Paris'teki gösterilere polis müdahalesi
Fransa'nın başkenti Paris'te Sarı Yeleklilerin de katıldığı eylemlere polis yer yer tazyikli su ve biber gazıyla müdahale etti.

Avrupa’da Merkez Siyasetin Gerilemesi ve Seçmen Tercihlerinin Dönüşümü

Avrupa'nın önde gelen bazı ülkelerinde merkez siyasetin; ekonomi, güvenlik, göç, istihdam, eğitim, sağlık ve sosyal politika gibi öncelikli alanlarda toplumun beklentilerini karşılayabilecek çözüm önerileri sunmakta geri kaldığı gözlenmektedir. Bilhassa genç seçmenler nezdinde oluşan bu tablo, siyasi iletişimin yetersizliğinin ve siyasi aktörlerin kendilerini yenileyememesinin de bir sonucudur.
Paylaş:

Son haftalarda Fransa başta olmak üzere Avrupa’nın çeşitli şehirleri, özellikle merkez siyaseti temsil eden aktörlerde şaşkınlık yaratan protesto gösterilerine sahne oldu. Bunun neticesinde ise son günlerde bu tür gösterilerin temel nedenleri ve bunları hangi kitlelerin düzenlediği sorusu üzerinde durulurken bazı çevreler, yaşananların başta eğitim gibi kamusal alanlardaki yatırım yetersizlikleri ile ilgili olmadığını, örneğin ABD Başkanı Donald Trump’ın da ifade ettiği üzere, tamamen “göçmen” meselesinden kaynaklı olduğunu ileri sürdü. Bu kolaycı söylemlerle birlikte kolektif bir değerlendirme tercih edilerek meselenin temel dinamikleri ıskalanmaktadır. Avrupa’nın birçok kronik sorununu yalnızca göç meselesine indirgeyip popülist söylemlere sarılmak rasyonel bir siyaset anlayışından uzaktır. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da başta Trump’ın söz konusu değerlendirmelerine dolaylı bir şekilde tepki göstermesi dikkat çekti. Macron, “Bizim sırtımızdan seçim kampanyası yürütüyorlar. Buna ihtiyacımız yok. Zaten sorunlarımız var. Bu sorunları yöntemli, saygılı ama aynı zamanda kararlı ve tavizsiz bir şekilde ele alıyoruz.” ifadelerini kullandı. ABD Başkanı’nın sözlerine benzer bir söylemsel tercihte Almanya Şansölyesi Friedrich Merz (CDU) de bulundu ve yaşananların sebebinin “uyum sağlamamış insanlar” olduğunu ileri sürerek durumu açıklamaya çalıştı.

Merkez Siyasetin Gerilemesi ve Siyasetin Kendini Yenileyemeyişi

Avrupa’da başta Fransa ve Almanya gibi ülkelerde merkezde yer aldığı ileri sürülen siyasi partiler, özellikle son yıllarda uç noktalarda yer alan siyasi söylem ve siyasi hareketler karşısında bir gerileme trendi yaşamaktadır. Uç noktalarda yer alan hem sağ hem de sol siyasetteki söylemlerin bilhassa genç seçmenler nezdinde daha fazla rağbet görmeye başlaması, merkezde yer alan aktörlerin kronik başarısızlık sarmalından çıkamadıklarını ve çözümlerin de üretilemediğini görünür kılmaktadır. Her ne kadar merkezde yer alan siyasi partiler tarafından dahi sağ popülist aktörlerin bilhassa göç, güvenlik, ekonomi, istihdam ve sosyal-politika alanlarına ilişkin söylemleri benimsenmiş ve hatta normalleştirilmişse de uç noktalarda yer alan partilerin yükselişi engellenememiştir.

Son olarak Eylül’de Almanya’nın Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletlerinde gerçekleşen eyalet meclisi seçimlerinde merkez siyasetin daha da gerilemesi söz konusu olmuştur. Bilhassa Merz liderliğindeki CDU’nun tarihinin en başarısız sonucunu alarak Almanya tarihinde ilk kez bir eyalet meclisi dışında kalması (Mecklenburg-Vorpommern), uç noktalarda yer alan partilerin yükselişlerinin en somut ve güncel neticelerindendir. Benzer bir şekilde önümüzdeki yıl gerçekleşecek olan Fransa Cumhurbaşkanı seçiminin aşırı sağın muhtemel bir zaferiyle sonuçlanma olasılığı da bu küresel trendin bir diğer güncel örneğidir.

Avrupa’nın önde gelen bazı ülkelerinde merkez siyasetin; ekonomi, güvenlik, göç, istihdam, eğitim, sağlık ve sosyal politika gibi öncelikli alanlarda toplumun beklentilerini karşılayabilecek çözüm önerileri sunmakta geri kaldığı gözlenmektedir. Bilhassa genç seçmenler nezdinde oluşan bu tablo, siyasi iletişimin yetersizliğinin ve siyasi aktörlerin kendilerini yenileyememesinin de bir sonucudur. Bu tıkanıklık, uç noktalardaki politika önerilerinin seçmenler tarafından daha dikkate değer görülmesine neden olmaktadır. Gelinen aşamada, başta Avrupa olmak üzere küresel düzlemde devam eden bu trende yönelik bazı ülkelerde direnme girişimleri de gözlenmektedir.

Bugün başta Almanya ve Fransa gibi önde gelen Avrupa ülkelerinde bilhassa genç seçmen kitlesi nezdinde uç noktalarda yer alan partilerin tercih edilmesine karşı bazı çözüm önerileri ve vaatler ileri sürülmektedir. Bu vaatler, genel itibarıyla yapısal sorunları gelecek jenerasyonları da kapsayacak şekilde çözecek köklü reformların hayata geçirilmesini hedeflemektedir. Merkez siyasetin reform odaklı bu projeksiyonuyla birlikte, en nihayetinde uç noktalarda yer alan siyasi aktörlerin geriletileceğine dair bir beklenti söz konusudur. Son olarak partisinin Almanya tarihinde ilk kez bir eyalet meclisinin dışında kalması sonrası yaptığı açıklamalarıyla Şansölye Merz de benzer bir yaklaşıma işaret etmiştir. Merz, eyalet meclisi seçim sonuçlarını bir “felaket” olarak değerlendirse de görevinin başında olduğunu ve federal hükümetteki koalisyon ortaklarıyla birlikte planlanan reformları hayata geçirmekte kararlı olduğunu vurgulamıştır. Ancak bu yaklaşımın siyasi bir başarıya ulaşıp ulaşmayacağı şüpheli olmakla birlikte, kısa ve hatta orta vadede ciddi riskler içerdiği de söylenebilir.

İlk olarak, reform girişimlerinin kamuoyu genelinde tatmin edici bir etkiye neden olup olmayacağı oldukça belirsizdir. Zira koalisyon ortakları arasındaki görüş ayrılıklarına rağmen –ortaklar arasında tavizlerin de verilmesi sonrasında– hayata geçirilen emeklilik veya vergi reformlarının, görevdeki bir hükümete yönelik desteği artırması tarihsel olarak bakıldığında da pek rastlanılan bir durum değildir. Gelecek jenerasyonlar adına atılması gereken adımlar olarak sunulan, ancak tasarruf ve daha fazla kısıtlamaları öngören bu reformların, genç seçmenleri merkez siyasete yeniden yaklaştırması ihtimali oldukça düşüktür. Güncel anketlerdeki sonuçlar da bu yöndeki tahminler ile örtüşmektedir. Dolayısıyla somut bir reform takvimi ile seçmen desteğinin devamı için sürdürülebilir bir dengenin kurulması gerekmektedir. Ancak böyle bir dengenin oluşturulması, bilhassa kırılgan koalisyon hükümetleri için son derece güçtür.

Bir diğer husus ise kırılgan iç siyaset gündemine rağmen dış siyasetteki önemli gelişmelerin vurgulanması ve odağın oraya yönlendirilmesi çabalarıdır. Bu yöndeki bir yaklaşım son olarak başarısızlıkla sonuçlanan eyalet meclisi seçimlerinin ardından Şansölye Merz’in söylemlerinde de gözlemlenmiştir. İç siyasetteki tartışmaları anlayışla karşıladığını belirten Merz, Avrupa’nın güvenliği hususunun ise kendi şahsı ile ilgili tartışmaların önüne geçmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Yine aynı konuşmasında Almanya’nın kaderinin Avrupa’ya bağlı olduğunun altını çizen Şansölye, “dış güvenliğin iç siyasetteki tartışmalardan ayrı tutulamayacağı” uyarısında bulunmuştur. Ancak siyasi karar alıcıların işaret ettiği bu önceliklendirmenin seçmen nezdinde de benzer bir karşılık bulduğu her zaman geçerli olmayabilir.

Sonuç itibarıyla, merkez siyasetin Avrupa’da uzun bir süredir yaşadığı gerileme süreci ve kamuoyunun siyaset kurumlarının çözüm kapasitesine olan inancını yitirmesi gelinen aşamada kronik bir istikrarsızlığa evrilmektedir. Bu süreçte uç noktalarda yer alan siyasi aktörler ve çözüm önerilerinin normalleştirilmesi trendi de sürmektedir. Merkezde yer aldığı ileri sürülen siyasi aktörlerin uç noktalardaki aktörlere yönelik hem ulusal/federal hem de eyaletler düzeyinde uyguladıkları “yangın duvarı” ilkesi, söz konusu aktörlerin yükselişlerini ise engelleyememiştir. Örneğin Almanya’da sağ popülistlerle iş birliğini reddeden ilke sürdürülürken, Fransa’da da aşırı sağcı bir cumhurbaşkanının göreve gelmesinin engellenmesi için benzer bir blok siyasetinin üzerinde durulması muhtemeldir. Sistem gereği bilhassa seçimin ikinci turunda bu yaklaşım kaçınılmazdır. Ancak sonrasındaki süreçte oluşan siyasi denklemin kırılgan bir yürütme erki sonucunu doğurduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Böylelikle bu durum, merkez siyaset açısından daha da kronikleşmiş istikrarsızlıkları beraberinde getirebilmektedir. Gelinen aşamada ise yapısal reformların toplumsal beklentilerle uyumlu olarak hayata geçirilmesi öncelikli hedef olarak değerlendirilebilir.

Bu süreçte, geçmişteki siyasi refleksleri tekrar etmenin başarı getirmeyeceği de kabul edilmelidir. Ayrıca güçlü bir siyasi liderliğin inşasının, uç noktalarda yer alan partilerin popülist politika önerilerini yalnızca taklit etmekle mümkün olmayacağı unutulmamalıdır. Zira bu yöndeki kolaycı yaklaşımlar, merkez siyasetin inandırıcılığına zarar verdiği gibi uç noktalardaki partilerin yükseliş trendini sürdürmelerine de yol açmaktadır. Bu temel değişimin anlaşılması, merkez siyasetin geleceği açısından kritik bir öneme sahiptir. Dolayısıyla mevcut yaklaşımları sürdürerek seçmen tercihlerinin yeniden geleneksel merkez siyasete yönelmesini beklemek rasyonel ve gerçekçi bir bakış açısı değildir.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR