Suriye’de rejim güçleri, Rusya’nın hava bombardımanı ve PYD/YPG’nin karadan desteği ile Azez hattına yaklaştı. Bu gelişme Suriye’deki muhalif güçlerin direnç şansını büyük ölçüde azalttı. Rejim güçleri ve PYD ise Halep’te demografik mühendisliğe hazırlanarak Halep’in kuzeyindeki PYD bölgesini tamamen ele geçirme gayreti içerisinde. Halep’in tamamen rejim güçleri ve PYD’nin kontrolü altına girmesi ise Suriye’deki iç savaşın büyük ölçüde ılımlı muhalefetin yenilgisi ile sonuçlanmasına neden olacaktır. Suriye’nin geleceği planlanırken Türkiye açısından kabul edilebilir senaryolar ihtimal dışı hale gelecektir.
Bütün bu olumsuz gelişmelerde, sahada doğrudan ve vekilleri aracılığı ile savaşan İran ve Rusya’nın yanı sıra, Türkiye’nin güvenliğini hiçe sayan ABD ve maliyetsiz bir şekilde Suriye krizinden sıyrılmaya çalışan AB’nin de büyük rolü olmuştur. Hatta Türkiye açısından en olumsuz senaryo, yani Türkiye’nin sınır hattının PYD’nin eline geçmesi, ABD himayesinde olmuştur. Bu açıdan Türkiye’nin güvenliğine en büyük darbeyi vuran, Türkiye’nin "müttefik olarak" bildiği ABD yönetimi olmuştur. Üstelik bu zararı verirken fazla da bir bedel ödememiştir. Türkiye her zamanki gibi müttefiklerine en fazla ihtiyacı olduğu bir dönemde "müttefiklerini" yanında değil karşısında bulmuştur.
Türkiye savaşın başından beri revizyonist bir aktör olarak, Suriye’deki karışıklıktan istifade edip toprak kazanmaya çalışmadı veya Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozacak bir anlayış içerisinde olmadı. Bu yaklaşımı Türkiye’nin Suriye’de maceracı hamleler yapmasının önüne geçti. Hatta iç savaşın başlarında, 2012 yılında ABD, Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi beklentisi içerinde oldu. Suriye iç savaşının başından beri savaşın dışında kalmaya çalışan ve insani krizin yönetilmesine odaklanan Türkiye, bir yandan da kendi sınır hattının kendisi için güvenlik tehdidi oluşturacak unsurların eline geçmemesine çabaladı. PYD’nin, Rus hava desteği ve rejim güçlerinin yerden desteği ve ABD’nin silah desteği ve diplomatik çabaları ile Kuzey Suriye hattındaki kazanımları, Suriye’yi artık Türkiye’nin bir iç güvenlik sorunu haline getirdi. Türkiye’nin bundan sonra bu krizin dışında kalması oldukça zor.
RUSYA’NIN MÜDAHİL OLMASI VE TÜRKİYE AÇISINDAN GÜVENLİK RİSKLERİNİN ARTMASI
ILIMLI MUHALEFETİN YENİLMESİ VE BİR SONRAKİ RADİKALLEŞME DALGASI
ABD’li ve Avrupalı dostlarımız şunu bilmelidir ki, Batı Suriye’de devam eden kriz içinde, Türkiye’yi tehdit eden terör örgütlerine siyasi ve askeri destek verme konusunda ısrar ederlerse DAEŞ ve diğer radikal terör örgütleri ile mücadelelerinde Türkiye’yi yanlarında bulamazalar. Yalnız Türkiye’yi değil, Türkiye ile ortak çıkarları bulunan diğer Sünni devletleri de kendi istedikleri şekilde pozisyon almayabilirler. O zaman mücadelelerinde yer almak isteyecek İran, Hizbullah, Şii milis grupları ve kendilerine uluslararası meşruiyet arayışı için olan otoriter rejimler gibi taraflar ise bastırmak istedikleri şiddetin birincil derecede kaynaklarıdır. Bu durumda kendilerini daha karmaşık ve çelişkili bir tablo ile karşı karşıya bulurlar. Kısa vadeli taktik işbirlikleri ve Türkiye’yi kıstırma çabaları, uzun vadede ters teperek daha büyük zararlara uğramalarına neden olabilir. Suriye meselesini Türkiyesiz halledebileceklerini düşünebilirler ancak Ortadoğu’da kalıcı barışa, ki bu belki de on yıllar süren bir çaba sonrası ortaya çıkabilir, Türkiye’nin desteği olmadan ulaşmaları oldukça güç.
KRİZİN BİR SONRAKİ DURAĞI
Rusya, Suriye’deki hamlesi ile birçok hedefine aynı anda ulaşmaya çalışmaktadır. Bu nedenle de artan bir şekilde risk almaktadır. Rusya’nın bu kadar rahat bir şekilde risk almasının sebebi ise karşısındaki aktörlerin birlik olamamaları ve herkesin kendi riskine odaklanarak kendilerini doğrudan etkilemeyen meselelere ses çıkarmamalarıdır. Bu konuda Obama yönetiminin liderlikten kaçınmasının da büyük rolü vardır. ABD ve AB, önümüzdeki dönemde yeni ortaya çıkacak kriz alanlarındaki riskleri yönetebilmeleri için Türkiye ile işbirliği olanaklarını daha fazla zorlamalıdırlar. Bu konudaki en büyük sorun ise özellikle ABD ve AB ülkelerindeki liderlerin vizyon eksikliğidir. Günü kurtarma yaklaşımı dünyayı çok daha içinden çıkılmaz krizlere sürükleyebilir.
[Anadolu Ajansı, 18 Şubat 2016].

