Taha Özhan’la Sömürgecilik ve yeni Sömürgecilik Üzerine Söyleşi

  19. yüzyılda güçlü bir şekilde ortaya çıkan Batı sömürgeciliğinin arkasında yatan felsefi, ekonomik, siyasi ve kültürel temelleri hakkında neler söyleyebilirsiniz? 19. yüzyılda artık rafine bir program haline dönüşen sömürgecilik arızi bir gelişme değil Batı felsefesinin pişirdiği kapitalizmin oldukça tabii bir neticesi olarak okumak lazım. Öyle ki, 1788 tarihli Britanya “Köle Ticareti Düzenlemesi” yasası altında, köle gemilerine sıkıştırılacak köle sayısında azami verimlilik sağlamak üzere gemiler inşa edilmiştir.
Paylaş:

 

19. yüzyılda güçlü bir şekilde ortaya çıkan Batı sömürgeciliğinin arkasında yatan felsefi, ekonomik, siyasi ve kültürel temelleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

19. yüzyılda artık rafine bir program haline dönüşen sömürgecilik arızi bir gelişme değil Batı felsefesinin pişirdiği kapitalizmin oldukça tabii bir neticesi olarak okumak lazım. Öyle ki, 1788 tarihli Britanya “Köle Ticareti Düzenlemesi” yasası altında, köle gemilerine sıkıştırılacak köle sayısında azami verimlilik sağlamak üzere gemiler inşa edilmiştir.

 

 

Özellikle günümüzde yeni bir boyut kazanan yeni sömürgecilik, hareketinin ortaya çıkışını ve felsefi temellerini nasıl değerlendirirsiniz

 

 

Sürmekte olan sömürgecilik ile uluslar arası kuruluşlar (NATO, BM, AB, IMF, Dünya Bankası vb.) bir ilişki kurulabilir mi?

 

 

 

 

 

Sömürgecilik faaliyetlerini sadece askeri müdahalelerle açıklamak ne kadar mümkündür. Sömürgeciliğin sosyal, kültürel, dini boyutları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Batı'nın iddialarının bir fetişizm haline dönüşmüş olması kendi halinde bir seyrin neticesinde gerçekleşmedi. Kapitalizmle simetrik bir mecra izlemiş olan bu "yaratıcı tahripkârlık" süreci oldukça bilinçli bir ekonomi-politik tasavvurun hayata geçirilmesi şeklinde zuhur etti. Bu sürecin ahlakî boyutunu veya maliyetini Antonio Gramsci'nin çözümlemesiyle okursak, beraberinde bir "kültürel hegemonya" inşa ettiğini görürüz. Bu hegemonyanın, Gramsci'nin vurgu yaptığı bir çok farklı veçhesinin ötesinde, bizce en can alıcı yönü vücuda getirdiği hegemonik dildir. Bu dil belli bir kültür mayasından beslenen ve Batı dışındaki dünyaların yabancısı olduğu, insanlık geçmişlerinden böylesi bir tecrübenin izleğini takip edemeyecekleri, en hafif ifade ile "yeni" olan bir fenomendi. Bu yeni olgunun en belirgin özelliği ise, kendisinde olmayan bir "insanlık tecrübesini" başka havzalardan hoyratça kotarması, kendisine mal etmesiydi. Dikkat edilirse medeniyet jargonu merkezli tartışmaların ekseriyeti de, batının bu kotarmayı yaptığı dönemlerde, bizzat Batı tarafından başlatılmış stratejik tartışmalardır. Bu tespiti yapmamızın sebebi, Batının, bu münazaralardan, sahip olmadığı bütün tarihsel, ahlakî, siyasî ve hepsinden önemlisi insanî bir "sözde birikimle" çıkmış olmasındaki çelişkilere dikkat çekmek içindir. Sahi, nasıl olmuştur da, Batı, yeryüzünün tarihini, tecrübesini ve birikimini kendisine mal edebilmiştir? Vakıanın bizce iki yönü vardır: Batının ahlak dışı bir şekilde kotarması ve bu talana "aşağılık kompleksi" içerisinde destek veren post-kolonyal özneler. Hakikaten, Batı post-kolonyal dönemde, post-kolonyal özne haline getirdiği (bir kısmının da gönüllü olarak geldiği) halklar ve onların ürettiği sosyal-siyasal muhayyile olmasa idi icat ettiği fetişizmi dünya üstünde tesis edemezdi. Bu tespitimiz, ister istemez, sömürülen halkların niçin böylesi bir vazifeyi ihtiyarî veya gayri-ihtiyari olarak kabul ettiği sualini karşımıza getirecektir. İşte bu noktada, bu makalenin üstünde yoğunlaşmak istediği meseleye ulaşacağız: Batı ekonomi-politik kavramsallaştırmasını, üretim ahlakını, insandan-tarihten-Allah'tan soyutlanmış "toprak-emek-kapital" kurgusunu tarihin sonu olarak pazarlamayı başardığı sürece; yenilmiş ve kaybetmiş halkların kısa vadede bir başarı hikayesine olan acil ihtiyacını tahrik edebildiği sürece kendisini müdafaa edebilmektedir. Kapitalizmin yapısal bir şekilde toprağı, emeği ve kapitali şekillendirdiği, kapitalistin kültür ve dünya tasavvuru çerçevesinde ete-kemiğe büründürdüğü inkâr edilemez bir hakikat olarak karşımızda duruyor. Lâkin, bu hakikatın bir vakıa olarak insanlığın hayatında arzı endam etmesi ebedi olarak değişmeyeceği anlamına gelmiyor. İşte bugün insanlığın yaşadığı krizin birinci dereceden veçhesi bu hakikatin öncelikle değişmeyeceğine batılı anlam haritaları içerisinde ikna olmak ve bu kabül sürecinin ardından da batı adına, kapitalizm adına ne varsa birer fetiş haline dönüştürülmesidir. Bir sınıf mücadelesini, ahlak mücadelesini, toprak ve haysiyet kavgasını anlamsızlaştıran girdap bunun ta kendisidir. Böylesi bir nihilizm safhasında insanlığın Avrupa'dan öğreneceği tek şey ders almaktan ibarettir. O ders ise ancak Avrupa-merkezci tefekkür dünyasının bayağı hudutlarından kurtulmakla mümkündür. Bize ait, bizim topraklarımıza ait, bizim anlam haritamızda bulabileceğimiz mevzileri yeniden kazmayı düşünmekten korkmamak gerektiğini zihnimize kazıyarak işe başlayabiliriz. Toprağa, emeğe ve kapitale dair kendi nazarımızdan bakmaktan çekinmediğimiz anda yeni cümleler kurmaya başlayabiliriz. Batının kendi dışındaki dünyaya dair yaptığı en tahripkâr müdahale serpiştirdiği "korku tohumlarıdır". Korku mitleri üstünden inşa edilen bütün sosyal ve siyasal muhayyileler, son tahlilde, Batının birer post-kolonyal öznesi olmaktan kurtulamazlar. Bu acı neticenin vuku bulması çoğu kez batının bizzat her merhalesine müdahil olduğu bir süreçte değildir. Zira bu korkuların çoğu Batı dışındaki dünyanın kapitalizm karşısında fiilî olarak çaresizliğinin birer nihilist uzantısıdır. Bu nihilist kurguyu kırmak meselenin özüdür, zira asıl mesele Avrupadan önce de insanlığın bir tarihinin olduğunu, Avrupadan sonrada olacağına inanmakla başlar. Hatta bir adım daha atıp, insanlığın varoluş mücadelesinde Batının doldurduğu yerin cürmünü tespit etmek gerekir. Belki bu tespitten sonra yeisten çok ümidin var olduğu keşfedilecektir. Kapitalizmin varolmasının tartışmasız tek bir şartı var: Durmaksızın biriktirmek. Böylesi bir devinim içerisine "toprağı, emeği ve kapitali" koyduğumuzda yabancılaşma kaçınılmazdır. Bu döngünün devam edebilmesi için kapitalist sistemin üç sacayağı olan unsurların hepsinin istisnasız bir şekilde tüm sosyal ve tarihi dokudan arındırılması gerekir; eğer böylesi bir yalıtım yapılamıyorsa da sistemle barışık hale gelmelidir. Ezcümle ne toprağın tarihsel yükü, ne emeğin sosyal yükü ne de kapitalin paylaşım yükü kapitalizmin biriktirme döngüsüne çomak sokacak tarzda olmamalıdır. Böylesi bir denge, aynı zamanda, Batılı anlatının ne kadar kırılgan bir yapısal zemine oturduğunu görmek açısından da ehemmiyetlidir. O halde, toprak kapitalin istediği gibi at koşturduğu bir mekan olma konusunda direnirse, emek kapitalin arzu ettiği homo economicus olmayı kabul etmediği zaman ve kapital, kapitalistin istismar etmek istediği şekilde mülk sahipleri arasında dolaşmakta zorluk yaşadığı anda Avrupalı nasıl bir uygarlık dili kullanacaktır? Ne söyleyecektir bize? Toprağı sadece yatırım mekanı olarak gören, emeği salt fayda denkleminin üretim aracı haline getiren ve kapitali daha fazla sermaye biriktirmenin yolu olarak kurgulayan Batının insanlığa söyleyecek neyi vardır? İnsanlığı kendi nihilizmine davet eden kapitalist dünya algısının elinden daha fazla biriktirme ve Avrupanın 10.yy'dan kalma açlık sendromunu elinden aldığımızda geriye ne kalmaktadır? Batının karnını daha fazla doyurmaktan, doysa bile stok yapmanın gayri insanî yollarını icat etmekten başka yeryüzüne hediye ettiği ne vardır? Yeryüzü tarihinde ilk kez batılı kapitalist kurgu sayesinde yapısal açlıkla karşı karşıya kalmıştır. İnsanoğlunun tarihinin hiçbir döneminde görmediği yapısal açlık niçin batı ve onun paradigmaları eliyle yeryüzüne hediye edilmiştir? Bu cümleler romantik bir yaklaşımın tepkici özensiz terkipleri değildir. Neoliberal tepkileri duyar gibiyiz. Batının “tabiata sağladığı üstünlükten” (ki doğrusu tahakkümdür) dem vurmaya başlayıp, demokrasi-insan hakları mırıldanmalarına hızla atlayan paketlenmiş fetişlerin nihilist bir edâ ile haykırıldığını kulaklarımızda hissediyoruz. Fanon'yu hatırlarsak bize yardımcı olacak, zihin açıcı olacak bir mecraya doğru kayabiliriz. Fanon "yeryüzünün lanetlilerini" kendileri olmaya çağırıp, Batının onlara verdiği hiçbir reçetenin ve ilacın dertlerine derman olamayacağını söyler; dahası, "ilk kurşunu" kafalarındaki Batıya sıkmadan özgürleşemeyeceklerini ifade eder. Çünkü Avrupa muhayyilesi, bir "oluşun" sonucu değildir, zira o "icat edilmiştir". Fanon "komprador zihinlerin" böylesi bir isyanı tahayyül bile edemeyeceklerini zikreder. Bu meyanda Batı dışındaki dünya halklarının önünde fazla tercih imkanı yoktur. Ya Batıya aşağıdan bakmaya devam edecekler ve bir süre sonra bu mekânlarına râm olacaklar ya da yukardan bakmaya başlayıp kendilerine biçilen mevkiyi terkedecekler. Ezcümle, Wallerstein'ın "sonbahar" metaforu ile ifade edersek, kapitalizmin batının hamuruyla bugün insanoğluna lutfettiği renkli görüntüler olduğu mukakkaktır. Homo economicus'u ziyadesiyle "meşgul" ve "işgal" edecek renklilikte bir hayat vadetmektedir. İnsan ile homo economicus arasındaki farkı teslim edecek kadar insaf sahibi olanlar, Batı'nın sözümona uygarlığına ne kadar itibar edilmesi gerektiğini idrak edeceklerdir. Herşeyin ötesinde, bugün yaşanan kapitalist renklilik sonbaharın renkliliğini andırmaktadır. Kimse sonbaharın renklerinin mucizevi cazibesini inkâr edemez. Lâkin ancak aklı evvel şairler sonbahara aldanırlar. Zira sonbahar ismi üstünde bir sondur!

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR