27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ya, bağlı tüm yapılara ve kadrolara silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel olarak dağılma çağrısında bulunmuştur. Öcalan’ın çağrısında PKK’nın yalnızca silah bırakması değil siyasi mücadeleye evrilmesi, demokratik ve anayasal çerçevede Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözüm araması gerektiği vurgulanmıştır. Öcalan bu dönüşümün sadece PKK ile sınırlı kalmaması aynı zamanda Suriye, Irak ve İran’daki yapılarla da uyum içinde yürütülmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Bu kapsamda çağrının muhatabı olarak yalnızca Kandil’deki silahlı kadrolar değil PYD/YPG ve Avrupa’daki diasporik siyasi ağlar da tanımlanmıştır. Öcalan’ın açıklamasından kısa süre sonra 1 Mart’ta PKK tek taraflı bir ateşkes ilan etmiş ancak bu kararın kalıcı olabilmesi için Türkiye’nin “hukuki bir çerçeve” sunması gerektiğini belirtmiştir.
Bu çağrının çok öncesinde Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya yönelik stratejisi zaman içinde dönüşerek üç temel aşamada yeniden şekillenmiştir. Birinci aşama olan “kuvvet karşıtı” (counter-force) mücadelede PKK’nın silahlı yapısına yönelik hedefli operasyonlarla askeri kapasitesi azaltılırken ikinci aşama olan “değer hedefli” (counter-value) mücadelede terör örgütünü destekleyen ekonomik ve stratejik altyapılara yönelik sınır ötesi harekatlar öne çıkmıştır. Gelinen son noktada ise Türkiye “konvansiyonel olmayan savaş” (non-conventional war) paradigmasına geçerek siyasi, istihbari ve diplomatik araçlarla PKK’yı etkisizleştirme stratejisini benimsemiştir.
Öcalan’ın 27 Şubat’taki silah bırakma ve dağılma çağrısı bu stratejik kaymanın doğrudan bir sonucu değilse de onunla örtüşen bir siyasi zemine oturmaktadır. Başka bir deyişle Öcalan’ın çağrısının zamanlaması Türkiye’nin üçüncü aşama stratejisiyle uyum içindedir.
Gelinen son evrede 5-7 Mayıs arasında 12. kongresini gerçekleştiren PKK terör örgütü fesih ve silahsızlanma kararı almıştır. Söz konusu kritik gelişmeyi uzmanlarımız kapsamlı ve analitik bir çerçevede değerlendirmiştir.
Hazırlayan
Uzmanlar
Öcalan neden silah bırakma çağrısı yaptı? Çağrının zamanlaması hangi içsel ve dışsal dinamiklere dayanıyor olabilir?
Türkiye’nin komşu coğrafyalarında yaşanan çatışmalar uzun süre PKK açısından stratejik fırsatlar doğurmuş; özellikle Suriye ve Irak’taki egemenlik boşlukları terör örgütünün bölgesel varlığını sürdürmesini mümkün kılmıştır. Ancak bu alan avantajı ve dış desteğe rağmen terör örgütü Türkiye’nin terörizmle mücadele kapasitesini aşamamış, alan kontrolü veya kalıcı “kurtarılmış bölgeler” tesis edememiştir. Aksine Türkiye’nin siyasi, toplumsal ve askeri refleksleri zamanla daha kararlı, daha bütünleşik ve daha proaktif bir nitelik kazanmıştır.
PKK’nın 2015’te şehir merkezlerine taşıdığı silahlı eylemler hem terör örgütü hem de toplum açısından bir kırılma noktası oluşturmuştur. Eylemlerin meydana getirdiği yıkım ve toplumsal maliyet halk nezdinde ciddi bir tepkiye yol açarken terör örgütü sözde meşruiyet zeminini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bu süreçte PKK ideolojik olarak da sıkışmış ve Soğuk Savaş dönemine ait düşünsel çerçevesiyle çağın ihtiyaçlarına yanıt veremez hale gelmiştir. Terör örgütü kendi içinde ideolojik çelişkilere sürüklenirken bu tabloyu yakından izleyen Öcalan da gelişmeleri bir değerlendirme süzgecinden geçirerek sessiz ve uzun vadeli bir mekik diplomasisiyle örülen çözüm sürecine olumlu yanıt vermiştir.
Bu bağlamda Öcalan’ın çağrısını sadece askeri başarısızlıkla değil aynı zamanda örgüt içi güç rekabeti ve siyasi meşruiyet krizleriyle birlikte değerlendirmek gerekir. DEM Parti ile Kandil arasında açıkça dillendirilemeyen ancak etkili olan bir rekabet mevcuttur. 2015 sonrası dönemde halk desteğini önemli ölçüde yitiren ve siyasi anlamda ivme kaybeden hareket Parlamentoya yalnızca aşırı Türk solunun desteğiyle girebilmiştir. Buna paralel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Milli İstihbarat Teşkilatının (MİT) eş güdüm içindeki sistematik operasyonları terör örgütünün hem sahadaki varlığını hem de sözde prestijini zedelemiştir. Suriye’deki dengelerin Türkiye lehine dönüşmesi de terör örgütü açısından bir kapan etkisi oluştururken silahlı mücadelenin sürdürülebilirliğini iyiden iyiye sorgulanır kılmıştır. Tüm bu faktörler Öcalan’ın yeniden devreye girmesini stratejik bir zorunluluk haline getirmiştir.
Öcalan’ın çağrısını anlamlandırabilmek için kullandığı kavram haritasını dikkatle çözümlemek gerekir. Reel sosyalizm eleştirisi üzerinden PKK’nın tarihsel ideolojik temellerine mesafe koyan Öcalan aynı zamanda Türkiye’nin parçası olma ve demokratik toplum fikrini öne çıkararak radikal unsurların siyaset dışı eğilimlerini dizginlemeye çalışmıştır. PKK’nın anlamını yitirdiğine dair açık mesaj terör örgütü içinde muhtemel dirençleri önleyici bir stratejik dil olarak da okunabilir.
Nitekim PKK’nın açıkladığı son bildiri Öcalan’ın çağrısını teyit eder niteliktedir. Terör örgütü geçmişteki ideolojik zeminini yeniden vurgulasa da “ortak vatan” ve “eşit vatandaşlık” gibi ifadelerle fiilen Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözüm arayışını kabul etmektedir. TBMM’yi tarihi rolünü oynamaya davet eden bu dil mevcut siyasi gerçekliğin kabul edildiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca bildiride yer alan Türk sol-sosyalist çevrelere yapılan vurgu terör örgütünün halen hayalini kurduğu siyasal düzleme tutunma çabasını göstermekte ve “demokratik toplum sosyalizmi” adıyla küresel sol hareketlere eklemlenme hedefi taşımaktadır. Bu yaklaşım bir tür Sosyalist Enternasyonal vizyonunun yeniden canlandırılması olarak da değerlendirilebilir. Ancak burada temel bir çelişki ortaya çıkmaktadır: PKK bir yandan Marksist ideolojiyi reel sosyalizm eleştirisiyle aşmak istediğini iddia ederken diğer yandan halen Soğuk Savaş döneminin kavram setine bağlı kalmaktadır.
Sonuç olarak PKK, Soğuk Savaş’ın dogmatik mücadele koşullarında doğmuş, 1990’ların siyasi dönüşümünden geçici bir güç kazanmış ancak 2000’lerde giderek çağ dışı kalmış bir örgüt görüntüsü vermektedir. Amaçları, yöntemleri ve araçlarıyla artık çağın toplumsal, siyasal ve teknolojik gerçekliklerinin gerisinde kalan bu yapının 1978’in ideolojik ruhu ve 1984’ün silahlı eylem mantığıyla yoluna devam etmesi mümkün değildir. Öcalan da bu tarihi tıkanmayı görerek terör örgütünün feshedilmesi ve yeni bir siyasal dönemin açılması yönünde çağrı yapmıştır. PKK’nın bu çağrıya “onurlu çıkış” söylemiyle yanıt vermesi bu dönüşüm iradesinin örgüt içi ve dışı düzlemlerde kademeli biçimde kabullenilmeye başlandığını göstermektedir.
PKK neden Öcalan’ın çağrısına uymak zorunda kaldı? Terör örgütünün çağrıya uyması “zorunlu” bir refleksin mi tezahürüdür? Saha baskısı bu kararda nasıl bir rol oynadı? Karara uymayan fraksiyonlar çıkabilir mi?
