ABD/İsrail-İran Savaşında Yapay Zekanın Üç Cephesi: Hukuk, Hakikat ve Siber Güvenlik

ABD/İsrail-İran Savaşında Yapay Zekanın Üç Cephesi: Hukuk, Hakikat ve Siber Güvenlik

Sahada belirleyici olan yalnızca kinetik kuvvet değildir. Veri akışını kim yönetiyor, algoritmik çıkarımı kim daha hızlı üretiyor, hedefleme ve önceliklendirmeyi kim daha isabetli yapıyor soruları, savaşın ritmini ve diplomatik manevra alanını doğrudan şekillendirmektedir.
Paylaş:

Günümüz uluslararası sisteminde ileri teknolojiler sadece devletlerin envanterine eklenen teknik araçlar değil bilakis stratejik kapasitenin bizzat kendisidir. Yapay zeka (YZ) yetkinlikleri, uydu ve sensör ekosistemleri, yarı iletken üretimi, bulut altyapıları ve sofistike algoritma inşası, devletler arası rekabeti askeri doktrinden diplomatik müzakereye kadar uzanan geniş bir bantta yeniden tanımlamaktadır. 28 Şubat 2026’da başlayan ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaş da bu dönüşümü sert bir biçimde görünür kılmıştır. Zira artık sahada belirleyici olan yalnızca kinetik kuvvet değildir. Veri akışını kim yönetiyor, algoritmik çıkarımı kim daha hızlı üretiyor, hedefleme ve önceliklendirmeyi kim daha isabetli yapıyor soruları, savaşın ritmini ve diplomatik manevra alanını doğrudan şekillendirmektedir. Nitekim açık kaynaklara yansıyan bilgilere göre ABD tarafında Palantir tarafından geliştirilen Maven Smart System, uydu ve gözetleme dahil çok katmanlı istihbarat verisini işleyerek gerçek zamanlı hedefleme ve hedef önceliklendirmesine dönük içgörüler üretmektedir.

Bu tabloyu bilişsel diplomasinin (cognitive diplomacy) sacayakları olan varlık (presence), pratik (practice) ve bağışıklık (resilience) perspektiflerinden okumak sahadaki somut mekanizmaları görünür kılmaktadır. Varlık, aktörün dijital ekosistemdeki ontolojik gücünü ifade eder. Bir başka deyişle aktörün veriye erişimi, veriyi anlamlandırma hızı ve bu hızın karar döngülerine tercüme edilebilmesidir. İran sahasında internet kesintileri ve bağlantı hızının ciddi biçimde düşmesi, savaşın daha ilk aşamasında “bilgi ortamı”nın bizzat çatışma nesnesine dönüştüğünü teyit etmiştir. NetBlocks’ın İran genelinde (internet) bağlantısının neredeyse tamamen koptuğuna dair iddiaları sadece iletişimin değil aynı zamanda koordinasyonun ve kamusal algının da baskılandığı bir ortamı işaret etmektedir.

Pratik sütunu ise bu dijital varlığın operasyona nasıl dönüştürüldüğünü gösterir. Savaşın ilk günlerinde ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik eş zamanlı yürütülen siber saldırılar pratik boyutun klasik “siber taarruz” tanımını aşarak psikolojik harekat, yönlendirme ve karar bozma hedefleriyle iç içe geçtiğini gözler önüne sermektedir. İran’da birçok haber sitesi ve uygulama hedef alınmıştır. Örneğin BadeSaba adlı namaz saatleri uygulaması üzerinden dezenformatif mesajlar servis edilerek halk üzerinde psikolojik etki kurulmaya çalışıldığı görülmüştür. Bu durum dijital cephenin yalnızca altyapıya değil aynı anda toplumsal algıya da saldırdığını gösteren çarpıcı bir örnektir. Nitekim ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine saldırıların başlangıç safhasında öncü rolün Siber Kuvvetler (CYBERCOM) ve Uzay Kuvvetleri (SPACECOM) komutanlıkları tarafından üstlenildiğini ve İran’ın komuta kontrol ve haberleşme kabiliyetlerinin “kinetik olmayan yöntemler” ile sistematik olarak aşındırıldığını ifade etmiştir. ABD bu hamleyle İran’ın “tespit etme, koordine olma ve efektif mukavemet üretme” kapasitesini felce uğratmayı hedeflenmiştir. Diğer bir ifadeyle sahaya sürülen bilişsel araçların doğrudan hedefleme döngüsünü ve komuta kontrol mimarisini baskılayarak karşı tarafı stratejik bir körlüğe mahkum etmeye çalıştığı görülmektedir.

Bağışıklık sütunu ise aynı anda hem kılıç hem kalkan olan bu dijital omurganın sürdürülebilirliğini ölçmektedir. Başka bir deyişle mesele sadece kimin daha yüksek taarruz kapasitesi üretebildiği değildir. Asıl mesele hangi tarafın iletişim, sensör, veri ve anlatı altyapısını muhafaza ederek manipülasyon, internet kesintisi ve siber baskı koşullarında dahi “işlevsel sürekliliği” sağlayabildiğidir. Savaşın bölgesel boyutunun hassaten Körfez ülkelerine doğru genişlediğine dair haber akışı dijital ve fiziksel güvenliğin aynı denklemde birleştiğini göstermektedir. Bu bağlamda veri merkezleri, bulut altyapıları ve fiber ağlar modern devletin dijital sinir sistemi olarak konumlanmaktadır. Bu dijital sinir sistemini güçlendiremeyen, bilişsel bağışıklığını koruyamayan aktörlerin, yüksek tempolu hibrit savaş ortamında hareket alanlarının daralması ve stratejik felce sürüklenmesi artık istisna değil yapısal bir risk haline gelmiştir.

ABD/İsrail-İran savaşı yalnızca kinetik güç kullanımını değil veri, algoritma ve ağ altyapılarının belirleyici rol oynadığı yeni bir savaş mimarisini de görünür kılmaktadır. YZ destekli hedefleme süreçleri, algoritmik dezenformasyon, bilgi alanının manipülasyonu ve kritik altyapılara yönelik siber operasyonlar bu dönüşümün başlıca bileşenleri olarak öne çıkmaktadır. Bu gelişmeler aynı zamanda uluslararası insancıl hukukun sınırları, kamusal hakikat üretimi ve medya ekosisteminin dayanıklılığı gibi alanlarda yeni sorular doğurmaktadır. Bu çok boyutlu tartışmayı farklı perspektiflerden değerlendirmek üzere konunun uzmanlarına sorularımızı yönelttik.

Hazırlayan

Erman Akıllı

Uzmanlar

Safa Uslu, Bursa Uludağ Üniversitesi DT Cloud

Fatih Sinan Esen, TÜBİTAK

Sefer Kalaman, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İletişim Fakültesi

Mustafa Böyük, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Kamil Tarhan, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi

Mammad Ismayilov, Bağımsız Araştırmacı


Safa Uslu
Bursa Uludağ Üniversitesi DT Cloud

ABD/İsrail-İran savaşında dijital teknolojilerin yoğun kullanımı neyi ifade ediyor?

Günümüzdeki sıcak çatışmalarda dijital teknolojilerden daha fazla yararlanıldığına şahit oluyoruz. Artık savaşlarda operasyonel üstünlük yalnızca fiziksel güç mücadelesiyle değil veri akışı, algoritmalar ve dijital ağlar üzerinden kurulan çok katmanlı bir güç alanında sağlanmaktadır. Son olarak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesinde de dijital teknolojilerin yoğun kullanımı savaş alanının yapısal dönüşümünü açık biçimde ortaya koymaktadır. Dijital altyapılar ve algoritmik hesaplamaların desteğinde karar verme süreçleri oldukça hız kazanmıştır. Uydu görüntüleri, sinyal istihbaratı ve açık kaynak verilerinin YZ modelleriyle işlenmesi sayesinde hedefleme için karar alma süreçlerinin milisaniyelere indirgenmesi, savaşın temposunu alışılmışın dışında hızlandırmıştır. ABD’nin Cloud Act üzerinden ulusal güvenliğe tehdit olabilecek süreçlerde teknoloji şirketlerinde tutulan verilere erişiminin olması ve en son Pentagon’un YZ platformlarından gelen analizleri kullanıma açacağını duyurması bunun en önemli örneğidir.

İran’a yönelik son askeri müdahale ve yaşananlar bazı önemli hususları göstermesi açısından dikkat çekicidir. Öncelikle tarafların askeri kapasiteleri kadar siber saldırılar ve internet ağlarına nüfuz etme kabiliyetlerinin de önem kazandığı görülmektedir. Öyle ki otonom ve yarı otonom silahlı İHA’ların (kamikaze drone) yaygınlaşması savaş alanını daha da karmaşıklaştırmaktadır. Birden fazla İHA’nın sürü teknolojileriyle merkezsiz olarak aynı anda kontrolü, maliyet-etki dengesini değiştirerek küçük ölçekli İHA’ların stratejik sonuçlar üretmesini sağlamıştır. İran, kırk yılı aşkın süreyle uygulanan dönemsel ambargolara rağmen füze teknolojisi ile kamikaze İHA’ların dijital altyapısında kaydedilen beklenmedik kapasite artışları sayesinde hedefleme kabiliyetini anlamlı biçimde geliştirmiştir. Bu durum birçokları için beklenmedik bir gelişme olmakla birlikte dijital teknolojilerdeki kullanım kapasitesinin, taraflar arasındaki farkları azaltmada önemli bir rol oynadığını göstermektedir.

İran örneğinin gösterdiği bir diğer gerçek de dijital altyapıların, yeni dönemde devletlerin hafızası, lojistiği ve sinir sisteminin “aşil tendonu” olduğudur. İran’ın yalnızca fiziksel askeri alanları değil aynı zamanda bölgedeki veri merkezlerini de hedef alması, dijital altyapının da kritik bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Son olarak petrol ve doğal gaz rezervleri, üretim kapasitesi ve ticaret potansiyeliyle İran’ın her zaman önemli bir enerji oyuncusu olduğu düşünüldüğünde; dijital altyapılar ve YZ’nin küresel enerji talebini ciddi bir şekilde artırdığı günümüzde, İran’daki jeopolitik çatışmanın büyüme ihtimali, küresel bir krizde dama taşı etkisi oluşturma riskini de barındırmaktadır.

Dolayısıyla bilinmesi gerekir ki yeni dönemde veri merkezleri ve fiber altyapılar gibi fiziksel dijital altyapılar ile bulut bilişim gibi karmaşık yazılımlar ve enerji altyapıları bu yeni savaş mimarisinin omurgası ve dijital sinir ağları ve kozmik odalarıdır. Yaşadığımız süreç net bir şekilde göstermiştir ki dijital altyapılarını koruyamayan, veri yönetiminde küresel aktörlere çok fazla bel bağlayanlar, egemen bulut bilişim çözümlerini üretmeyenler egemenlik ve meşruiyetlerinde artık sınırlı söz sahibi olacaklardır. “Dijital egemenlik” konvansiyonel ulusal güvenliğin temel unsuru haline gelmiştir.

Fatih Sinan Esen
TÜBİTAK

Algoritmik vahşet çağında uluslararası hukuk çöküyor mu?

Mart 2026 itibarıyla başlayan ABD/İsrail-İran savaşı küresel güvenlik mimarisi ve savaş hukukunda kritik bir kırılma noktasını temsil etmektedir. Epic fury ve roaring lion olarak adlandırılan operasyonel süreçlerin sevk ve idaresinin bütünüyle YZ sistemlerine tevdi edilmesi, geleneksel çatışma etiği açısından telafisi güç emsaller teşkil etmektedir. İnsan müdahalesinden bağımsız işleyen algoritmik hedefleme mekanizmaları, operasyonel süreçleri otonom bir zemine taşıyarak doğrudan hedef odaklı sonuçlar doğurmaktadır. İran dini lideri Ali Hamaney’e yönelik gerçekleştirilen müdahale, ölümcül otonom silah sistemlerinin stratejik kullanımının en somut örneği olarak kayıtlara geçmiştir.

Söz konusu süreçte Claude, ChatGPT, Lavender ve The Gospel gibi ileri düzey makine öğrenimi modellerinin aktif olarak kullanılması, insan yaşamının veri odaklı bir optimizasyon parametresine indirgenmesi tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Silikon Vadisi merkezli teknoloji aktörleri ile askeri kurumlar arasındaki stratejik iş birliği bu dönemde şeffaflık kazanmıştır. Anthropic şirketinin etik kaygılarına yönelik idari yaptırımlar uygulanmasına rağmen ilgili modellerin askeri karar alma süreçlerinde kullanımının devam ettiği gözlemlenmiştir. Eş zamanlı olarak OpenAI ile savunma birimleri arasında tesis edilen yüksek bütçeli anlaşmalar, teknolojik kapasitenin askeri stratejilerle entegrasyonunu hızlandırmıştır. Savaşın ahlaki boyutu büyük oranda özel sektörün teknolojik önceliklerine ve veri egemenliği stratejilerine eklemlenmiştir.

Dijital mülksüzleştirme ve verisizleştirme süreçleri, sivil kayıpların istatistiksel birer hata payı olarak değerlendirilmesine yol açan bir zemin hazırlamıştır. İran’ın Minab kentindeki eğitim kurumuna yönelik saldırı, otonom hedefleme sistemlerinin teknik hassasiyeti ile insani sonuçları arasındaki paradoksu derinleştirmiştir. 148 sivil kaybıyla sonuçlanan bu hadise, algoritmik karar mekanizmalarının vicdani denetimden yoksun işleyişinin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Hatalı veri setleri ve algoritmik ön yargıların savaş suçlarının teknik altyapısını oluşturması, temel hak ve özgürlüklerin korunması noktasında ciddi bir zafiyet meydana getirmiştir.

Bölgesel ölçekte bakıldığında Ortadoğu’nun ileri teknolojik sistemler için bir veri toplama ve test sahasına dönüştürüldüğü anlaşılmaktadır. Toplumsal dijital verilerin askeri algoritmaların eğitiminde ham madde olarak kullanılması, ulus devletlerin vatandaşlarının veri güvenliğini korumadaki kapasite sorunlarını teyit etmiştir. Teknokratik söylemlerin modern muharebe gerçekliğini örtmeye matuf bir işlev görmesi, uluslararası hukukun ve Cenevre Sözleşmeleri’nin fiilen işlevsizleşmesine zemin hazırlamaktadır. Hukuki boşluklar, devletlere asimetrik ve denetimsiz bir hareket alanı tanırken hesap verilebilirlik ilkesi yazılım kodlarının karmaşıklığı içerisinde belirsizleşmektedir.

Küresel ölçekte faaliyet gösteren hak temelli kuruluşların otonom hedefleme sistemlerinin yasaklanması yönündeki çağrıları ise mevcut distopik eğilimlerin normalleşmesine karşı bir direnç odağı oluşturmaktadır. Uluslararası toplumun, ölümcül otonom silahların kullanımını engelleyecek bağlayıcı ve evrensel bir hukuki çerçeveyi ivedilikle hayata geçirmesi stratejik bir zorunluluktur. Teknolojik elitlerin küresel güvenliği şekillendirme gücünün demokratik ve ahlaki denetim altına alınması, gelecek nesillerin varoluşsal güvenliğinin korunması adına hayati bir adım teşkil etmektedir.

Sefer Kalaman
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İletişim Fakültesi


YZ temelli dezenformasyon ortamında gerçeklik hangi mekanizmalar aracılığıyla silahlaştırılmaktadır?

Günümüzün küresel güç mücadeleleri, konvansiyonel askeri sınırları aşarak hakikatin bizzat kendisinin bir mühimmata dönüştüğü post-truth bir savaş karakterine bürünmüştür. ABD/İsrail-İran savaşında yeni medya platformları bilgi akışının sağlandığı mecralar olmaktan çıkıp tarafların psikolojik üstünlük kurmak için çarpıştığı dijital cephelere dönüşmüştür. Bu yeni ekosistemde dezenformasyon, askeri operasyonları tamamlayan yan bir unsur değil kamuoyu algısını baştan inşa eden ve gerçekliğin yerine sahtesini koyan başat bir stratejik güçtür. Hibrit savaşın bu safhasında amaç ise sadece rakibi alt etmek değil neyin gerçek olduğuna dair toplumsal kabulü tamamen parçalamaktır.

Bu süreçte kullanılan en temel tekniklerin başında dijital ağların hızından faydalanan bağlamdan koparma yöntemi gelmektedir. Eski tarihli veya farklı coğrafyalara ait askeri hareketlilik ve sivil kayıp görüntüleri, YZ algoritmalarının sağladığı çarpan etkisiyle saniyeler içinde yeni ve o anki çatışmaya aitmiş gibi dolaşıma sokulmaktadır. Algoritmik sistemlerin haber üretim süreçlerine entegre olmasıyla birlikte sentetik manipülasyon teknikleri de eşi görülmemiş bir derinlik kazanmıştır. Siyasi liderlerin sahte demeçlerini içeren deepfake videolar veya tamamen YZ tarafından üretilmiş asılsız kriz anı görselleri, izleyicinin eleştirel sorgulama yetilerini zayıflatarak duygusal bir şok dalgası üretmektedir. Bu tür kurgulanmış içerikler üzerinden yürütülen duygusal manipülasyon, yanlış bilginin viral bir şekilde yayılmasını sağlayarak kitleleri rasyonel zeminden uzaklaştırmaktadır.

Söz konusu dezenformasyon kampanyalarının ABD/İsrail-İran savaşındaki etkisi, sahadaki askeri dengeler kadar stratejik bir öneme sahiptir. Psikolojik harp, rakip tarafın direncini kırmayı ve karar alıcıların rasyonel adımlar atmasını engellemeyi hedeflerken aynı zamanda uluslararası kamuoyunda meşruiyet devşirme aracı olarak da kullanılmaktadır. Dolaşıma sokulan kurgu içerikler sadece askeri birliklerin moralini etkilemekle kalmayıp diplomatik bir krizi geri döndürülemez bir askeri tırmanmaya dönüştürebilecek riskler de barındırmaktadır. Bu noktada gerçeklik, tarafların siyasi hedeflerine hizmet edecek şekilde eğilip bükülen bir enstrümana dönüştürülerek silahlaştırılmaktadır.

Bu çerçevede dezenformasyon, çatışmaların geleceğinde artık doğrudan savaşın yönünü tayin eden bir “gerçeklik savaşı” olarak varlığını sürdürecektir. Dijital alanda inşa edilen algı üstünlüğü, fiziki güçten bağımsız bir caydırıcılık ve psikolojik baskı üretme kapasitesine sahiptir. Önümüzdeki süreçte sadece derin kurgu videolarla sınırlı kalmayan, otonom bot ağları, kişiye özel hedeflenmiş YZ destekli propaganda ve gerçek zamanlı duygu analizi yapan algoritmaların çatışma sahasını bir laboratuvara dönüştüreceği aşikardır. Post-truth çağında hakikat artık her zamankinden daha kırılgan ve savunulmaya muhtaç bir mevzi haline gelmiştir.

Mustafa Böyük
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

ABD/İsrail-İran savaşında algoritmik felç geleneksel haberciliği ve hakikat inancını nasıl tahrip ediyor?

Savaş zamanında habercilik, doğası gereği kriz anlarının belirsizliği, kısıtlı bilgi akışı ve tarafların yoğun propaganda faaliyetleri nedeniyle zorlu bir pratik olmuştur. Ancak 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı ortak saldırılar, savaş muhabirliği ve uluslararası habercilik tarihinde “YZ tabanlı bilgi harbi”nin tam kapasiteyle sahaya sürüldüğü büyük bir kırılma noktasına işaret etmektedir.

ABD ve İsrail füzelerinin İran’a düştüğü ilk saatlerde sahadan gelen bilginin hızı geleneksel teyit mekanizmalarını çökertmiştir. Üretken YZ araçlarının (metinden videoya, sesten görüntüye) geldiği son nokta sosyal medyada yayılan yıkım görüntülerinin veya füze saldırılarının hangisinin gerçek ve hangisinin sentetik olduğunu anında tespit etmeyi imkansız kılmıştır. Gazeteciler haberi “ilk veren” olmak ile “doğrulanmış” haberi vermek arasındaki etik ikilemde sıkışırken YZ üretimi sahte çatışma videoları (deepfake) uluslararası haber ajanslarının bile doğrulama süreçlerini yavaşlatmıştır.

ABD ve İsrail’in gerçekleştirdiği stratejik saldırıların ardından (özellikle dini lider Ali Hamaney’in ofisine yönelik) ortaya çıkan bilgi boşluğu YZ tarafından hızla doldurulmuştur. İranlı devlet yöneticilerinin hayatta olup olmadığına dair yayılan YZ üretimi ses kayıtları ile deepfake video ve fotoğraflar, kamuoyunda infiale ve askeri birimler arasında koordinasyon zafiyetine yol açmak amacıyla bir silah olarak kullanılmıştır. Akıllı telefon uygulamaları ve yerel medya kanallarına siber saldırılar üzerinden entegre edilen YZ tabanlı bot ağları, halkı isyana teşvik eden manipülatif içerikleri saniyeler içinde milyonlara ulaştırmıştır.

Sosyolojik açıdan bunun en büyük tehlikesi toplumda “gerçeklik apatisi” olarak adlandırılan duyarsızlaşma halini tetiklemesidir. İnsanlar o kadar fazla sentetik ve manipülatif şiddet içeriğine maruz kalırlar ki bir süre sonra doğru bilgiye ulaşma çabasından tamamen vazgeçerler ve en güvenilir kurumlardan gelen doğrulanmış haberlere bile şüpheyle yaklaşmaya başlarlar. Literatürde yalancının temettüsü (liar’s dividend) olarak da bilinen bu kavram savaş ortamında tarafların kendi işledikleri gerçek suçları veya ihlalleri “Bunlar YZ üretimi sahte görüntüler” diyerek kolayca reddedebilmesine zemin hazırlar. Gerçeğin flulaşması toplumsal paniği artırırken kurumlar ile halk arasındaki güven bağını onarılamaz şekilde zedeler. YZ’nin her şeyi üretebileceği algısı paradoksal bir şekilde gerçek kanıtların da değersizleşmesine zemin hazırlamaktadır. Haberciliğin temel işlevi olan “hesap sorulabilirlik” YZ’nin oluşturduğu bu şüphe bulutu içinde erozyona uğramıştır.

Modern savaş haberciliğinin belkemiği haline gelen açık kaynak istihbaratı (OSINT) uzmanları, ABD/İsrail-İran savaşında iki ucu keskin bir kılıçla karşı karşıya gelmiştir. Bir yandan sahte uydu görüntüleri ve sentetik coğrafi konum verileri bilgi kirliliğini artırırken diğer yandan gazeteciler bu YZ üretimlerini ayıklamak için yine YZ tabanlı tersine mühendislik ve anomali tespiti algoritmalarına bağımlı hale gelmiştir. Bu durum haberciliği bir insan faaliyetinden ziyade “algoritmaların algoritmalarla savaştığı” dijital bir cepheye dönüştürmüştür.

Eskiden devletlerin dezenformasyon kampanyaları günler veya haftalar alırken YZ sayesinde propaganda materyalleri saniyeler içinde üretilebilmektedir. Gazetecilik etiği bağlamında en büyük tehlike ise YZ ile üretilmiş hiper gerçekçi içeriklerin “kullanıcı kaynaklı içerik” maskesi altında ana akım medyaya sızmasıdır. Bu durum medya kuruluşlarının güvenilirliğini derinden sarsarken izleyicide ise “hiçbir şeye inanmama” biçiminde tezahür eden nihilizm duygusunu pekiştirerek savaşın dehşetine karşı duyarsızlaşmayı derinleştirmektedir.

Kamil Tarhan
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi

Siber güvenlik ve kritik altyapılar bağlamında savaş gerçekten sadece cephede mi kalır?

21. yüzyıl teknolojileri savaşın ve siyasetin doğasını dönüştürmektedir. ABD-İsrail ortaklığıyla başlayan son saldırılar, İran’a yönelik eylemlerin yalnızca fiziksel bir sıcak çatışma olmadığını aynı zamanda siber güvenlik alanını da kapsayan daha geniş ölçekli hibrit savaş modelini yansıttığını göstermektedir. İran’a yönelik askeri saldırılar eş zamanlı olarak siber saldırılar ve bilgi operasyonları gibi asimetrik araçlarla da desteklenmektedir. 2010’da ABD-İsrail ortaklığında gerçekleştirildiği belirtilen Stuxnet saldırısı günümüz kinetik çatışma anlayışının temel dinamiklerini de ortaya koymaktadır. Küresel ölçekte ilk kez bir ülkenin uranyum zenginleştirme tesislerinin hedef alınması, kritik altyapıların –özellikle enerji altyapılarının– siber saldırılar karşısındaki güvenlik açığını ortaya koymuştur. Stuxnet’in mirası halihazırda devam eden askeri çatışma sürecinde farklı kritik altyapıların hedef alınmasıyla kendini göstermektedir. ABD ve İsrail’in, askeri operasyonlarına paralel olarak eş zamanlı siber saldırılar ve bilgi manipülasyonu faaliyetleri yürüttüğü de görülmektedir. Kritik altyapıların artan dijitalleşmesi, sivil alanların da savaşın doğal bir uzantısı haline gelmesini kolaylaştırmıştır.

ABD ve İsrail, askeri operasyonlara paralel olarak kamuoyunu hedef alan siber saldırıları öncelemektedir. Siber saldırılar, sıcak çatışmanın bir parçası olarak İran’da kullanılan dini içerikli BadeSaba uygulamasının hacklenmesine ve kullanıcılara otomatik şekilde rejim karşıtı mesajlar gönderilmesine yol açmıştır. Bu saldırılar İran egemenliğinin zayıflatılmasını, toplum içinde karmaşa çıkarılarak rejim karşıtlığının artırılmasını ve kamuoyu desteğinin ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir. Klasik propaganda araçlarının aksine bu siber saldırılar daha sofistike yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Bunun yanı sıra birçok haber sitesine yönelik siber saldırılar sonucunda erişim aksamalarının yaşandığı görülmektedir. Özellikle hedef alınan haber siteleri ve uygulamaların, doğrudan hükümet destekçileri tarafından kullanılan platformlar olduğu bilinmektedir.

İran hükümeti ise siber saldırıların komuta kontrol kapasitesini azaltmak amacıyla dijital izolasyon politikası çerçevesinde ülke içindeki internet erişimini kısıtlamaktadır. Bu şekilde siber saldırıların kritik altyapıları hedef almasını önlemeye çalışırken ülke genelinde birçok faaliyetin yavaşlamasına da yol açmaktadır. Buna rağmen ABD-İsrail tarafı enerji, elektrik ve petrol gibi kritik alanlara yönelik ciddi siber saldırılardan kaçınmaktadır. Burada meydana gelebilecek bir saldırı karşısında İran’ın hem kinetik hem de siber alanda yapabileceği misilleme saldırılarının savaşın seyrini değiştirmesinden çekindiği ifade edilebilir. Diğer yandan bazı önde gelen siber güvenlik analistlerine göre Stuxnet saldırısında olduğu gibi ön konumlandırma stratejisi kapsamında kritik altyapılara sızmaların gerçekleştiği ancak ABD ve İsrail’in çatışmanın derinleşmesi ihtimaline göre hareket edeceği değerlendirilmektedir.

İran ile ABD ve İsrail arasındaki çatışmada, ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen siber saldırıların genel olarak psikolojik ve bilgi operasyonları niteliğinde olduğu gözlemlenmektedir. Daha çok iletişim altyapılarının hedef alındığı ve İran’ın dijital ekosisteminin kinetik saldırılara paralel biçimde siber saldırılarla zayıflatıldığı görülmektedir. Bu durum ise savaşın artık yalnızca kinetik değil aynı zamanda siber uzayda da cereyan ettiğini göstermektedir.

Mammad Ismayilov
Bağımsız Araştırmacı

İran’da kritik altyapıları hedef alan operasyonlar uluslararası insancıl hukuk bakımından hangi hukuki sınırlar içinde değerlendirilmektedir?

21. yüzyılla birlikte modern savaşın dönüşümü klasik çatışma biçimlerinin ötesine geçen hibrit bir operasyonel alan açmaktadır. 28 Şubat 2026’da gerçekleştirilen ve İran dini lideri Ali Hamaney’i hedef alan ABD/İsrail menşeli operasyon, fiziksel imha ile siber sabotajı sofistike bir biçimde harmanlamıştır. Bu senaryo İran’ın hiyerarşik yönetim yapısı üzerindeki askeri etkinliği test ederken uluslararası insancıl hukukun (UİH) yerleşik normlarını da ciddi bir sınava tabi tutmaktadır.

Bu bağlamda ilk temel sorun siber müdahalelerin uluslararası hukuk bağlamında “saldırı” statüsü taşıyıp taşımadığıdır. 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerine Ek, Uluslararası Silahlı Çatışmaların Mağdurlarının Korunmasına İlişkin Protokol’ün (I No’lu Protokol) 49. maddesi saldırıyı bir şiddet fiili olarak tanımlasa da fiziksel yıkım doğurmayan ancak devlet mekanizmasını felç eden siber eylemler bu tanımın sınırlarını zorlamaktadır. Eğer sonuç temelli bir yaklaşım benimsenirse Hamaney’in koruma kalkanını siber yollarla aşmak ve komuta zincirini koparmak, oluşturacağı stratejik felç nedeniyle şiddet fiili eşiğini aşan bir saldırı olarak nitelendirilmelidir.

İkinci olarak hem Devrim Muhafızları hem de sivil halk tarafından ortak kullanılan kritik altyapıların hedef alınması ciddi bir gri alan oluşturmaktadır. Enerji şebekeleri, dijital iletişim ağları, su arıtma tesisleri, ulaşım sistemleri ve sağlık hizmetleri gibi toplumun bekası için hayati öneme sahip bu yapılar, çift kullanımlı nitelikleri nedeniyle tartışmalıdır. I No’lu Protokol’ün 52. maddesi uyarınca yalnızca askeri harekata somut katkı sağlayan nesneler meşru hedeftir. Ancak liderlik iletişimini kesmek amacıyla ulusal şebekelere yapılan müdahale, eş zamanlı olarak hastaneler gibi sivil yapıları da durdurmaktadır. Yeterli ihtiyati tedbirlerin alınmaması protokolün 57 ve 58. maddeleri kapsamında ağır hukuk ihlalleri doğuracaktır.

Üçüncü olarak stratejik bir hedefin etkisiz hale getirilmesi bağlamında orantılılık ilkesi tartışılmalıdır. Protokolün 51. maddesinin 5. fıkrasının b bendi, sivil zararın beklenen askeri avantaja kıyasla aşırı olmamasını şart koşar. İran’ın merkezi yapısında bir lider kaybıyla oluşacak otorite boşluğu ve sosyopolitik kaosun sivil nüfus üzerindeki dolaylı etkileri son derece ağırdır. Askeri hedefin meşruiyeti sivil ağların feda edilmesini otomatik olarak haklılaştırmaz.

Son olarak siber operasyonların anonim doğası bu eylemlerin devletlere hukuken atfedilmesini güçleştirerek UİH’nin normatif gücünü aşındırmaktadır. Ayrıca protokolün 51. maddesinin 2. fıkrası uyarınca sivil halk arasında terör yayma yasağı da gündemdedir. Altyapının çökertilmesiyle oluşan korkunun bir yan sonuç mu yoksa rejimi sarsmak için kurgulanan birincil amaç mı olduğu, hukuki sorumluluğun sınırlarını çizecektir.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR