Türkiye, yaklaşık yarım asırdır güvenlikten ekonomiye, demokrasiden toplumsal hayata kadar her alanda ağır maliyetler üreten terör sorununda yeni bir döneme girmiş bulunuyor. TBMM’de kabul edilen ve 18 Ağustos günü Cumhurbaşkanınca imzalanarak Resmi Gazete’de yayınlanan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, Terörsüz Türkiye sürecinin yasama ayağını tamamlayarak uygulama döneminin önünü açtı. Bu düzenleme, Türkiye’nin terörle mücadelesinde yeni bir stratejik aşamaya geçildiğini gösteriyor. Bu yazı, kabul edilen yasa çerçevesinde Terörsüz Türkiye sürecinin bundan sonraki aşamada hangi ilkeler doğrultusunda ve hangi kurumsal mekanizmalarla ilerleyeceğini incelemektedir. Sürecin temel amacı, silahlı terör örgütü PKK’nın tamamen tasfiye edilmesi ve Türkiye’nin şiddet sarmalından kalıcı biçimde çıkmasıdır.
Terörsüz Türkiye, geçmişte denenen çözüm arayışlarının devamı olarak okunmamalıdır. Bu süreç, devletin güvenlik kapasitesinin ulaştığı seviye üzerine inşa edilen ve hukuki zemini TBMM tarafından oluşturulan yeni bir modeldir. Kanunun genel gerekçesi de bu yaklaşımı açık biçimde ortaya koymaktadır. Terörün sona ermesi Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına, toplumsal huzuruna ve ortak geleceğine katkı sağlayacaktır.
Bugün tartışılması gereken temel mesele, bu sürecin neyi hedeflediği kadar nasıl yürütüldüğüdür. Çünkü kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan “pazarlık yapıldı”, “genel af geliyor” ya da “cezasızlık oluşacak” şeklindeki değerlendirmeler hem kanun metniyle hem de süreçle örtüşmemektedir.
Devlet Tarafından Yürütülen Süreç
Terörsüz Türkiye sürecinin en belirgin özelliği, örgütle yürütülen bir müzakere ya da siyasi pazarlık üzerine kurulmamasıdır. Kanunun ilk maddesi bu konuda herhangi bir tereddüde yer bırakmamaktadır. Hukuki işlemler, PKK/KCK’nın fiili varlığını sona erdirdiğinin ve kontrolü altındaki bütün silah ile mühimmatın teslim edildiğinin güvenlik kurumları tarafından tespit edilmesi şartına bağlanmıştır. Bunun ardından Millî Güvenlik Kurulu’nun bu tespiti teyit eden kararının Resmî Gazete’de yayımlanması gerekmektedir. Bu iki aşama gerçekleşmeden kanunun öngördüğü adli mekanizmalar işlemeye başlamayacaktır.
Bu şart, sürecin merkezinde devletin bulunduğunu göstermektedir. Önce örgütün tasfiyesi gerçekleşecek, ardından yasada öngörülen diğer hükümler devreye girecektir. Silah bırakma beyanı yeterli görülmemekte, bunun güvenlik kurumları tarafından sahada doğrulanması ve Millî Güvenlik Kurulu tarafından resmen teyit edilmesi aranmaktadır. Dolayısıyla süreç, herhangi bir siyasi taahhüt karşılığında başlatılan bir uygulama değildir. Kanunun genel gerekçesinde de ifade edildiği gibi Türkiye’nin kırk yılı aşan mücadele tecrübesinden hareketle kendi devlet geleneğine ve toplumsal gerçekliğine uygun özgün bir model geliştirmiştir.
Bu yönüyle Terörsüz Türkiye süreci, güvenlik politikalarının sona erdiği bir dönem anlamına gelmiyor. Tam tersine güvenlik tedbirlerinin devam ettiği, hukuki mekanizmaların ise bu tedbirleri destekleyecek biçimde devreye girdiği yeni bir aşamayı ifade ediyor. Kanun, kamu güvenliğinin korunmasını temel ilke olarak kabul ediyor ve sürecin kalıcılığını buna bağlıyor.
Bu nedenle “örgüt istediğini aldı” şeklindeki değerlendirmeler herhangi bir karşılığı bulunmamaktadır. Ön koşul açık biçimde silahların teslimi ve örgütün fiilen sona ermesidir.
Şartlı ve Denetime Açık Bir Hukuki Düzenleme
Kamuoyunda en fazla tartışılan konu, düzenlemenin af niteliği taşıyıp taşımadığıdır. Kanunun genel gerekçesi bu tartışmaya doğrudan cevap vermektedir. Teklifin mahkûmiyet hükümlerini ortadan kaldırmadığı, suçların hukuki niteliğini değiştirmediği ve ceza sorumluluğunu sona erdirmediği açık biçimde belirtilmektedir. Devam eden soruşturmalar, kovuşturmalar ve kesinleşmiş mahkûmiyet kararları hukuki sonuçlarıyla birlikte varlığını korumaktadır.
Dolayısıyla burada getirilen mekanizma, af değil soruşturma, kovuşturma ve infazın belirli sürelerle ertelenmesidir. Erteleme, hukuki dosyanın ortadan kalkması anlamına gelmez. Aksine dosyalar, deliller ve kayıtlar korunmaya devam eder. Dava zamanaşımı işlemez.
Kanun kapsamına giren kişiler bakımından da önemli istisnalar bulunmaktadır. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçları ile 1 Haziran 2005’ten önce işlenmiş ve müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar erteleme kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu kişiler yönünden soruşturma, kovuşturma ve infaz mekanizması işlemeye devam edecektir. Burada özellikle Abdullah Öcalan ve örgüt yöneticilerinin bu kapsamda olduğunu ve serbest bırakılmalarının mümkün olmadığını vurgulamak gerekir.
Ayrıca, erteleme kararı alan kişiler belirli bir denetim sürecine tabi tutulmaktadır. Yani kontrolsüz bir serbest bırakma söz konusu olmayacaktır. Erteleme süresi içinde yeniden herhangi bir terör suçu işlenmesi halinde erteleme kararı kaldırılır. Soruşturma ve kovuşturma kaldığı yerden devam eder. Mahkûmiyet halinde verilen ceza ertelenmez ve bütün hukuki sonuçlarıyla infaz edilir.
Bu düzenleme cezasızlık üretmiyor. Tam tersine şartlı bir hukuki statü oluşturuyor. Kişinin hukuk düzenine bağlı kalması bekleniyor. Terör faaliyetlerine yeniden dönülmesi halinde devlet bütün cezai mekanizmaları işletiyor. Bu nedenle kanunu “genel af” şeklinde tanımlamak hukuki açıdan isabetli değildir. Kanun, PKK/KCK’yı kurma, yönetme, üyelik, yardım, propaganda ve örgütün faaliyetleri kapsamında işlenen suçlarla terörizmin finansmanına ilişkin belirli suçları kapsıyor. Kapsam açık biçimde örgüt faaliyetleriyle sınırlandırılıyor.
Sürecin işlemesi için kişilerin de başvuru yapması gerekiyor. Millî Güvenlik Kurulu kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasının ardından altı ay içinde Cumhuriyet başsavcılıklarına veya yetkilendirilen kurumlara yazılı başvuruda bulunan kişiler kanundan yararlanabiliyor. Otomatik biçimde herkes hakkında işlem yapılması öngörülmüyor.
Uygulama Döneminin Yol Haritası
Kanunun en önemli yönlerinden biri de uygulama mekanizmasını ayrıntılı biçimde tanımlamasıdır. Yasama süreci tamamlandıktan sonra esas aşama uygulama dönemidir. Bu dönem, PKK’nın silah bıraktığının güvenlik kurumlarınca tespiti ve Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesiyle başlayacaktır. Bu aşama gerçekleşmeden soruşturmaların ertelenmesi, infazların ertelenmesi ya da diğer hukuki işlemler yürürlüğe girmeyecektir.
Silah teslim süreci de kayıt altına alınacaktır. Örgüt mensuplarının teslim ettiği ya da beyan ettiği silah, mühimmat, patlayıcı ve diğer malzemeler resmen kayıt altına alınacak, uygulama usulleri İçişleri Bakanlığı ile Millî Savunma Bakanlığı tarafından belirlenecektir. Bunun ardından süreç kurumsal denetime geçmektedir. Kanunun yedinci maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında bir koordinasyon kurulu oluşturulacaktır. Bu kurulda Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri yer alacaktır. Kurul, uygulamayı takip edecek, değerlendirecek ve gerekli görülmesi halinde alt komisyonlar oluşturabilecektir.
Kurulun görevi bununla sınırlı değildir. Örgütün tamamen tasfiye edilmesine ilişkin gözlem raporlarını dönemsel olarak değerlendirecek ve ihtiyaç duyulursa adli, idari veya yasal düzenleme taleplerinde bulunacaktır. Böylece uygulama süreci sürekli izlenen ve raporlanan bir yapıya kavuşacaktır. TBMM de bu sürecin dışında bırakılmamaktadır. Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir İzleme Komisyonu kurulmasını öngörmektedir. Koordinasyon Kurulu çalışmalar hakkında düzenli olarak TBMM’yi bilgilendirecek, İzleme Komisyonu ise uygulamayı takip ederek tavsiyelerde bulunacaktır. Bu yapı, sürecin sadece yürütme organının inisiyatifine bırakılmadığını gösteriyor. Yürütme koordinasyonu sağlayacak, Meclis ise izleme ve denetim işlevini yerine getirecektir. Böylece uygulama döneminde kurumsal şeffaflık ve siyasi denetim birlikte işletilecektir.
Terörsüz Türkiye süreci, Türkiye’nin güvenlik tarihinde yeni bir eşik anlamına geliyor. Bu süreç, silahların gölgesinde siyaset üretme dönemini kapatmayı hedefliyor. Hukuki düzenleme ise bunun yol haritasını oluşturuyor. Kanun metni dikkatle okunduğunda üç temel ilke öne çıkıyor. Önce örgütün tasfiyesi ve silahların teslimi gerçekleşecek. Ardından hukuki işlemler başlayacak. Süreç boyunca denetim ve gözetim mekanizmaları kesintisiz işleyecek. Bu nedenle bugün yapılması gereken, düzenlemeyi af ya da cezasızlık tartışmasına sıkıştırmak değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin kırk yılı aşan terör dönemini hukuk devleti ilkesi içinde sonlandırma iradesini doğru okumaktır. Terörsüz Türkiye’nin başarısı, silahların tamamen susması, devletin koyduğu şartların eksiksiz yerine gelmesi ve uygulama mekanizmasının hukuki sınırlar içinde işletilmesiyle mümkün olacaktır. Türkiye yeni yüzyıla, güvenlikten taviz vermeden toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi hedefleyen bu modelin başarısıyla girmektedir.