PKK’nın Öcalan’ın silah bırakma çağrısına verdiği yanıt salt lider kültüne bağlılıktan ziyade örgütsel hayatta kalma içgüdüsünün yön verdiği stratejik zorunlulukların bir yansımasıdır. Her ne kadar Öcalan örgüt içerisinde halen tarihsel liderlik ve kurucu meşruiyetin temel referansı olarak kabul edilse de çağrının doğrudan itiraz edilmesi güç olan bu sembolik gücü, terör örgütünün değişen jeopolitik ve operasyonel koşullarıyla birlikte okunmalıdır.
Sahadaki reel güç dengesi PKK lehine ciddi bir erozyona uğramıştır. Türkiye’nin özellikle son yıllarda artırdığı askeri ve teknolojik kapasiteyle üstünlük ve sınır ötesi operasyon kabiliyeti; buna paralel olarak bölgesel aktörlerle geliştirdiği ve son yıllarda aktive ettiği çevreleme stratejisi terör örgütünün hareket alanını büyük ölçüde kısıtlamış; terör örgütünün Türkiye’ye karşı askeri mukavemet geliştirmesine ket vurmuştur. Son jeopolitik gelişmeler bağlamında bölgesel nüfuz alanı daralan, Avrupa’daki diaspora ağlarında politik etkinliği görece gerileyen ve Suriye’de ABD ile kırılgan bir zeminde sürdürülen ilişkiler terör örgütünün ve terör faaliyetlerinin sürdürülebilirliğini yapısal düzlemde etkileyen sorunlar meydana getirmiştir.
Bu bağlamda Öcalan’ın çağrısına verilen yanıt yalnızca ideolojik bir bağlılığın değil aynı zamanda terör örgütünün bekasına yönelik pragmatik bir refleksin tezahürü olarak da değerlendirilmelidir. PKK’nın uzun yıllara dayalı dikey ve merkeziyetçi örgüt yapısı karar alma ve uygulama mekanizmalarında güçlü bir hiyerarşik zinciri esas almaktadır. Bu yapısal özellik alt düzey unsurların –özellikle yerel gruplar, bölgesel yapılanmalar ve gençlik oluşumlarının– üst yönetimin çizdiği stratejik hattın dışına çıkmasını büyük ölçüde sınırlamaktadır. Dolayısıyla terör örgütünün organizasyonel yapısının resmi olarak lağvedilmesi özellikle merkezi kararlara bağımlı çalışan yapılar için dışa çıkışı son derece maliyetli hale getirmekte ve fesih kararına uyumu adeta zorunlu kılmaktadır.
Bununla birlikte İran destekli gruplar, Suriye merkezli YPG ve radikal gençlik yapılanmaları gibi bazı yarı özerk unsurlar içerisinde çağrının kapsamı dışında kalmayı stratejik olarak benimseyen fraksiyonel eğilimlerin mevcudiyeti mümkündür. Ancak bu eğilimler zaman zaman terör örgütü tarafından manipülatif bir araç olarak da kullanılabilir. Bu gruplar baskı unsuru olarak devreye sokulabilir. Bu yönüyle Öcalan’ın çağrısı ve ardından gelen fesih kararı PKK’nın dönüşümünde samimi bir kırılma kadar kontrollü bir yeniden konumlanma stratejisinin de parçası olabilir.
Sonuç olarak PKK’nın merkezi otoritesine sıkı sıkıya bağlı olan siyasi ve askeri yapılanmaların fesih kararına topyekün riayet etmesi sürecin sürdürülebilirliği ve iç tutarlılığını pekiştirecektir.
PKK’nın 12. Kongresi sonunda yayımlanan sonuç bildirisi terör örgütünün yapısal olarak feshedildiğini açıkça ilan etmektedir. Bildiride PKK adı altında yürütülen faaliyetlerin sonlandırıldığı, örgütsel varlığın sona erdirildiği ve bu kararın Abdullah Öcalan’ın Şubat 2025’teki açıklaması doğrultusunda alındığı ifade edilmektedir. Açıklamada alınan kararların PKK’nın tarihsel rolünün tamamlandığı yönündeki değerlendirmeye dayandığı belirtilmiştir. Bu adım terör örgütünün kendi iç dinamikleri çerçevesinde aldığı en kapsamlı tasfiye kararı olarak dikkat çekmektedir.
