ABD/İsrail-İran Savaşının Haritası Genişlerken Maliyetin Dili Değişiyor

ABD/İsrail-İran Savaşının Haritası Genişlerken Maliyetin Dili Değişiyor

Güncel tablo, Basra Körfezi çevresinden merkezi Ortadoğu'ya; oradan Doğu Akdeniz'e ve Kafkasya'ya doğru yayılan bir kriz kuşağı görünümü kazanıyor.
Paylaş:

ABD/İsrail-İran savaşı birinci haftasını doldurmak üzere. İlk günlerde sınırlı görünen çatışma, artık bu üç aktörün ötesine geçerek bölgesel sıçramalarla devam ediyor. Bu sıçramalar henüz tam kapsamlı bir bölgesel savaş tablosu üretmedi. Ancak savaşın ritmi, cepheyi Basra Körfezi çevresinden merkezi Ortadoğu’ya, Doğu Akdeniz’e ve Kafkasya’ya doğru genişleten bir yönelime işaret ediyor. Savaş, askeri hedefleri, devletlerin kriz yönetim kapasitesini, toplumların dayanıklılığını ve küresel sistemin kırılgan noktalarını test eden yeni bir jeopolitik mücadeleye dönüşmüş durumda.

Sıçramaların Kronolojisi: Körfez, Lübnan, Nahçıvan

Bu savaşın genişleme dinamiğini anlamak için kronolojiye bakmak yeterli. İlk sıçrama doğal olarak topraklarında ABD üsleri barındıran Körfez ülkelerine oldu. Bu, savaşın sınırlarını genişleten ilk işaretti. Çatışma artık sadece ABD-İsrail ve İran arasında olmaktan öte bu çatışmanın lojistik, askeri ve siyasi sonuçlarını taşıyan çevre ülkeler üzerinde de baskı üretiyordu.

Dördüncü gün cephe, İsrail’in Lübnan ve Hizbullah’a yönelik saldırılarıyla yeni bir alana taşındı. Bu hamle bir yandan İsrail’in yan cepheyi kontrol altına alma arayışını yansıtırken diğer yandan çatışmanın çok cepheli bir forma kayma riskini yükseltti. Aynı gün Türkiye’de de dikkat çekici bir gelişme yaşandı. Milli Savunma Bakanlığının (MSB) açıklamasına göre İran’dan ateşlenen ve Irak ile Suriye hava sahasını geçtikten sonra Türkiye hava sahasına yöneldiği tespit edilen bir balistik mühimmat Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından imha edildi. Hatay’a düşen parçanın ise önleme mühimmatına ait olduğu belirtildi. Türkiye doğrudan hedef alınmasa bile bu olay savaşın yakın çevreye taşınma riskini somutlaştırdı.

Beşinci gün ise Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı gündeme geldi. Kısacası savaşın temas noktaları genişliyor. Güncel tablo, Basra Körfezi çevresinden merkezi Ortadoğu’ya; oradan Doğu Akdeniz’e ve Kafkasya’ya doğru yayılan bir kriz kuşağı görünümü kazanıyor.

Tam Kırılma Henüz Yaşanmadı

Bu noktada önemli bir parantez açmak gerekir. Savaşın ilk günlerinde cephenin genişleme ihtimalleri tartışılsa da şimdilik en kötü senaryoların aynı anda devreye girdiği bir tablo yaşanmadı. Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması tartışması dördüncü günde ciddi biçimde gündeme gelmiş olsa da diğer tarafta dünya ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri olan Babülmendep’in Husiler tarafından kapatılması henüz fiilen gerçekleşmiş değil. Buna rağmen Babülmendep halen potansiyel bir risk unsuru olarak bulunuyor.

Savaşın enerji cephesinde bir başka kritik sonuç da Körfez’in fiyat ve teslimat güvenliği üzerinden sınanmasıdır. Hürmüz’de risk algısı yükseldikçe Körfez’den Çin’e ve Asya pazarlarına yönelen petrol ve LNG akışında fiili bir kesinti yaşanmadan önce bile sigorta maliyetleri, navlun, rota planlaması ve ticari risk iştahı değişir. Bu, Körfez’in enerji ihracatının tamamen duracağı anlamına gelmeyebilir. Ancak piyasanın kesintisiz ve öngörülebilir tedarik varsayımı zayıfladığında alıcılar alternatif tedarik kanallarını daha agresif biçimde devreye sokar. Özellikle Çin gibi büyük tüketiciler açısından mesele fiyatla birlikte arzın sürekliliği ve rotanın güvenliği artık stratejik bir maliyet kalemine dönüşür.

Tam da bu noktada zamanı geldiğinde savaşın kazananı tartışmasına daha soğukkanlı bakmak gerekir. Krizin uzaması ve Körfez’in risk primi üretmesi, paradoksal biçimde Rusya’nın elini güçlendirebilir. Zira savaş koşullarında güvenli tedarikçi algısı, coğrafi güvenliğin yanı sıra lojistik esneklik ve mevcut altyapı üzerinden de şekillenir. Körfez akışı üzerinde belirsizlik arttıkça Rusya’nın yön değiştirebilen sevkiyatları ve mevcut satış kanalları daha cazip bir alternatif olarak öne çıkabilir. Böyle bir tablo, kısa vadede Rusya’ya pazar payı ve gelir açısından manevra alanı açar. Daha önemlisi, enerji jeopolitiğinde krizden beslenen bir denge üretir. Diğer bir ifadeyle savaş uzadıkça Körfez’in risk primi artar. Risk primi arttıkça, Rusya gibi alternatif tedarikçilerin pazarlık gücü yükselir.

Kısacası Hürmüz ve Babülmendep’in aynı anda yüksek risk üretmesi, petrol fiyatlarında artışın yanı sıra sigorta maliyetlerinden navluna, tedarik zincirinden gıda fiyatlarına kadar uzanan sistemik bir şok anlamına gelir. Yani mesele sadece enerji olmamakla birlikte küresel ekonominin koronavirüs (Covid-19) salgını, Rusya-Ukrayna savaşı ve Evergreen gemisinin karaya oturması gibi olayların ardından bir kez daha dar boğaz psikolojisine girebilir.

Savaşın Görünmeyen Cephesi: Sahte Bayrak, Dezenformasyon ve Bilgi Güvenliği

Beşinci gününe gelmiş bir savaşta sahadaki patlamalar kadar belirleyici bir başka alan var: atıf savaşı. Kim yaptı, neden yaptı, kimin işine yaradı gibi sorular artık askeri manevraların ayrılmaz parçası. Bu nedenle krizi tırmandırma amacıyla sahte bayrak (false flag) operasyonları olasılığı da sıkça dillendiriliyor.

Burada dikkatli bir dil kullanılması elzem. Sahte bayrak iddiası kesinlik ifadeleri taşımaz. Ancak bu tür sisli, gri alanları olan ve hızlı tırmanan krizlerde provokasyon ihtimalini de hesaba katmadan keskin analizler yapmak eksik kalır. Zira yanlış atıf, yanlış karşılık doğurur. Yanlış karşılık ise tırmanmayı kontrol edilemez hale getirir.

Tam da bu nedenle savaşın askeri boyutunun yanında enformatif boyutu da olağanüstü aktif işliyor. Dezenformasyon, manipülasyon, çarpıtılmış görüntüler ve aceleci başlıklar, kamuoyunu ve karar alıcıları da baskı altında bırakır. Bu ortamda bilgi güvenliği de kritik hale gelmekte. Resmi kurumların açıklamaları, doğrulama mekanizmaları ve özellikle kriz dönemlerinde kamuoyunu sakinleştiren net çerçeveler stratejik bir ihtiyaçtır. Bu noktada İletişim Başkanlığı, Dezenformasyonla Mücadele Merkezi ve ilgili bakanlıkların açıklamalarının takibi dezenformasyondan kaçınmak için önemli noktalar olarak öne çıkıyor. Türkiye açısından MSB’nin açıklamasında görülen soğukkanlı teknik çerçeve ve caydırıcılık mesajı bu nedenle önemlidir.

Enerji Savaşının Gölgesinde Muhtemel Su Savaşı

Bu savaşın belki de en tehlikeli ve en az izlenen yansıması, kritik altyapı hedefleri üzerinden ortaya çıkabilir. Körfez ülkeleri söz konusu olduğunda enerji kadar hayati başka bir kırılganlık alanı su meselesidir.

Deniz suyunu arıtarak içilebilir hale getiren Körfez ülkeleri için tuzdan arındırma tesisleri toplumsal hayatın şah damarıdır. Bu tesisler aynı zamanda yoğun enerji tüketir. Yani su güvenliği ile enerji güvenliği iç içedir. Hürmüz Boğazı krizi savaşın enerji boyutunu öne çıkarırken, su arıtma tesislerine yönelik olası bir risk doğrudan ya da dolaylı olarak enerjiyle birlikte su kaynaklarının da sınırlandırılmasını gündeme getirebilir.

