Son dönemde AB ile Türkiye arasındaki müzakerelerin neden hız kazandığı ve neden bir tartışma yarattığı gündem meselesi oldu. Bunlara kısaca cevap vermek gerekirse aslında olan şudur: AB, Türkiye ile katılım müzakerelerini çok uzun zaman önce dondurmuştu. Mülteciler Avrupa’nın duvarlarını aşındırmaya başladığında bu durumdan rahatsız olan Avrupa, kendini Türkiye ile işbirliği yapmak durumunda hissetti. Bu nedenle vize muafiyetinin gündeme gelebileceği bir anlaşma önerildi. Buna karşılık Türkiye geri kabul anlaşmasını imzalayacaktı. Yani Avrupa’ya gitmiş olan düzensiz göçmenleri Türkiye geri kabul edecekti. Asıl itibariyle anlaşma bu göçü sınırlandırmayı hedefliyordu. Buna karşılık Türkiye’ye vize muafiyetinin erken bir tarihe çekileceği dile getiriliyordu. Yapılan müzakereler bu çerçevede gerçekleşti.
Fakat tüm bu müzakere süreçlerinde ortaya çıkan bir gerçek dikkat çekti. Avrupa Birliği, Türkiye’ye vize muafiyeti vaadiyle isteklerini yerine getirmesini talep ediyordu. Aslında bu Türkiye’nin alışık olmadığı bir durum değildi. Basında her ne kadar ekonomik yardımlar, vize muafiyeti gibi ifadelerle bir arada kullanılsa da asıl mesele mültecilerin sınırlandırılmasıydı. Bu nedenle Türkiye açısından AB’nin yaklaşımında iki temel sorun olduğu düşünülebilir. Birincisi AB gerçekten vermek durumunda olduğu hakları sanki bir imtiyazmış gibi sunmaya çalıştı. Normal akış halinde Türkiye’nin elde etmesi gereken vize muafiyeti sanki bir imtiyazmış gibi sunulacaktı. Asıl itibariyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu duruma itiraz ettiği ortaya çıkıyor. Erdoğan yaptığı açıklamalarda bunun Türkiye’ye verilmiş bir lütuf gibi sunulmasına başından beri itiraz ediyordu. Bugün aslında AB’nin zorlandığı anlarda dilini hemen değiştirivermiş olması bu tespitin ne kadar yerinde bir siyasal okuma olduğunu gösteriyor. Vize muafiyeti tüm ülkelere doğal süreçlerinde işletilirken, Türkiye’ye yapılması hukuki bir zorunluluk olan bir düzenlemenin 3-5 ay öne alınıyormuş gibi gösterilerek, bir lütufmuş gibi sunulması düpedüz bir aldatmacaydı. Bu aldatmacaya itiraz edince AB pozisyonunu yeniden değerlendirip, Türkiye’nin terörle mücadele yöntemlerini sorgulama aşamasına geçiverdi.
MÜZAKEREYİ BOZAN TARAF
Göçmenlerin durumu çerçevesinde Türkiye yeniden AB’nin gözünde kıymetli bir işbirliği partneri gibi gözükmesine rağmen, AB somut hiçbir şey vermeden Türkiye’den geri dönüş anlaşmasını uygulamasını beklemektedir. Aslında AB tarafından yapılan bu açıklamayı bu çerçevede okumak gerekir. AB Türkiye’deki terörle mücadele konusunu yeni fark etmiş değil. Geçtiğimiz Temmuz ayından bu yana Türkiye yoğun bir terör saldırısı altında. Şehir merkezlerinde etkinliğini arttırmak isteyen terör örgütleri zaman zaman bombalı eylemlerle karşımıza çıktı. Ama bundan daha önemlisi PKK çeşitli şehir merkezlerinde şehir savaşı yürüterek halkı ayaklanma çıkarmaya teşvik etmek istedi. Buna karşılık Türkiye şehir merkezlerinde terörle mücadeleye girişti. Şehirde yürütülen bu mücadele hiç şüphesiz istenmeyen sonuçlar doğurmaktadır. Güvenlik güçlerinin sivilleri korumaya yönelik yoğun çabaları mevcuttur. Fakat yan binasında çatışmalar süren sivil halkın bu mahallelerde daha fazla tutunamaması kadar doğal bir sonuç yoktur. Bu nedenle bölge halkının bu mücadele sırasında yaşadığı birçok zorluktan bahsedilebilir. Fakat AB’nin Temmuz’dan bu yana hatta terörle şehirlerdeki mücadelenin en yoğun haliyle yapıldığı dönemlerde bu konuyu ele almamış olması oldukça ilginç. Çünkü o sıralar Türkiye ile AB arasında geri dönüş anlaşması müzakere ediliyordu. Bu çerçevede AB, Türkiye’nin terörle mücadelesine saygı duyar. Ama ne zaman anlaşmanın farklı boyutları ortaya çıkar, AB de bildiğimiz eski kozunu Türkiye’ye karşı devreye sokar. Aylardır özgürlükler meselesini ağzına almayan AB’nin bugün birden özgürlükler konusunda aşırı hassaslaşmış olması hepimizin dikkati çekiyor. Geri dönüş müzakereleri esnasında Brüksel’deki PKK çadırına karşı Türkiye’nin baskısından sonra tedbir almak zorunda kalan AB ülkeleri, sürecin zora girdiğini görünce Türkiye’yi yine aynı yerden vurmak istiyor.
YILAN HİKÂYESİNE DÖNDÜ
[Star Açık Görüş, 15 Mayıs 2016].