Bildiride ayrıca silahlı mücadele yönteminin sonlandırıldığı açık bir ifadeyle dile getirilmiştir. Terör örgütü silahlı faaliyetlerine son verme kararı aldığını ve bu kararın bundan sonraki sürecin yönünü değiştireceğini belirtmektedir. Bu kapsamda geçmişte yürütülen silahlı “eylem” stratejisinin durdurulduğu ve örgütün fiili faaliyetlerini bıraktığı duyurulmuştur. Silahlı yapılanma ve buna bağlı operasyonel yapıların da bu karar doğrultusunda sona ereceği bildirilmiştir. Terör örgütünün ilan ettiği kararların uygulamaya geçirilmesinin Öcalan’ın süreci yürütmesine ve hukuki güvencelere bağlı olduğu da vurgulanmıştır.
Metnin bir diğer dikkat çeken yönü ise PKK’nın geçmişte savunduğu ayrılıkçı söylem ve hedeflerin metin içerisinde yer almaması, bunun yerine “ortak vatan”, “eşit yurttaşlık” ve “demokratik çözüm” gibi kavramların öne çıkarılmasıdır. Bildiri silahsız ve demokratik siyasal bir sürecin benimsenmesi gerektiğini savunmakta; siyasi partiler, meclis, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası aktörleri bu sürece “yapıcı katkı” sunmaya çağırmaktadır. Açıklama ayrıca terör örgütünün silahlı çatışmadan siyasal alana yönelme ya da taban hareketi temelli toplumsal bir örgütlenmeye kayma niyeti taşıdığını göstermesi bakımından da önemini muhafaza etmektedir.

Fesih ve silahsızlanma sonrası süreç nasıl bir metodolojiyle yürütülmeli? Tasfiye ve reentegrasyon sürecinde nelere dikkat edilmeli?
PKK’nın 12. Kongre kararlarıyla kendini feshettiğini ortaya koymasının akabinde ilgili mekanizmalarla sürecin en iyi şekilde ilerletilmesi için çeşitli siyasi, hukuki ve idari kararlar alınması söz konusu olacaktır. Burada terör örgütü mensuplarının deradikalizasyon ve topluma yeninden kazandırılmaları önemli bir husus olarak öne çıkarken sözde lider kadronun üçüncü ülkelerde ikametlerinin sağlanması ve gerekli diplomatik angajmanların oluşturulması da gerekmektedir. Terör örgütünün kademeli şekilde Irak sahasında halen Kandil, Gara, Sincar, Mahmur ve Asos gibi kontrol ettiği alanları boşaltması Erbil ve Bağdat yönetimleriyle eş güdümlü bir şekilde çalışmayı beraberinde getirecekken yine Irak’ın kuzeyinde PKK’nın terör faaliyetlerinden dolayı boşaltılmış yüzlerce yerleşim yerinin yeniden ikamete açılması adına bu bölgelerin güvenliğinin tesisi için KDP peşmergeleriyle çalışılması da gerekecektir. Terör örgütünün mağaralar ve tünellerdeki unsurlarının bir koordinasyon halinde boşaltılması, ellerinde bulundurduğu silah ve mühimmatın Türkiye’nin gözetiminde yok edilmesi ya da teslimi gibi süreçler de önem arz eden diğer hususları oluşturmaktadır. PKK/KCK çatı örgütlenmesine bağlı çok sayıda alt illegal örgütlenme de söz konusudur; bunların tüm komuta kontrol yapılarının lağvedilmesi, faaliyetlerini durdurması, örgütsel metin, doküman ve araç ve gereçlerinin tasfiyesi önemlidir. Tüm ilgili başlıklar için taksitlendirme yapılması gerekirken süreçlerin provokasyonlara açık olduğu da unutulmamalıdır.
PKK’nın kendisini fesih kararını duyurmasıyla birlikte öne çıkan en temel husus ise silahsızlanma ve tasfiye süreçlerinin nasıl yönetileceğidir. Bu bağlamda ilgili güvenlik bürokrasisi kurumlarının ortak bir zeminde yürüteceği bir kontrol mekanizmasının tesisi sürecin akamete uğramaması için elzem gözükmektedir. Bu mekanizmayla ilk olarak terör örgütünün yönetici ve mensuplarının kongrede alınan karara aykırı bir hamle gerçekleştirmesini engelleyici strateji hayata geçirilmelidir. Nitekim fesih kararında “PKK adıyla yürütülen çalışmaların sonlandırıldığı” ifadesi farklı kesimler tarafından yanlış anlaşılabilecek bir düzeydedir. Bu bağlamda tasfiye sürecinin yol haritasında başka isimlerle faaliyet yürütmeye kalkışabilecek oluşumların da önü en baştan kesilebilecektir. Ayrıca kongre kararında vurgulan en önemli hususlardan biri de dış güçlere yönelik çağrıdır. Kongre üyeleri bugüne kadar kendilerine destek sağlayan güçlere süreci engellemeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmaması ve sürece olumlu katkı sağlamaları yönündeki mesajlarını da net bir şekilde vermiştir.
Ortadoğu’da siyasal ve toplumsal dinamiklerin değiştiği bir vasatta kongrede yapılan bu çağrı oldukça önemlidir. Tam da bu noktada silahsızlanma ve tasfiye sürecini yürütecek mekanizmanın dış manipülasyonlara da izin vermeyecek bir stratejiyle hareket etmesi yerinde olacaktır. Böylece geçiş aşamasının muhtemel riskleri büyük oranda minimize edilecek ve kurulacak mekanizma sayesinde PKK mensuplarının topluma entegrasyonu konusunda daha somut adımlar atılabilecektir.
Fesih metninde sosyalizme yapılan sık atıflar ve “demokratik toplum sosyalizmi” zemininde bir vizyon sunulması kongre üyelerinin ideolojik konsolidasyondan taviz vermeksizin bir siyasallaşma sürecini benimsediğine işaret etmektedir. Bu minvalde oldukça bağlayıcı mahiyetteki bu karara istisnasız bir şekilde uyulması ve bölgedeki diğer uzantıların da alınan karardan beri algılanmaması geçiş sürecini başarıya ulaşmasında hayati önemi haizdir.
Tarihi bir niteliğe sahip bu gelişmenin kırılganlığını azaltmak ve güçlü bir anlayışla sürdürülebilir kılmak için feshedilen terör örgütünün tüm sabık yöneticileri, mensupları ve siyasal ya da toplumsal alandaki destekçilerinin de geçiş sürecini yönetecek mekanizmayla uyumlu bir çalışma yürütmek adına gereken en büyük çabayı göstermesi de gerekmektedir.


Suriye ve Irak bağlamında PKK’nın fesih ve silahsızlanma kararı sahada nasıl yankılanır? Özellikle SDG/YPG’nin ABD ile ilişkileri ve PKK ile organik bağları bu karardan nasıl etkilenir? Irak’ta Mahmur, Kandil ve Sincar gibi merkezlerdeki terör varlıkları nasıl dönüşür?
Irak’ta Kandil dağ silsilelerinde varlığına devam eden KCK/PKK yürütme kurulunun kendini dağıtması ve bu yapıya bağlı tüm alt teşkilatlanmaların da benzer şekilde fesih kararı alarak örgütsel faaliyetlere son vermesi beklenmektedir. Türkiye nezdinde kelime ve harf oyunlarıyla terör örgütünün başka isimler altında Mahmur ve Sincar gibi bölgelerde faaliyet yürütmesi kesinlikle kabul edilebilir değildir. Aynı zamanda terör örgütün lider kadrosunun dağıtılması, emir komuta yapısının işlevsiz kalması ve KCK/PKK’dan kaynaklı güç dinamiklerinin ortadan kalkması sonrasında alt örgütlenmelerin de hayatta kalması çok mümkün görünmemektedir.
Sincar’da halen faaliyet yürüten Ezidilerden oluşturulan YBŞ’nin Ankara-Erbil-Bağdat arasındaki mutabakatlar çerçevesinde bir kısmının merkezi hükümete eklemlenmesi ve bir kısmının da KDP peşmergelerine katılmaları beklenebilir. Mahmur’daki kampların da benzer şekilde merkezi hükümete devredilmesi muhtemel görünmektedir. Irak’ta PKK’ya bağlı hareket eden Tevgera Azadi başta olmak üzere diğer siyasi ve kültürel faaliyet yürüten yapılar halihazırda yasaklı örgüt olarak kabul edilerek kapatılmıştır. Halen faaliyetlerine devam eden diğer yapıların da kapatılması ve terör örgütü PKK’nın Irak sahasında silahlı yapılanmaları olmadan ciddi bir varlık göstermesi mümkün görünmemektedir. Burada özellikle İran’da faaliyet yürüten PJAK yapılanmasının durumu dikkat çekmektedir. PJAK’ın faaliyetlerine bir süre daha devam etmesi söz konusu olabilir. Burada terör örgütünün Tahran ile yürüteceği müzakereler de belirleyici olacaktır.
Suriye sahasında ise 27 Şubat’ta İmralı’dan yapılan PKK’nın tüm gruplarıyla birlikte silah bırakmasına yönelik çağrının ardından Mazlum Abdi, kendilerinin PKK’nın bir uzantısı olmadığını belirterek bu açıklamanın SDG/YPG’yi kapsamadığını ifade etmiştir. Ancak İmralı’nın PKK’nın Avrupa, Kandil ve İran’daki kollarına olduğu gibi Suriye’ye de mektup göndermesi ve SDG/YPG liderliğine yönelik siyasi baskıların artması Suriye yapılanmasının hareket tarzını değiştirmeye başlamıştır. Esed rejimi devrilerek Şam’da Ankara’ya müzahir bir iktidarın tesis edilmesi saha gerçekliğini değiştirirken Türkiye’nin SDG/YPG’ye yönelik artan askeri baskısı ve Trump dönemiyle birlikte Suriye sahasından kademeli şekilde çekilmeye başlaması beklenilen ABD CENTCOM Komutanlığının da Mazlum Abdi’ye yönlendirmesiyle birlikte Abdi’nin SDG/YPG’nin Şam’a entegrasyonunu içeren bir anlaşmayı imzaladığı görülmektedir.
Türkiye 10 Mart’ta Şam yönetimiyle imzalanan mutabakat çerçevesinde SDG/YPG’nin rejime tam entegrasyonunu beklemeyi sürdürmektedir. Öte yandan ABD’nin Suriye’den çekilme sürecini hızlandırarak SDG’yi Şam ile uzlaşmaya yönlendirdiği gözlemlenmektedir. SDG’nin devrim sonrası içinde bulunduğu koşullar (askeri yenilgiler, siyasi meşruiyet kaybı, ABD’nin çekilme kararı ve İsrail’den beklenen desteğin karşılıksız kalması) dikkate alındığında en rasyonel çözümün Şam yönetimiyle uzlaşı içinde bir süreç yürütmek olduğu görülmektedir. PKK’nın fesih kararının ardından SDG/YPG’nin Şam’a entegrasyon sürecinin hızlanacağı öngörülebilir. Bölgede varlık gösteren ve doğrundan KCK/PKK bağlı 3 bin civarındaki kadronun silahsızlandırılması, SDG/YPG’nin elinde bulunan Deyrizor ve Rakka gibi bölgelerin Şam’a devredilmesi mümkün görünmektedir. PKK lider kadrosu ve emir komuta zincirinin tasfiyesi gerçekleşirse Suriye sahasındaki ilgili adımların hızlanacağı, SDG içerisindeki Arap unsurların Şam yönetime direkt olarak bağlanacağı ve geri kalan YPG unsurlarının da sayısı azaltılarak Savunma Bakanlığı bünyesine geçeceği öngörülebilir. Enerji kaynaklarının devri ve idari yönetimde Kürt bölgelerinde ademimerkeziyetçi bir anlayışla bir yönetim modelinin hayata geçmesi de beklenebilir.
Nihayetinde PKK’nın ana yürütme yapısının dağılması, emir komuta zinciri ve merkezi güç ögelerinin tasfiyesi terör örgütünün Irak ve Suriye satıhlarındaki diğer alt bileşenlerinin de ister gönüllü isterse zoraki olsun tasfiye edileceği bir süreci başlatacaktır. Türkiye’nin hem ana örgütlenme hem de alt bileşenlerinin tasfiye süreçlerini siyasi ve askeri açılardan yakından takip etmesi ve her iki ülkedeki askeri/istihbari alt yapısını koruyarak sürecin sağlıklı ilerlemesini denetleyip yönetmesi beklenmektedir. Çeşitli nedenlerle PKK’nın tasfiye sürecinin hayata geçmemesi durumunda ise Türkiye, Irak ve Suriye satıhlarındaki askeri operasyonlarına kararlılıkla devam edecektir. Daha da zayıflamış ve parçalanmış durumda kalacak olan terör örgütü PKK’nın güç kullanılarak elimine edilmesi süreci sonuna kadar devam ettirilecektir.