Bir ülkenin ordusundan ziyade toplumun günlük hayatını kilitlemek bu noktada jeopolitik mantık olarak öne çıkmaktadır. Zira su erişiminin kesintisi, kısa sürede sağlık, kamu düzeni, ekonomi ve siyasal meşruiyet üzerinde baskı üretir. Bir insansız hava aracının (İHA) bir tesise vereceği zarar, askeri bir üssün vurulmasından daha hızlı toplumsal etki oluşturabilir. Bu, petrol savaşlarının yerini su savaşlarının alacağı anlamına gelmeyebilir. Ancak yakın gelecekte suyun, jeopolitik mücadelede daha açık bir maliyet üretme aracı haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Hatırlanacak olursa Yom Kippur Savaşı’nda (1973) petrolün bir silah olarak kullanılması nasıl söz konusu olduysa bu savaşta da suyun artık daha büyük bir gündem maddesi olarak öne çıkması beklenebilir.

İran henüz bu tür tesislere dönük doğrudan bir saldırı gerçekleştirmedi. Bu kısıtlama bir zayıflık değil. Aynı zamanda bir tercih, bir eşik ve bir koz olarak okunabilir. Zira asimetrik savaşta başarı her zaman hava üstünlüğünden gelmez. Bazen rakibin yerine koyamayacağı şeye vurulur. Petrolün rotası değişebilir. Gaz tedariki yeniden planlanabilir. Ancak çöl ikliminde su kesintisinin telafisi hiç kolay olmaz.

Afrika Boynuzu: Yeni Kırılma Hattı ve Teyit-İhtiyat Dengesi

Savaşın jeopolitik kırılma noktalarından bir diğeri Afrika Boynuzu. Somaliland’ın İsrail tarafından tek taraflı tanınması ve Berbera Havalimanı’na İsrail’e ait olduğu ileri sürülen gözetleme uçakları/İHA’ların indiğine dair teyitsiz bilgiler, sahada algı savaşını yükselten unsurlardır. Bu noktada iki prensip birlikte korunmalıdır: (i) Teyitsiz bilgi kesin gibi sunulmamalı, ihtimal dahilinde değerlendirme kapsamında dikkate alınmalıdır. (ii) Bu iddiaların dolaşıma girmesi bile Afrika Boynuzu’nun bu savaşta periferiden ziyade stratejik yansıma alanı haline geldiğini göstermektedir.

Babülmendep senaryosu da bu yüzden kritik. Eğer Husiler bu boğazda daha sert bir baskı kurarsa bunun sonucu sadece İsrail veya tek bir ülke olmaz. Cibuti’de Camp Lemonnier başta olmak üzere birçok ülkenin askeri varlığı, boğazı fiilen çok aktörlü bir güvenlik düğümüne dönüştürüyor. Bu nedenle boğazın kapanması, Husileri bir anda çok sayıda aktörün hedefi haline getirebilir. Buna rağmen siyasi ekonomi açısından kapanma ihtimali bile dünyaya ağır bir risk primi yazdırabilir.

Bu hattın daha karmaşık bir boyutu da var: Etiyopya’nın denize erişim tartışmaları, Mısır’ın Nil üzerinden su rekabeti, Sudan krizi ve Körfez’in Sudan dosyası üzerindeki etkileri. Bunların hepsi birbirine bağlı. Yani savaşın Kızıldeniz’e sıçraması, Afrika Boynuzu perspektifiyle birlikte Mısır-Etiyopya-Sudan üçgeni, geniş anlamda Doğu Afrika ve Körfez dengeleriyle birlikte okunmalı.

Cephe Genişlerken Maliyet de Artıyor

Savaşın genişlemesi sadece yeni coğrafyalara sıçrama değildir. Aynı zamanda maliyet üretme yöntemlerinin çeşitlenmesidir. Körfez’de üsler ve hava sahaları, Lübnan cephesi, Kafkasya’ya uzanan durum çoklu temas noktaları olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda temas noktaları arttıkça iki risk yükseliyor. Birincisi yanlış atıf ve provokasyon üzerinden kontrolsüz tırmanma. İkincisi enerji ve su gibi kritik altyapılar üzerinden toplumsal kırılganlık oluşturma riski.

Bu yüzden herkes petrolü izlerken kesinlikle suyu da izlemek gerekir. Zira bu çatışmanın ikinci perdesi, birinci perdenin bütün askeri şoklarını gölgede bırakacak ölçüde sistemik maliyetler üretebilir. Savaşın kaderi bilginin doğrulanması, altyapının korunması, toplumların dayanıklılığı ve aktörlerin tırmanmayı yönetebilme kabiliyetiyle belirlenecek. Ancak günün sonunda bu savaşın asıl sorusu “Savaşın haritası genişlerken aktörler bu genişlemeyi yönetebilecek mi yoksa küçük hamlelerle büyüyen tırmanma, bölgeyi uzun süreli bir istikrarsızlık düzenine mi sokacak?” olmalıdır.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR