Küresel güvenlik mimarisinin nabzının tutulduğu, devlet liderlerinden savunma sanayii devlerine kadar uluslararası sistemin karar alıcılarını buluşturan dünyanın en kapsamlı savunma ve diplomasi platformu Münih Güvenlik Konferansı bu yıl 62. kez toplandı. Ev sahibi Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi gibi küresel rekabetin başaktörlerini ağırlayan zirve, devasa bir belirsizlik ikliminde gerçekleşti. Zirvenin resmi konsepti olan ve mevcut küresel düzeni isabetli bir şekilde özetleyen “yıkım sürecindeki dünya düzeni” teması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yapının yapısal çöküşünü tesciller nitelikteydi.
Konferans öncesi yayımlanan raporun ve güncel kamuoyu yoklamalarının da işaret ettiği üzere Avrupa halklarının yüzde 70’e yakını artık kendi ulusal güvenliklerinin doğrudan tehdit altında olduğuna inanıyor. Bu derin güvensizlik hissi, Münih’teki oturumların ana hatlarını da belirledi. Nitekim zirvede konuşan özellikle Batılı katılımcıların neredeyse tamamı, bir asırdan fazladır üzerinde çalıştıkları ve savundukları “kurallara dayalı uluslararası düzen”in fiilen sona erdiğini ve Soğuk Savaş sonrası yaşanan o kısa tek kutuplu hegemonyanın kalıcı olarak kapandığını üstü kapalı veya açıkça kabullenmiş durumdaydı. Kısa süre önce gerçekleştirilen Davos’taki benzer söylemlerle birlikte değerlendirildiğinde bu durum, Batı’nın evrensel bir küresel düzen inşa etme iddiasından uzaklaşarak kendi güvenliğini merkeze alan, çok daha savunmacı ve içe kapanık bir jeopolitik faza geçtiğini kanıtlamaktadır.
Ancak bu durum, sistemin tümden bir yok oluşa sürüklendiği anlamına gelmiyor; aksine Batı, transatlantik krizini aşarak bu Küresel Normsuzluk Çağı’nı yönetecek yeni bir hegemonik konsensüsün sarsıntılı inşasını gerçekleştiriyor.
Transatlantik Kriz: Konfor Alanının Sonu
Münih, transatlantik fay hattındaki kırılmaların en net izlenebildiği zirve haline geldi. Hatırlanacağı üzere bir yıl önceki konferansta yaptığı konuşmada ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Avrupalılara yönelik en büyük tehdidin aslında kendi içlerinden kaynaklandığını söyleyerek salonda soğuk rüzgarlar estirmişti. Geçen bir yıllık sürede bu sözlerin bir retorikten ibaret olmadığı anlaşılmıştı. Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde Avrupa’ya yönelik yapılan çağrılar, Avrupa’ya karşı masaya koyulan gümrük tarifeleri ve hatta Danimarka’nın egemenlik alanındaki Grönland’a yönelik ilhak söylemleri, Avrupa başkentlerinde hızlı ve pragmatik bir uyanışı zorunlu kıldı.
Trump’ın iktidara geldiği andan itibaren en büyük eleştirilerinden biri olan NATO bütçesine Avrupa’nın yeterli katkı vermemesi durumu da tekrar değerlendirilen meselelerden biri oldu. Avrupa’nın on yıllardır askeri bütçelerini kısarak refah devleti inşa etmesi ve güvenlik faturasını Washington’a ihale etmesi, bizzat Avrupalı liderler tarafından da bir illüzyon olarak tanımlanmaya başlandı. Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius’un şu öz eleştirisi bu uyanışın en çarpıcı kanıtı niteliğindedir: “ABD’nin güçlü desteğine alıştık; içinde yaşadığımız konfor alanımıza alıştık. Bu dönem kesinlikle bitti. Washington haklıydı.” Benzer bir şekilde Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de sürecin oluşturduğu sarsıntıyı “Artık geri dönülemeyecek bazı çizgiler aşıldı. Avrupalılar şok terapisi yaşadı” sözleriyle özetledi.
Kıta Avrupası bu şokla baş etmeye çalışırken İngiltere ise stratejik bir dengeleme çabası içerisindedir. Brexit süreciyle Avrupa’dan uzaklaşan İngiltere’nin konferansa yansıyan açıklamaları yeni bir ilişki kurgulanmasına işaret ediyor. Başbakan Keir Starmer, Avrupa savunma entegrasyonuna göz kırparken Washington ile ipleri koparmamaya özen gösterdi. Ulusal güvenlik uzmanı Sophia Gaston’ın şu tespiti İngiltere’nin pozisyonunu netleştiriyor:
“Avrupa’daki diğer müttefikler Washington’dan ayrışma konusunda daha istekli olabilirler ancak İngiltere için transatlantik ilişkilerde üçgenleme yapmak stratejik bir zorunluluk olmaya devam ediyor. İngiltere’nin de zor seçimler yapması gereken zamanlar olacak ve Starmer bu gerçekle yüzleşme konusunda daha kendinden emin görünüyordu.”
Tüm bu denklemde ve Avrupa’nın, ABD’nin temel şikayetlerini anlamaya çalıştığını gösterdiği bir dönemde ABD stratejik vizyonunu AB’den çekerek çoktan Hint Pasifik’e kaydırmış durumdadır. ABD Savunma Bakanlığı Müsteşarı Elbridge Colby’nin konferanstan hemen önce Brüksel’de NATO savunma bakanları toplantısında verdiği mesajları, Avrupa’nın artık ikincil bir cephe olduğunu teyit ediyordu: “Başkan Trump’ın liderliğinde, kendi ana vatanımızın savunmasını ve Yarımküremizdeki çıkarlarımızın korunmasını yeniden önceliklendiriyoruz.” Colby’nin Avrupa’yı ABD’ye bağımlı bir alt yüklenici olmaktan çıkarıp kendi yükünü taşıyan gerçek bir ortak olmaya çağırdığı NATO 3.0 vizyonu, Washington’ın yeni ve gerçekçi stratejik aklını yansıtıyor.
Ekonomik Devlet Yönetimi, İşlemcilik ve Yumuşak Siyasetin Geri Çekilişi
Konferansın tescil ettiği en stratejik kırılmalardan biri, uluslararası sistemde değerler siyaseti kesin bir biçimde terk edilerek katı bir işlemci zeminine kayılmasıdır. Kurallara dayalı serbest piyasa ekonomisi ve karşılıklı bağımlılığın küresel barışı sağlayacağına dair liberal inanç, yerini jeopolitik rekabetin acımasız gerçekliğine bırakmış ve bu durum konferans konuşmalarında tescillenmiştir. Artık küresel ticaret, refahı artıran doğal ve tarafsız bir araç olmaktan çıkmış, gümrük vergileri, teknoloji ambargoları, tedarik zinciri kısıtlamaları ve tek taraflı yaptırımların birer silah olarak kullanıldığı ekonomik devlet yönetimi doktrininin en keskin cephesine dönüşmüştür. Devletler, ekonomik angajmanlarını demokratik idealler veya ortak normlar üzerinden değil stratejik bağımlılıkları kırma ve jeopolitik riskleri minimize etme hedefiyle, tamamen pragmatik bir fayda-maliyet hesabı üzerinden yeniden kurgulamaktadır.
Sert güç unsurları ve ekonomik milliyetçiliğin merkeze yerleştiği bu yeni zemin, uluslararası diplomasinin öncelik hiyerarşisini de kökünden sarsmıştır. Geçmiş yıllarda Münih Güvenlik Konferansı’nın başat vitrin konularından olan iklim değişikliği ve güvenliği, küresel yoksullukla mücadele veya insan hakları gibi “yumuşak siyaset” başlıkları, resmi ajandada eskiye göre bu yıl minimumda yer almıştır. Yine aynı şekilde konferanstan yansıyan konuşma ve söylemlerde bu konuların asgari düzeyde tartışıldığı da gözlemlenmektedir.
Büyük güçlerin ağırlıklı olarak güvenlik kaygılarıyla hareket ettiği; askeri caydırıcılık, yeni müttefiklik ilişkileri, bölgesel sahiplenme ve silahlanma yarışının yeniden ana gündem maddeleri olduğu bu Küresel Normsuzluk Çağı’nda küresel müşterekleri ilgilendiren krizlerin çözümü artık bir lüks olarak görülmekte ve bu tip küresel zirvelerde asgari seviyede gündem olmaktadır. Bu başlıkların marjinalleşmesi, Batı’nın artık tüm dünyayı kucaklayan evrensel ve normatif bir hikaye anlatmaktan vazgeçtiğinin ya da buna enerjisinin olmadığının; bunun yerine kendi jeopolitik kalesini tahkim etmeye odaklanan, katı ve dışlayıcı bir işlemciliğe çekildiğinin en net göstergesidir.
Pragmatik ve Ad Hoc Arayışlar
Bu yeni ve sert “ekonomik devlet yönetimi” gerçekliği karşısında, sistem ani bir çöküşten ziyade bölgesel parçalanmalara şahitlik etmektedir. Avrupa ülkeleri, ABD’nin şemsiyesinden mahrum kaldıkları bu yeni denklemde, devasa ekonomik büyüklüklerinin (yaklaşık 20 trilyon dolarlık GSYH) otomatik olarak askeri ve siyasi caydırıcılığa dönüşmediğini acı bir şekilde fark etmiştir. Nitekim konferansın temel oturumlarına da bu yüzleşme ve beraberinde getirdiği yeni arayışlar yansımıştır.
Bu kapasite sorunu, Avrupalı ve Batılı aktörleri Soğuk Savaş tarzı kemikleşmiş blok siyasetinden uzaklaştırarak pragmatik, esnek ve anlık krizlere yanıt veren ad hoc ittifaklara yöneltmektedir. Yeni dönemde Avrupa, Hindistan ile ticari entegrasyonunu derinleştirmeye çalışmaktadır. ABD ise eş zamanlı olarak Asya Pasifik’teki Çin etkisini dengelemek adına Pax Silica programıyla Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi ülkelerle konjonktürel ve spesifik konularda (yarı iletkenler, deniz güvenliği vb.) esnek koalisyonlar inşa etmektedir. Konferanstaki tartışmaların da kanıtladığı üzere bu geçiş döneminde ideolojik bütünlüğün yerini her dosyanın kendi içinde değerlendirildiği pragmatik bir dengeleme siyaseti almaktadır.
Medeniyetçi Eksenin Geri Dönüşü
Münih zirvesinin zihinsel kodlarını deşifre eden en kritik an ise hiç şüphesiz ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun konuşmasıydı. Rubio on yıllardır Amerikan dış politikasının vitrini olan insan hakları veya demokrasi ihracı gibi liberal kavramları rafa kaldırarak konuşması boyunca defalarca “medeniyet” vurgusu yaptı. Rubio’nun işaret ettiği medeniyet ise transatlantik bağları kuran yayılmacı, beyaz ve Hristiyan medeniyetiydi. Kaybedilen Batı imparatorluklarının mirasına atıfta bulunarak “büyük Batı medeniyeti”nin yeniden ihya edilmesi gerektiğini savunan bu dışlayıcı retoriğin salondaki Avrupalı elitler tarafından da alkışlanması tarihsel bir refleksin uyanışı olarak da yorumlanabilir.
Bu tablodan çıkarılması gereken temel perspektif ise bir asırdan fazla süredir üzerinde çalışılan kurallara dayalı liberal düzenin hiçbir zaman tüm insanlık için bir “küresel kamu malı” olmadığı; aksine Batı’nın kendi içindeki güç krizlerini (dünya savaşları sonrası restorasyon) yönetmek için kurguladığı bir araç olduğudur. Batı, küresel hegemonyasını sürdüremediğini anladığı bu noktada aynı tarihsel reflekse ve köklerine –yani medeniyetçi bir yaklaşıma– en azından söylemsel olarak geri dönmekte ya da geri dönme çağrısını yapmaktadır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da bulunmaktadır. Siyaseten medeniyetçi söylemin Amerikan politikalarına geri döndüğü aşikardır. Fakat ABD bu medeniyetçi söylemi farklı açıklama ve eylemlerle dengelemeye de çalışmaktadır. Daha provokatif kurgulanan ve özü itibarıyla Avrupa’yı uyanışa çağıran Rubio’nun konuşmasının, ABD’deki seçmen tabanına da hitap etmekte olduğu da unutulmamalıdır. Zira aynı konferansta konuşan ve bir siyasetçiden ziyade bir devlet adamı profili çizen, ABD Siyasi Planlamadan Sorumlu Savunma Müsteşarı Elbridge Colby daha yumuşak bir tonda ABD-Avrupa ilişkilerinin yeniden şekillenmesine yönelik çağrısını yapmıştır. Liberal normlar üzerinden kurulan müttefiklik ilişkilerini reddeden Colby yeni dönemin ruhununun sağduyu ve esnek realizm olduğunu ifade etmiş ve bu eksende hareket edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla Colby, ABD’nin müttefiklerinden ideolojik sadakat değil jeopolitik kar/zarar hesabı beklediğini ilan etmiştir.
Küresel Güney İkilemi ve Türkiye’nin Pozisyonu
Batı’nın kendi içindeki tartışmalara kapandığı bu süreçte, Küresel Güney’in sisteme entegre edilerek düzenin kurtarılabileceği yönündeki Avrupalı söylemler ise sahadaki gerçeği tam olarak yansıtmamakta ve itiraza uğramaktadır. Tartışmalı mevcut uluslararası düzenin en önemli kurumlarından biri olan Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kurumlardaki adaletsiz temsil yapısı bunun en somut örneğidir. Küresel ekonomik hasılanın beşte birinden azını üreten Avrupa, IMF’de karar alma gücünün dörtte birinden fazlasını elinde tutarken Çin gibi bir ekonomik devin oy hakkı ise bunun ancak dörtte biri seviyesinde bırakılmaktadır. Neredeyse bir asırdır bu kurumların tepe yönetiminin Avrupalı olmayanlara kapalı tutulması, sistemin dışlayıcı doğasını özetlemektedir. Bu kurumsal adaletsizlik ve Batı’nın karar alma tekelini paylaşmaya yanaşmaması, Küresel Güney’in mevcut düzene olan güvenini tamamen sarsmaktadır.
Münih Güvenlik Konferansı, uluslararası düzenin kapsamlı bir reformdan geçmesini savunan Türkiye ve Küresel Güney açısından, yıllardır dile getirilen sistemik eleştirilerin ne denli isabetli olduğunu somut bir biçimde teyit etmiştir. Düzenin bizzat kurucuları tarafından yıkıldığı ve kendi başının çaresine bakma güdüsünün sistemin ana motoru haline geldiği bu Küresel Normsuzluk Çağı’nda, Türkiye’nin uzun süredir yatırım yaptığı “stratejik otonomi” politikasının tarihsel haklılığı tartışmasız biçimde ortaya çıkmaktadır. Batı ittifakının kendi ontolojik krizlerine gömüldüğü ve dışarıdan sağlanan güvenlik şemsiyelerinin güvenilirliğinin sorgulandığı bu yeni denklemde; Ankara’nın savunma sanayiinde yerlileşme hamleleri, çok eksenli diplomasi pratiği ve gerektiğinde sert gücünü sahaya yansıtabilme kapasitesi, ideolojik bir tercih olmaktan çıkmış; rasyonel ve hayati bir devlet aklı refleksine dönüşmüştür.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tam da Münih sürecindeki tartışmalara denk düşen “Umarım Türkiye olmadan Avrupa’nın ayakları yere basan bir güvenlik denklemi kurmasından söz edilemeyeceğini artık herkes anlamıştır. Ülkemizin AB’ye birçok yönden olumlu katkıları olacağını anlatıyoruz. Avrupa’nın savunma, güvenlik mekanizmalarına Türkiye’yi dahil etme vakti çoktan geldi” şeklindeki stratejik uyarısı, Türkiye’nin bu yeni dönemdeki ağırlık merkezini net bir şekilde özetlemektedir. Bu açıklama, Avrupa’ya yönelik salt bir entegrasyon talebinden ziyade jeopolitik gerçeklere dayanan bir güvenlik mimarisi teklifidir.
ABD’nin güvenlik garantilerini “işlemci” bir maliyet hesabına indirdiği ve Avrupa’nın kendi jeopolitik sınırlarını korumakta ciddi bir kapasite sorunu yaşadığı bu konjonktürde; terörden düzensiz göçe kadar kıtayı sarsabilecek asimetrik şokları filtreleyen ve devasa bir askeri kapasiteye sahip olan Türkiye’nin dışlandığı hiçbir Avrupa güvenlik tasarımının sahada karşılığı yoktur. Dolayısıyla Türkiye, Batı’nın içine kapandığı bu kaotik geçiş aşamasında sadece kendi otonomisini tahkim etmekle kalmamakta aynı zamanda Avrupa’nın stratejik körlüğüne karşı kıtanın güvenlik gerçekliğini ayakta tutan vazgeçilmez bir kilit taşı işlevi görmektedir.
Sonuç olarak 62. Münih Güvenlik Konferansı eski dünyanın ölüm ilanının okunduğu bir kürsü olmuştur. Ancak bu çöküş Türkiye ve Küresel Güney için bir kıyamet senaryosu değil yıllardır savunulan “Dünya beşten büyüktür” tezinin eyleme dönüştüğü bir fırsat penceresidir. Kuralların yeniden yazıldığı bu geçiş sürecinde Türkiye; kendi sert güç kapasitesine dayanan, işlemci siyasetin gerçeklerini okuyan ve çok boyutlu ad-hoc diplomasisini derinleştiren bir oyun kurucu olarak yeni düzenin masasında nesne değil tartışmasız bir özne olmaya devam edecektir.

