediğini belirtmektedir. Zira güvenlik makamlarına göre, toplumun içinde bulunan ve bireysel İslam düşmanları olarak tanımlanan kişiler tarafından da bu tür saldırılar gerçekleştirilmektedir. Buna ilaveten, geçtiğimiz yıllarda terör örgütü PKK’nın Almanya’daki sempatizanlarının da camilere saldırması, Almanya’da Türklerin ve Müslümanların farklı suç gruplarının hedef tahtası haline geldiğini göstermektedir.
Alman devletinin, Müslümanların güvenliği için aldığı tedbirlere bakıldığında ise burada etkin bir politikadan bahsetmek mümkün değildir. Nitekim Alman makamları tarafından genellikle öne sürülen argüman, Almanya’da bulunan 2.500’ü aşkın caminin güvenliğini sağlamanın zor olduğudur. Böylelikle, Almanya’da genelde sinagoglara yönelik düzenli bir polis korumasından bahsetmek mümkünken, böyle bir koruma Müslümanların camileri için söz konusu değildir. Yalnızca Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde yaşanan terör saldırısından sonra Berlin’de bulunan camiler etrafında Cuma namazı esnasında istisnaî olarak emniyet güçlerince güvenlik sağlanmıştır.
Genel olarak ise Alman devletinin Müslümanların can ve mal güvenliği ile ilgili konularda yeterince hassasiyet göstermediği geçtiğimiz haftalarda Frankfurt Goethe Üniversitesi’nin kütüphanesinde yaşanan güncel bir olayda bir kez daha belirginleşmiştir. Üniversitenin kütüphanesinde “Atomwaffendivison Deutschland” isimli ABD merkezli bir neo-Nazi örgütünün Müslümanları ve Yahudileri hedef alan broşürleri dağıtması, medyada neredeyse hiç yankı bulmadığı gibi hiçbir emniyet birimi cami dernekleriyle irtibata geçip olayla ilgili bilgilendirmede de bulunmamıştır.
3. Alman siyaseti ve medyası saldırılara nasıl tepki verdi?
Federal siyasetin ise genel olarak suskun kalması bir yana, Almanya genelinde bu tür saldırıların bilhassa medyada da bir karşılığının olmaması dikkat çekmektedir. Özellikle federal siyasete yön verebilen büyük medya platformları ve gazetelerin bu konulara yer vermemesi veya son derece yüzeysel olarak değinmesi yıllardır Müslümanlar tarafından eleştirilmektedir.
Esasen saldırıların toplumsal olarak da bir karşılık bulmamasının sebebi medyanın konuya ilgi göstermediği gerçeğiyle irtibatlıdır. Müslümanlara dair olumsuz gelişmelere ve haberlere kapsamlı bir şekilde yer vermeyi tercih eden özel ve kamu kaynaklı Alman ana akım medyası, Müslümanlara ve onların ibadethanelerine karşı uygulanan şiddete yönelik daha cılız bir yayın politikasını tercih etmektedir. Dolayısıyla genel olarak hem Alman medyasında hem de Alman siyasi çevrelerinde Müslümanlara ve ibadethanelere yapılan saldırılara yönelik bir hassasiyet ve kolektif duyarlılık olduğunu söylemek oldukça güçtür.
4. Almanya’daki Müslümanlar ve Türkler saldırılara nasıl tepki verdiler?
Benzer şekilde, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Genel Sekreteri Abdurrahman Atasoy da İslam düşmanlığı konusunun Alman kamuoyunun gerçek anlamda gündemine alınması ve Alman güvenlik makamlarının mevcut tehditleri daha ciddi bir şekilde değerlendirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Diğer yandan Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosluğundan da konunun takipçisi olunacağı ve saldırganların en kısa zamanda yakalanıp adalet önüne çıkarılmasının beklendiği ifade edilmiştir.
Her ne kadar Türk ve Müslüman toplumu tarafından saldırı akabinde yapılan buna benzer açıklamalar önemli addedilse de Almanya’daki büyük medya kuruluşları aracılığıyla daha etkin bir söylemsel baskı kurulması gerekliliğine işaret edilmektedir. Buna ilaveten, Müslüman teşkilatlarının kendi aralarında da özellikle Müslümanların Almanya’daki geleceğini ve güvenliğini ilgilendiren hususlarda daha yoğun bir işbirliği içinde olması ve bu tür meselelere yönelik kolektif bir söylem geliştirilmesi elzemdir.
5. Cami dernekleri ve Alman polisi arasındaki ilişki hangi boyuttadır ve Almanya’daki Müslümanları gelecekte ne beklemektedir?
Bu bağlamda bilhassa son yıllarda daha sık medyada öne çıkarılan, emniyet teşkilatında çalışan polis memurlarının ağırlıklı olarak sağ görüşlü kişilerden oluşması, medya ve kamuoyunda da eleştirel bir şekilde ele alınmaya başlanmış ancak siyaset cephesinde henüz bu konuyla ilgili kapsamlı adımlar atılamamıştır.
Bunun dışında Müslümanların sorunlarıyla ilgilenen üst düzey bir devlet bürokratının ve kurumsal bir mekanizmanın mevcut olmayışı Almanya’daki Müslümanların temel beklentilerinin dahi dikkate alınmaması şeklinde yorumlanmaktadır. Bu konuyla ilgili Müslümanların Merkez Konseyi (“Zentralrat der Muslime”) başkanı Aiman Mazyek, antisemitizmden sorumlu bir hükümet yetkilisinin olduğu gibi İslam düşmanlığından sorumlu bir yetkilinin atanmasının gerekliliğine işaret etmektedir.
İslam karşıtlığı sorununun toplumda ve kamuoyunda yeterince karşılık bulmaması, Müslümanların Alman devletiyle ilişkilerini de zorlaştırmaktadır. Örneğin İslam Toplumu Millî Görüş (İGMG) Genel Sekreteri Bekir Altaş devletin İslam düşmanlığı sorununa hassas yaklaşmamasının toplumun da konuya yeterince hassasiyet göstermemesine sebep olduğunu belirtmektedir. Bununla irtibatlı olarak “İslam düşmanlığı bağlantılı saldırıların kayıtlarının kusurlu” olduğu ileri sürülürken bu durumun neticesinde istatistiklerin İslam düşmanlığının boyutunu bu şekilde önemsizleştirdiği, işlenen suçların da yeterince takip edilmediği vurgulanmaktadır.
Dolayısıyla Alman devleti ve ana akım medyanın İslam düşmanlığıyla bağlantılı suçlara yönelik gerekli hassasiyet ve duyarlılığı göstermediği müddetçe, camilere ve Müslümanlara yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırıların devam edeceği ve hatta daha farklı boyutlarda artabileceği tahmin edilmektedir.

