NATO’nun 2025 yıllık raporu küresel güvenlik ortamını yalnızca geçici gerilimlerin değil kalıcı ve yapısal bir rekabetin şekillendirdiği yeni bir döneme girildiğini işaret etmektedir. NATO tarafından yapılan bu tanımlama, güvenlik mimarisinin artık tek boyutlu askeri tehdit algısından uzaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu yeni denklemde tehditler savaş ve terörizm gibi askeri mücadelelerin yanı sıra siber saldırılar, kritik altyapıya yönelik sabotajlar, dezenformasyon kampanyaları ve hibrit savaş teknikleriyle eş zamanlı ve birbirini tamamlayan biçimde ilerlemektedir.
NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları
Bu dönüşümün sayısal ölçeği savunma harcamalarındaki artışta açık biçimde gözlemlenmektedir. 2025 itibarıyla toplam savunma harcamalarının 1,4 trilyon doları aşması bu harcamaların küresel ekonomi içindeki ağırlığının belirgin şekilde arttığını göstermektedir. Üye ülkelerin 2035 perspektifi doğrultusunda milli gelirlerinin yüzde 5’ini savunma ve güvenlik alanına ayırma yönünde uzlaşması, bu dönüşümün kurumsal bir hedefe bağlandığını ortaya koymaktadır. Bu kaynağın yüzde 70’inin doğrudan askeri kapasiteye ve kalan kısmının da savunma etkinliğini artıracak altyapı, inovasyon ve sanayi tabanına yönlendirildiği anlaşılmaktadır. Bu çerçevede söz konusu harcamaların ekonomik kapasitenin gelişimine katkı sağlama potansiyeli de bulunmaktadır.
Türkiye ile NATO genelinde savunma harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki payı, ittifakın 2014 yılı Galler zirvesinden bu yana referans kabul ettiği yüzde 2 savunma harcaması hedefi etrafında önemli bir yakınsama süreci göstermektedir. 2014’te hem Türkiye hem de Avrupa ve Kanada ortalaması bu eşik değerinin altında kalırken NATO toplam ortalaması ise yaklaşık yüzde 2,6 ile yüzde 2’nin üzerinde seyretmiştir.
Türkiye açısından 2014’te yaklaşık yüzde 1,4 olan savunma harcamalarının milli gelir içindeki payı, zaman içinde kademeli olarak artarak 2024’te yaklaşık yüzde 2,3 seviyesine ulaşmış ve böylece yüzde 2 hedefinin üzerine çıkmıştır. Bu gelişme Türkiye’nin savunma harcamalarında konjonktürel değil yapısal bir genişleme sürecine girdiğini göstermektedir.
Tüm NATO ortalaması ise 2014’te yaklaşık yüzde 2,6 seviyesinden 2024’te yaklaşık yüzde 2,8 seviyesine yükselerek İttifak genelinde yüzde 2 hedefinin fiilen aşılmış olduğunu göstermektedir. Bu artışta özellikle Avrupa ülkelerinin son yıllarda yakın bölgelerindeki gelişmeler nedeniyle yaşadıkları savunma harcaması genişlemesi belirleyici olmuştur. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ivme kazanan savunma harcamalarının temel gerekçelerindendir. Bilindiği üzere NATO’nun 2022’deki Madrid zirvesinde Rusya “en önemli ve doğrudan tehdit” olarak sınıflandırılmıştır. ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirileri de savunma harcamaları ve dağılımını etkileyebilecek unsurlar arasındadır.
Özetle son yıllarda NATO’nun yüzde 2 hedefinin bir çıpa olmaktan çıkarak fiili bir taban seviyeye dönüştüğü ve Türkiye’nin de bu eşiği aşarak İttifak ortalamasına yakınsama sağladığı bir dönüşüm süreci söz konusudur. Bununla birlikte tüm NATO ülkeleri açısından yüzde 5’lik hedefe ulaşma noktasında halen uzun bir yolun olduğunun da altı çizilmelidir.
Türkiye’nin Savunma Harcamaları
Türkiye’nin de dahil olduğu askeri harcamalardaki artış, savunma planlamasında yapısal bir dönüşümü beraberinde getirmektedir. Daha hızlı reaksiyon verebilen ve kara, deniz, hava ve uzayı kapsayan çok alanlı operasyonel entegrasyon yeni dönemin temel unsurlardan biri haline gelmektedir. Bununla birlikte savunma sanayiinin üretim kapasitesi, tedarik zinciri güvenliği ve teknolojik üstünlük gibi unsurlar, klasik askeri planlamanın ötesinde stratejik öncelikler olarak konumlandırılmaktadır. Türkiye ise NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin 22 Nisan 2026’da gerçekleştirdiği Ankara ziyaretindeki açıklamalarında değindiği gibi inovasyon kapasitesi ile küresel ölçekte savunma sanayiinin temel aktörlerinden biridir.
2026’da Ankara’da gerçekleştirilmesi planlanan NATO zirvesi güvenlik ile ekonomi arasındaki ilişkinin daha kurumsal bir çerçeveye taşınacağı kritik bir eşik olarak da öne çıkmaktadır. Zirvede öne çıkması beklenen başlıklar arasında, NATO’nun üye ülkelere yönelik yüzde 5’lik savunma harcaması hedefinin uygulanabilirliği ve bu hedefin makroekonomik etkilerinin yer alması beklenmektedir. Artan savunma bütçeleri; üretim kapasitesinin genişlemesi, istihdam artışı ve yüksek katma değerli sanayi yatırımları aracılığıyla büyüme dinamiklerini doğrudan etkilemektedir. Bu çerçevede savunma sanayii, klasik anlamda bir güvenlik sektörü olmanın ötesine geçerek inovasyon kapasitesi aracılığıyla ekonomik kalkınmanın stratejik bileşenlerinden biri haline gelmektedir.
Gündeme gelmesi muhtemel bir diğer başlık ise Ar-Ge ve inovasyonun artan rolüdür. NATO’nun öncelik verdiği yapay zeka, otonom sistemler, siber güvenlik ve uzay teknolojileri gibi ileri teknolojiler artık yalnızca askeri üstünlük sağlamamakta aynı zamanda sivil ekonomiye yayılan güçlü bir çarpan etkisi oluşturmaktadır. Bu durum savunma kaynaklı yatırımların geniş bir teknoloji ekosistemini beslediğini ve inovasyon kapasitesini artırarak uzun vadeli rekabet gücünü desteklediğini göstermektedir. Özellikle çift kullanımlı (dual-use) teknolojilerin yaygınlaşması, askeri ve sivil sektörler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda Türkiye’nin savunma harcamalarının kompozisyonu belirgin ve yönü net bir dönüşümü gösteriyor. Personel harcamalarının payı 2014’te yaklaşık yüzde 57 seviyesindeyken 2025 tahmininde yüzde 40’lara kadar gerilemiştir. Öte yandan ekipman, altyapı ve diğer harcama kalemleri giderek daha fazla ağırlık kazanmaktadır. Bu durum ise emek yoğun bir savunma yapısından teknoloji yoğun ve yüksek katma değerli bir modele doğru güçlü bir geçiş yaşandığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu noktada özellikle altyapı kalemindeki artış dikkat çekmektedir. 2014-2020 arasında yüzde 2-3 bandında seyreden bu oran 2021 sonrasında ise yüzde 7-9 aralığına yükselerek savunma alanında Ar-Ge faaliyetlerinin hız kazandığını göstermektedir. Bu gelişme test ve doğrulama merkezleri, yazılım geliştirme kapasitesi, elektronik harp altyapıları ve sistem entegrasyonu gibi alanlarda derinleşmenin yaşandığına işaret etmektedir. Sonuç olarak savunma sanayii, bilgi ve teknoloji üretme kabiliyetiyle de güç kazanmaktadır.
Ekipman harcamalarının seyri savunma sanayiinde platform yatırımlarının ivme kazandığını ortaya koymaktadır. Bu çerçevede Türkiye; insansız hava araçları, milli muharip uçak projeleri, helikopter platformları, zırhlı kara araçları, hava savunma sistemleri ve uçak gemileri gibi deniz platformları ile geniş bir alanda üretim ve geliştirme kapasitesini artırmaktadır. Uydu sistemleri, radar teknolojileri ve siber savunma çözümleri de bu ekosistemin tamamlayıcı unsurları olarak önem kazanmaktadır. Bu çeşitlenme, savunma sanayiinin teknolojik yapısının geliştiğini göstermektedir.
Diğer harcama kaleminin 2025 tahmininde yüzde 25’in üzerine çıkması ise savunma ekosisteminin daha derinlikli bir yapıya kavuştuğunu ortaya koymaktadır. Lojistik, bakım-onarım, yazılım, yapay zeka, veri yönetimi ve siber güvenlik gibi alanlar giderek daha kritik hale gelmekte; bu da modern savunma anlayışının yalnızca platform üretimiyle sınırlı kalmadığını göstermektedir.
Özetle Türkiye’nin savunma harcama yapısında köklü bir paradigma değişimi yaşanmaktadır. Personel ağırlığı azalmakta, Ar-Ge ve altyapı yatırımları hız kazanmakta, platform geliştirme kapasitesi sürekli olarak genişlemektedir. Bu dönüşüm Türkiye’nin savunma sanayiinde yüksek katma değer üreten, teknoloji geliştiren ve küresel ölçekte rekabet gücü kazanan bir aktör haline gelmekte olduğunu net biçimde ortaya koymaktadır.
Türkiye’nin savunma sanayiindeki performansı ihracat yapısı açısından da bir dönüşümü ima etmektedir. Ankara Sanayi Odası (ASO) verilerine göre Türkiye’de kilogram başına ihracat değeri ortalama 1,57 dolar seviyesinde seyrederken savunma ve havacılık sanayiinde bu rakamın 65 doların üzerine çıkması yalnızca ekonomik bir başarı değil aynı zamanda Türkiye’nin küresel savunma ekosistemindeki stratejik konumunu güçlendiren kritik bir dönüşümü ifade etmektedir. Savunma ve havacılık alanında elde edilen bu yüksek katma değer, Türkiye’yi sadece bir pazar değil aynı zamanda teknoloji üreten ve çözüm sunan bir aktör haline getirmiştir. Özellikle son yıllarda geliştirilen yerli ve milli sistemler, Türkiye’nin NATO operasyonlarına katkı sağlayan, birlikte çalışabilirlik standartlarına uyumlu ve sahada etkinliği kanıtlanmış platformlar üretmesini mümkün kılmıştır. Bu durum Türkiye’nin İttifak içindeki askeri ve teknolojik ağırlığını artırmakla birlikte savunma sanayii ihracatını da stratejik bir politika aracı haline getirmektedir.
Savunma Harcamalarının Geleceği
Türkiye’nin artan Ar-Ge kapasitesi, mühendislik kabiliyeti ve üretim altyapısı, NATO tedarik zincirleri açısından da önemli bir alternatif oluşturmuştur. Özellikle tedarik güvenliği, esneklik ve krizlere dayanıklılık gibi konuların ön plana çıktığı günümüz jeopolitik ortamında, Türkiye’nin yüksek katma değerli savunma ürünleri geliştirme kapasitesi, İttifakın kolektif savunma mimarisi açısından kritik bir avantaj sağlamaktadır. Bu bağlamda Türkiye sadece bir güvenlik tüketicisi değil aynı zamanda güvenlik üreten ve ihraç eden bir ülke konumuna yükselmektedir.
Genel çerçeve değerlendirildiğinde NATO’nun küresel sistemi yalnızca askeri tehditler üzerinden değil aynı zamanda üretim kapasitesi, teknolojik üstünlük ve ekonomik dayanıklılık alanı olarak da okuduğu anlaşılmaktadır. Ankara zirvesi ise bu yaklaşımın somut politika araçlarına dönüştürüleceği, güvenlik ile ekonomi arasındaki entegrasyonun daha görünür ve ölçülebilir hale geleceği kritik bir dönüm noktası olma potansiyeli taşımaktadır. Bu yönüyle zirve; yaşanan savaşlar ve yüksek belirsizlik ortamında güvenlik politikalarının yanı sıra küresel ekonomik düzenin geleceğine dair önemli ipuçları da sunacaktır.
Sonuç olarak NATO’nun Ukrayna ve İran merkezli iki farklı savaş üzerinden yaşadığı yapısal sınamalar Türkiye açısından stratejik fırsatlar barındırmaktadır. Barışın ve diplomasinin yanında yer alan Türkiye, savunma sanayiinde artan Ar-Ge kapasitesi, yüksek katma değerli üretimi ve gelişen platform çeşitliliği sayesinde İttifak içinde daha güçlü bir konum kazanmaktadır. NATO’nun kurumsal çerçevesi içinde eşitlik ilkesini esas alan dengeli bir diplomasi izlenmesi ve savunma iş birliklerinin derinleştirilmesi Türkiye açısından önem taşımaktadır. Yerli savunma teknolojileri standartlarının daha da yükseltilmesi, ihracat pazarlarının çeşitlendirilmesi ve kriz bölgelerinde esnek ama ilkesel bir güvenlik yaklaşımının sürdürülmesi Türkiye’nin uluslararası pozisyonunu güçlendirmeye devam edecektir. Bu çerçeve Türkiye’nin değişen küresel güvenlik mimarisi içinde üretim kapasitesi, jeopolitik konumu ve dengeleyici rolü sayesinde belirleyici bir aktör olma potansiyelini korumasına katkı sağlayacaktır.

