İsrail'de genel seçim için halk sandık başında
İsrail'in kuzeyinde yer alan Nasıra kentinde yaşayan İsrail vatandaşı Arap seçmenler, genel seçimler kapsamında oy kullandı. Sandık görevlileri, oy verme merkezinde hazır bulundu. (AA)

İsrail Siyasetinde Dönüşüm Beklentileri ve Seçimlerin Bölgesel Yansımaları

"Uzmanlar Cevaplıyor"un bu sayısında uzmanlar; seçimin ardından koalisyon ihtimallerini, İsrail siyasetindeki süreklilik ve değişim unsurları ile bunların bölgesel yansımalarını değerlendirdi.
Paylaş:

27 Ekim 2026’da gerçekleştirilen 26. Knesset seçimleri, İsrail’de hükümetin geleceği kadar bölgesel politikaların değişim sınırlarını da tartışmaya açmıştır. İsrail Merkez Seçim Kurulunun yayımladığı güncel verilere göre Binyamin Netanyahu liderliğindeki Likud, geçerli oyların yüzde 20,52’sini alarak birinci parti olmuştur. Gadi Eisenkot liderliğindeki Yaşar yüzde 16,05, Naftali Bennett liderliğindeki Beyahad yüzde 9,34, Müşterek Liste yüzde 8,79 oy almıştır. Kurul, nihai sonuçların 4 Kasım 2026’ya kadar resmi olarak yayımlanacağını ve bu tarihe kadar değişiklik olabileceğini belirtmektedir.

Oy sayımının ardından bildirilen sandalye dağılımında Netanyahu bloku 53, Eisenkot etrafında şekillenen muhalefet bloku 48, Arap partileri ise toplam 19 sandalyeye ulaşmıştır. Böylece iki ana blok da 120 üyeli Knesset’te 61 sandalyelik çoğunluğun altında kalırken, hükümetin kurulması bloklar arasındaki pazarlıklara ve seçim öncesi siyasi vetoların aşılıp aşılamayacağına bağlı hale gelmektedir.

Ancak iktidar aritmetiğindeki değişimin İsrail’in dış ve güvenlik politikalarına ne ölçüde yansıyacağı ayrı bir soru olarak ön plana çıkmaktadır. Netanyahu karşıtı aktörlerin hükümet değişikliği talebinde buluşması, Filistin meselesinden İran’a, Suriye ve Lübnan’dan Körfez ülkeleriyle ilişkilere kadar uzanan başlıklarda ortak bir alternatif benimsedikleri anlamına geliyor mu? Olası bir iktidar değişikliği, bölgesel politikalarda esaslı bir dönüşüm mü yaratacak, yoksa mevcut hedeflerin farklı askeri ve diplomatik araçlarla sürdürülmesini mi sağlayacak?

“Uzmanlar Cevaplıyor”un bu sayısında Tuğçe Ersoy Ceylan, Serhan Afacan, Abdulgani Bozkurt ve Sibel Düz, seçimin ardından koalisyon ihtimallerini, İsrail siyasetindeki süreklilik ve değişim unsurlarını ve bunların bölgesel yansımalarını değerlendirdi.

Hazırlayan:

Sibel Düz, SETA

Katkıda Bulunanlar:

Tuğçe Ersoy Ceylan
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi

2026 Knesset seçimlerinin sonuçlarına göre ortaya çıkan siyasi tablo, Netanyahu liderliğindeki sağ blok açısından bir güç kaybına mı, yoksa İsrail siyasetindeki mevcut dengelerin yeniden üretilmesine mi işaret ediyor? Seçimlerin ardından ortaya çıkan koalisyon aritmetiği dikkate alındığında nasıl bir hükümet formülü mümkün görünüyor?

2026 Knesset seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo Netanyahu liderliğindeki sağ blok açısından sayısal bir gerilemeye, İsrail siyasetinin temel açmazları bakımından ise sürekliliğe işaret ediyor. Henüz kesinleşmeyen sonuçlarda Netanyahu blokunun 53, Eisenkot liderliğindeki muhalefetin 48, Arap partilerinin ise toplam 19 sandalyeye ulaşması mevcut iktidarın çoğunluğu kaybettiğini gösteriyor. Bununla birlikte Likud’un birinci parti olarak kalması ve karşı blokun bağımsız bir hükümet çoğunluğu oluşturamaması bu kaybın Netanyahu’nun siyasal tasfiyesine dönüşmesini engelliyor. Dolayısıyla seçimlerin temel sonucu Netanyahu’nun gerilemesi ile Netanyahu sonrasına geçişin birbirinden ayrılmasıdır.

Burada Netanyahu blokunun gücü ile sağın İsrail siyasetindeki ağırlığını da ayırmak gerekiyor. Muhalefette Bennett ve Liberman gibi sağcı siyasetçilerin yer alması, iktidar blokunun yaşadığı sandalye kaybının otomatik olarak sola kayış anlamına gelmediğini gösteriyor. Netanyahu karşıtlığı; Filistin meselesi, güvenlik politikaları veya devletin Yahudi kimliği konusunda ortak bir alternatif program üretmiyor. Seçmen mevcut hükümeti cezalandırırken siyasal rekabet büyük ölçüde sağın belirlediği sınırlar içinde sürecektir. Bu nedenle sonuçları hem iktidarın güç kaybı hem de mevcut siyasal dengelerin farklı aktörlerle yeniden üretilmesi olarak değerlendirmek mümkündür.

Koalisyon aritmetiğinde ise belirleyici mesele sandalyelerin hangi siyasal ortaklıkla bir araya getirilebileceğidir. Netanyahu mevcut ortaklarıyla çoğunluğa ulaşamadığından muhalefetten bir partiyi yanına çekmek veya bloklar arası daha geniş bir uzlaşma sağlamak zorundadır. Eisenkot açısından Arap partilerinin katılımı ya da dışarıdan desteğiyle kurulacak bir hükümet aritmetik olarak mümkün görünüyor. Ancak muhalefet içindeki Arap partileriyle iş birliğine yönelik vetolar ve İsrail’deki yapısal eşitsizlik bu seçeneğin önündeki temel engeli oluşturuyor. Üstelik yalnızca Ra’am’ın 7 sandalyesi muhalefeti 61’e taşımıyor, Müşterek Liste’nin tutumu da önem kazanıyor.

Bu şartlarda koalisyon masasındaki en gerçekçi formüllerden biri, bloklar arası kurulacak bir birlik hükümetidir. Böyle bir hükümetin Netanyahu liderliğinde mi, dönüşümlü başbakanlıkla mı, yoksa Likud içinde bir liderlik değişikliğiyle mi kurulacağı ise ayrıca uzlaşma gerektiren bir mesele. Haredi partilerin alternatif bir ortaklığa katılması da askerlik yükümlülüğü konusundaki anlaşmazlığın aşılmasına bağlı. Hiçbir formül kendiliğinden işleyebilecek kadar pürüzsüz değildir, nitekim her biri aktörlerin seçim öncesindeki kırmızı çizgilerinden geri adım atmasını gerektiriyor.

Uzlaşma sağlanamazsa yeniden seçim ihtimali gündemde kalacaktır. Bu sırada Netanyahu’nun geçiş hükümetinin başında bulunması çoğunluğu kaybetmesine rağmen yürütme gücünü korumasını sağlayacaktır. İsrail’de seçimler mevcut iktidarın çoğunluğu yeniden üretemediği fakat onun yerini alacak ortak yönetim iradesinin de oluşmadığı bir netice doğurdu.

Serhan Afacan
İRAM

2026 yılında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarıyla başlayan savaşın ardından gerçekleşen Knesset seçimleri, İsrail’in İran stratejisinin geleceği açısından ne ifade ediyor? İsrail seçimlerinin sonuçları bölgesel ittifakları ve özellikle İsrail-Körfez normalleşme sürecini nasıl etkileyebilir?

Öncelikle İsrail’de “İran tehdidi” konusunda partiler üstü bir güvenlik mutabakatı bulunduğunun ve Tahran’ın da İsrail kaynaklı güvenlik risklerini Netanyahu’nun şahsından ibaret görmediğinin altını çizmek gerekiyor. Bu yönüyle İran’ın İsrail’deki seçimlere büyük bir anlam atfetmediği söylenebilir. Netanyahu’nun rakibi Eisenkot da İran’da rejim değişikliğini kapsayan net bir tutuma sahiptir ancak kendisinin ABD üzerindeki etkisi daha sınırlı kalmaktadır. Bununla birlikte Eisenkot’un, doğrudan askeri ve nükleer kapasiteleri hedef alan saldırıların yanında ekonomik yaptırımlarla baskıyı artırmaya da açık kapı bırakması dikkate alınması gereken önemli nüanslardır.

İranlı yetkililer, ülkelerine yeni bir saldırı başlatma konusunda Netanyahu’nun daha istekli hareket edebileceğinin de farkındalar. İran’ın İsrail seçimlerine giden süreçte Netanyahu’ya elini güçlendirecek malzeme vermemeye çalışması ve hatta İsrail’in hava sahası ihlali gibi bazı provokasyonlarını yanıtsız bırakması bununla ilgilidir. Dolayısıyla ne Netanyahu cephesi ne de muhalefet seçimlerden hükümet kurmaya yetecek çoğunluğu çıkarabilmiş olsa da Netanyahu’nun yeni hükümet kurulana kadar başbakanlığı sürdürecek olması ve yeni dönemde de bu konumunu koruma ihtimali çatışma riskini artıran gelişmelerdir. Bu noktada kritik husus, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in 25 Ekim’de İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai’ye Katar aracılığıyla müzakere çağrısı içeren bir mektup göndermiş olmasının süreci nasıl etkileyeceğidir. Zira Tahran hala gerilimde esas aktör olarak ABD’yi görmektedir. Tabii Haziran 2025’te ve Şubat 2026’da İran’a yönelik saldırıların Washington-Tahran hattında müzakereler devam ederken gerçekleştiği hatırlandığında, bu mektup diplomasisine de ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Ancak her halükarda Netanyahu’nun Trump yönetiminin İran’la olası bir diplomasi arayışını sabote etme konusunda Eisenkot’tan daha etkili olabileceği hesaba katılırsa İsrail seçimlerinden çıkan mevcut tablonun, zaten tetikte olan İran’ı daha fazla teyakkuza geçirdiği söylenebilir.

Seçimlerin bölgesel ittifaklara ve özellikle İsrail-Körfez normalleşme sürecine etkisinin ise sınırlı kalacağını düşünüyorum. Bu konuda Trump ve Netanyahu’nun istediği yönde bir açılım yaşanabilmesi için Suudi Arabistan’ın sürece dahil olması gerekiyor. Ancak Riyad’ın en azından mevcut konjonktürde bu doğrultuda hareket etmesini beklemiyorum. Bununla birlikte İsrail’in Mekke İttifakını zayıflatmak için çaba göstereceği açıktır. Bu amaçla İsrail’in önümüzdeki dönemde Yemen’de Husilerden kaynaklanan güvenlik sorunlarını kullanarak Suudi Arabistan’ı kendi yanına çekmeye çalışması beklenebilir. Bu noktada belirleyici olan, Mekke İttifakının kolektif savunmayı sağlama konusundaki kapasite ve kararlılığı olacaktır.

Abdulgani Bozkurt
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi

İsrail’in Suriye ve Lübnan’daki askeri varlığını ve güvenlik politikalarını dikkate aldığımızda, 2026 Knesset seçimlerinin sonuçları bu iki ülkeye yönelik İsrail stratejisinde nasıl bir değişim yaratabilir?

2026 Knesset seçimlerinin İsrail’in Suriye ve Lübnan politikalarında köklü bir stratejik dönüşüm meydana getirmesini beklemek gerçekçi görünmüyor. Netanyahu ile Gadi Eisenkot arasındaki farklılıkları değerlendirirken İsrail güvenlik doktrininin yalnızca askeri değil, ideolojik ve teopolitik temellerini de dikkate almak gerekiyor. Her iki isim de farklı siyasal eğilimleri temsil etmekle birlikte Siyonist devlet anlayışını ve İsrail’in bölgesel güvenlik üstünlüğünü esas alıyor. Dolayısıyla aralarındaki ayrışma, İsrail’in bölgesel konumuna ilişkin temel hedeflerden ziyade bu hedeflere ulaşmak için kullanılacak araçlarda belirginleşiyor. Bununla birlikte Eisenkot’un yaklaşımını, özellikle 7 Ekim sonrasında İsrail’in uluslararası alanda ciddi biçimde aşınan meşruiyetini ve imajını yeniden inşa etme çabasına daha yakın bir çizgi olarak okumak da mümkün görünmektedir.

Lübnan özelinde her iki lider de Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını, güneyde güvenlik bölgesinin korunmasını ve İsrail’in askeri müdahale kapasitesinin sürdürülmesini savunuyor. Netanyahu tek taraflı askeri caydırıcılığı önceleyen bir yaklaşım sergilerken Eisenkot, askeri kazanımların uluslararası destekli güvenlik düzenlemelerine dönüştürülmesini önemsiyor. Özellikle Fransa’nın sürece dahil edilmesi, Lübnan ordusunun uluslararası denetim altında güçlendirilmesi ve güvenlik koşullarına bağlı olarak İsrail’in kontrol ettiği alanların daraltılması Eisenkot’un yaklaşımında öne çıkan başlıca hususlardır. Ancak bu durum, İsrail’in Lübnan üzerindeki askeri baskısının sona ereceği anlamına gelmiyor.

Suriye açısından da benzer bir süreklilik söz konusu. Her iki lider Ahmed eş-Şara yönetimine kuşkuyla yaklaşıyor ve tampon bölgenin korunmasını gerekli görüyor. Netanyahu, Suriye’deki askeri varlığı Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu sınırlandırmanın da bir aracı olarak değerlendiriyor. Eisenkot ise mevcut askeri kazanımları, 1974 ayrıştırma düzenlemesini geliştirecek yeni bir güvenlik anlaşmasının müzakere zemini olarak kullanmaya daha yatkın görünüyor. Amerikan garantileri ve uluslararası denetim mekanizmaları bu yaklaşımın temel unsurlarını oluşturuyor. Bununla birlikte Eisenkot’un Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığına olumlu yaklaşmadığını da belirtmek gerekiyor.

Sonuç olarak olası bir iktidar değişikliği, İsrail’in Suriye ve Lübnan politikalarında stratejik bir kopuştan çok yöntemsel bir farklılaşmaya yol açabilir. Her iki aktörün de “Siyonist” zemini paylaşması, güvenlik politikalarının teopolitik arka planında önemli bir sürekliliğe işaret ediyor. Bununla birlikte bu ideolojik ortaklık, iki liderin her somut güvenlik kararını doğrudan dini gerekçelerle aldığı anlamına gelmiyor. Eisenkot’un farkı, askeri üstünlüğü diplomatik mekanizmalarla tahkim ederken 7 Ekim sonrasında İsrail’in uluslararası meşruiyetinde ortaya çıkan aşınmayı gidermeye daha fazla önem verebilecek olmasıdır. Bu çerçevede değişmesi beklenen, İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisini kendi lehine şekillendirme hedefinden ziyade bu hedefin uluslararası kamuoyuna sunuluşu ve diplomatik araçlarla desteklenme biçimidir.

Sibel Düz
SETA

2026 Knesset seçimlerinin sonuçları, İsrail’in Filistin politikasında nasıl bir geleceğe işaret ediyor? Netanyahu ile Gadi Eisenkot’un Filistin devletinin kurulmasına yönelik yaklaşımları ve güvenlik merkezli politikaları dikkate alındığında, İsrail’de olası bir iktidar değişikliği Filistin meselesinde gerçek bir politika değişimi yaratabilir mi?

2026 Knesset seçimlerinde ortaya çıkan tablo, İsrail’in Filistin politikasında köklü bir dönüşümden çok, güvenlik gerekçesiyle yürütülen politikaların farklı yöntemlerle sürdürülmesi ihtimaline işaret ediyor. Netanyahu karşıtlığı etrafında oluşan siyasi ağırlığı, Filistin devletinin kurulmasını veya işgalin sona erdirilmesini destekleyen ortak bir irade olarak değerlendirmek mümkün değil. Muhalefeti bir araya getiren hükümetin 7 Ekim’e dair sorumluluğu, askerlik muafiyeti ve yönetim sorunları gibi başlıklar, Filistin meselesinde kapsamlı bir uzlaşma bulunduğunu göstermiyor. Dolayısıyla seçimlerin etkisini, kurulacak koalisyonun bileşimi ve üzerinde anlaşacağı politikalar belirleyecek.

Netanyahu ile Gadi Eisenkot’un yaklaşımlarında temel ortaklık, Filistinlilerin siyasi geleceğinin İsrail’in tanımladığı güvenlik koşullarına tabi tutulması anlayışına dayanmaktadır. Netanyahu, Hamas’ın askeri kapasitesinin ortadan kaldırılmasını ve Gazze’nin silahsızlandırılmasını müzakereye kapalı hedefler olarak sunuyor, yeniden imarı da silahsızlandırma koşuluna bağlıyor. Filistin Yönetiminin Gazze’de Hamas’ın yerini almasına mesafeli yaklaşırken, Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişlemesine ve koalisyon ortaklarının ilhak taleplerine daha açık bir çizgide duruyor.

Eisenkot’un yaklaşımı da mevcut koşullarda bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulmasını destekleyen bir alternatif sunmuyor. Öngördüğü çerçeve, İsrail’in belirleyici güvenlik kontrolünü koruduğu, ordusu bulunmayan ve Filistinlilerin sivil idareyi üstlendiği sınırlı bir siyasi yapılanmaya dayanıyor. Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze yönetiminden çıkarılması hedeflerinde Netanyahu ile ortaklaşıyor. Filistinli bir yönetim mekanizmasına daha açık olması, Filistinlilerin bağımsız siyasi egemenliğini kabul ettiği anlamına gelmiyor.

İki lider arasındaki farklılıklar ise sahadaki uygulamalar açısından önem taşıyor. Eisenkot, İsrail makamlarının izni dışındaki yerleşimler, “yerleşimci” şiddeti ve E-1 projesi karşısındaki tutumunun yanı sıra kapsamlı ilhakın demografik etkilerine ilişkin kaygılarıyla da Netanyahu’nun yaklaşımından ayrışıyor. Buradaki izin ayrımı, yerleşimlerin uluslararası hukuk bakımından meşruiyetine ilişkin bir ayrım olarak okunmamalıdır. Eisenkot’un askeri operasyonlarla oluşturulan fiili durumu diplomatik düzenlemelerle sürdürmeye daha açık olması da Filistin egemenliğinin kabulüyle eş tutulamaz. İlhaka itirazının merkezinde, Filistinlilerin haklarından ziyade İsrail açısından doğabilecek demografik ve siyasi sonuçlar bulunuyor.

Arap partilerinin artan parlamenter ağırlığı hükümet kurma pazarlıklarında etkili olabilir. Bunun Filistin politikasına yansıması, destek verecekleri hükümetten hangi taahhütleri alabileceklerine ve bunları ne ölçüde uygulatabileceklerine bağlı. Ne yazık ki artan temsil, Gazze ve Batı Şeria politikasının kendiliğinden değişeceği anlamına gelmiyor.

Olası bir iktidar değişikliği, askeri güç kullanımında, yerleşim uygulamalarında ve Filistinli muhataplarla ilişkilerde somut farklılıklar yaratabilir. Ancak Filistin meselesinde köklü değişimden söz edebilmek için Filistinlilerin siyasi egemenliğinin tanınması, işgalin sona erdirilmesi ve İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki kontrolünün değişmesi gerekir. Mevcut siyasi tablo, böyle bir dönüşümün gerçekleşeceğini söylemek için yeterli dayanak sunmuyor.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR