Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nda devletlerin egemenliği ve sınırların dokunulmazlığı açık ve net biçimde güvence altına alınmıştır. Özellikle NATO gibi kolektif savunmaya dayalı bir ittifak söz konusu olduğunda İttifak üyesi devletlerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne yönelik taleplerde bulunması hem NATO Antlaşması’nın ruhuna hem de İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, Birleşik Krallık ve Sovyetler Birliği tarafından şekillendirilen uluslararası düzenin temel ilkelerine aykırıdır. Ancak Rusya ve Çin’in sadece askeri değil uluslararası ticaret alanında da düğüm noktalarını kontrol etme şansı Grönland’ın tartışılmasını gündeme taşımıştır.
ABD ve Danimarka’nın Argümanları
ABD ile yapılan görüşmelerde zaman zaman Grönland ile Danimarka arasındaki bağın “organik olmadığı”na dair argümanlar dile getirilmektedir. Grönland halkının geçmişte özellikle Kuzey Avrupa devletleri tarafından uygulanan asimilasyon ve etnik temizleme politikaları nedeniyle mağduriyetler yaşadığı doğrudur. Mevcut durumda Grönland uluslararası hukuk bakımından Danimarka’nın egemen toprağı olarak tanınmaktadır. Grönland halkının bağımsızlık istikametinde bir talebi varsa –ki geçmişte bu yönde girişimler olmuştur– bu meselenin Danimarka’nın iç hukuku ve siyasal mekanizmaları çerçevesinde çözülmesi demokratik normların gereğidir. Kendi kaderini tayin (self-determination) hakkı şeklinde ifade edilen uluslararası norm da bu şekilde tartışmaya referans olabilir.
Bu noktada Danimarka, ABD’nin Grönland taleplerine karşı “Danimarka Krallığı” argümanını ileri sürmektedir. Danimarka, Faroe Adaları ve Grönland’dan müteşekkil Danimarka Krallığı anayasal monarşi temelindeki siyasi rejimini kurgularken kendini Birleşik Krallık modeline benzetmektedir. Diğer bir ifadeyle Faroe Adaları ve Grönland, Birleşik Krallık’ın Galler veya İskoçya’sı gibi “bağlı” yönetimlerle eş tutulmaktadır. Ayrıca BM Şartı ve NATO üyeliği nedeniyle toprak bütünlüğüne de vurgu yapılmaktadır.
Argümanlara dayalı “kelime mücadelesi”nde ABD’nin söylemleri biraz farklı bir boyutu referans almıştır. Trump ve Rubio’nun söylemlerinde güvenlik, doğal kaynaklar ve jeopolitik unsurlar ön plana çıkarken Grönland’ın jeopolitik konumu güvenlikle ilgili kaygılar bağlamında ABD’nin taleplerini haklı olmasa da geçerli bir zemine oturtmaktadır. Doğal kaynaklar bağlamında petrol, doğal gaz ve nadir elementler siyasi söylemlere temel teşkil etse de doğal zenginliğin ne miktarda olduğuna dair yeterli kanıt ortaya koyulmamıştır. Öte yandan bölge halkının kendi kaderini tayin hakkını merkeze almaktan ziyade Amerikan vatandaşlığını vadeden bir tutum söz konusudur. Bu nedenle ABD’nin Grönland’a yönelik talebinin uluslararası hukuk bağlamında meşruiyetinin son derece zayıf olduğu söylenebilir.
Grönland’ın Jeopolitiği
ABD’nin Grönland’a ilgi duymasında iklim değişimi ve Kuzey Kutup Dairesi’nin ulaşıma müsait hale gelmesi asli dinamiklerdir. Kuzey Kutbu’na yakın Grönland harita projeksiyonlarında olduğundan çok daha geniş gösterilse de gerçekte Birleşik Krallık’tan biraz büyük bir coğrafi alandır. İklim değişikliğiyle birlikte bu dar alan küresel ticaret ve güvenlik açısından kritik ulaştırma hatlarını doğu ve batıdan kavrar hale gelmiştir. Daha önce yılın büyük bölümünde buzla kaplı olan deniz alanları artık günümüzde daha uzun süre deniz ulaşımına açık hale gelmiştir. Güncel tahminler Rusya’ya yakın kuzey kıyılarında yılda ortalama 185 gün deniz ulaşımının mümkün olabileceğini göstermektedir.
Kuzey Kutup Dairesi’nde yer alan bir diğer hat ise Grönland’ın batısında Kanada kıyıları ve iç su yollarından geçmektedir. Bu güzergah yılın belirli dönemlerinde ulaşıma açılmakla birlikte Rusya kıyılarına kıyasla daha uzun süre buz altında kalabilmektedir. Ayrıca bu hattın tamamen Kanada’nın egemenlik alanından geçmesi Washington’ın Ottova’yı da bu denklemde ön plana çıkarmasına yol açmaktadır. Öte yandan Grönland’ın batısındaki deniz alanı Rusya kıyılarına göre daha derin olduğundan Rusya’nın Kuzey Denizi alanında sondaj yapmak daha maliyet etkindir. Ayrıca Rusya kıyılarındaki limanlar ve liman hizmetleri sayesinde deniz ulaşımı daha kolay hale gelmektedir. Özellikle Kızıldeniz ve Babülmendep hattında Yemen merkezli Husi tehdidinin artması Ümit Burnu’nu dolaşmaya gerek kalmadan kullanılabilecek bu kuzey rotalarının stratejik değerini –özellikle Çin ve Japonya için– önemli ölçüde artırmıştır.
ABD’nin Güvenlik Strateji Belgesi ve Grönland
ABD’nin yayımladığı son ulusal güvenlik strateji belgelerinde chokepoint olarak tanımlanan kritik boğazlar ve dar geçitler özel bir yer tutmaktadır. Süveyş, Cebelitarık veya Malakka boğazları gibi küresel lojistiğin zorunlu geçiş noktaları bu kapsamda stratejik düğüm noktaları olarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede Grönland’ın doğusu ve batısında iki yeni stratejik düğüm noktası ortaya çıkmıştır. Özellikle Rusya kıyılarında yer alan Murmansk, Arkhangelsk, Dudinka, Tiksi, Pevek ve Sabetta limanları gemilerin ikmal, bakım ve lojistik ihtiyaçlarını karşılamasına imkan tanımakta; bu durum ise olağanüstü koşullarda dahi deniz trafiğinin sürdürülebilirliğini artırmaktadır.
Söz konusu yeni deniz hattının Grönland’ın batısından geçerek Kanada kıyıları boyunca ilerlemesi halinde güzergah Iqaluit (Nunavut), Cambridge Bay, Churchill (Manitoba), Hudson Körfezi çıkışı ve Resolute Bay istikametinde uzanan liman ve geçiş noktalarına dayanmaktadır. Ancak bu güzergah dar deniz yolları ve elverişsiz seyrüsefer koşulları nedeniyle ulaşıma elverişli değildir. Bu durum Rusya kıyılarına yakın bir deniz trafiğinin hem lojistik hem de askeri bağlamda ABD açısından daha fazla önem kazanmasına yol açmaktadır. Washington’ın bu noktadaki temel yaklaşımı ise kendi kontrolü dışında gerçekleşecek askeri veya ticari intikallere izin vermeme yöneliktir. Bu amaca ulaşabilmenin yolu ise Grönland, İzlanda ve Norveç kıyıları arasında kalan deniz alanının kontrol altında tutulmasından geçmektedir.
Askeri boyut da en az ticari boyut kadar önemlidir. Kuzey Kutbu’nun dar bir alan olması nedeniyle ABD ve Birleşik Krallık, Rusya’ya karşı NATO veya ulusal düzeyde bu bölgede yoğun hava ve deniz faaliyetleri yürütmektedir. Nitekim Trump’ın ilk başkanlık döneminde Moskova ile yaşanan bir gerginlik sırasında “Rusya istikametinde nükleer denizaltı gönderildiği” yönündeki açıklaması İzlanda ile Grönland arasındaki stratejik geçiş hattının önemini gündeme getirmiştir.
Grönland ve NATO’nun Geleceği
Danimarka’nın NATO’ya bağımlılığı ve ABD’nin İttifak içindeki liderliği dikkate alındığında Grönland’a yönelik taleplerin askeri bir baskıya dönüşmesi halinde Danimarka’nın bu tehdide tek başına mukabelede bulunması mümkün değildir. Ancak böyle bir senaryo NATO’nun kuruluş felsefesinin fiilen sona ermesi anlamına gelecektir. Nitekim son dönemde Amerikan Kongresinde bazı senatörlerin NATO’dan ayrılma yönünde çağrılarda bulunması İttifakla ilgili stratejik kırılma tartışmalarını daha görünür hale getirmiştir.
Stratejik kırılım tartışmalarına rağmen bir Rus denizaltısının Venezuela’dan petrol yükü alamadan dönen Rus bayraklı bir gemiyi korumak için Atlas Okyanusu’na gönderilmesiyle ABD’de NATO vurgusu tekrar canlanmıştır. Öte yandan Rus denizaltısının sevki ABD’nin Grönland’ı talep etmesine mesnet de teşkil edebilecektir. Bu noktada Grönland’ın egemenlik devrinin söz konusu olmadığı ve İttifak unsurlarının adaya konuşlanmasının güçlendirildiği bir uzlaşı ise NATO’yu güçlendirecektir. Öte yandan askeri müdahale gibi bir seçeneğin devreye sokulması ise –ki düşük bir ihtimaldir– AB’nin otonomi dinamiklerini ve vizyonunu tetikleyebilecektir.
Avrupa Güvenliği ve Türkiye’nin Stratejik Rolü
Eğer ABD ile Avrupa arasında derin bir stratejik kopuş yaşanırsa bu durum AB’nin askeri bir kimlik kazanmasını hızlandıracaktır. Rusya’dan kaynaklı tehdide karşı NATO çatısı altında çözüm üretemeyen ve Amerikan güvenlik garantilerinin altının boş olduğuna inanan bir Avrupa ise yeni güvenlik çözümleri üretmek zorundadır. Böyle bir süreçte Fransa ve Almanya’nın öncülüğünde Türkiye’nin de dahil edileceği yeni bir Avrupa güvenlik mimarisi gündeme gelebilir. Avrupa’nın mevcut demografik yapısı, savunma kapasitesi ve krizlere hazırlık düzeyi sınırlıdır. Türkiye ise güçlü demografisi, gelişmiş savunma sanayii ve askeri kapasitesiyle Avrupa güvenlik denkleminde vazgeçilmez bir aktör konumundadır. Öte yandan Yunanlar ve Rumların AB veya NATO’ya katkı sağlamadan güvenliği üreten değil tüketen tavırlarıyla AB’nin Türkiyeli “gelecek” vizyonunu engellemesi ise Birlik açısından en büyük engeldir.
Sonuç
ABD’nin Grönland ve Kanada eksenli taleplerinin NATO ve Avrupa güvenlik mimarisinde ciddi sarsıntılara yol açma potansiyeli bulunsa da bu sürecin toprak devri gibi radikal bir noktaya taşınması düşük ihtimaldir. Daha muhtemel senaryo ise mevcut anlaşmalar çerçevesinde ABD’nin NATO şemsiyesi altında Grönland’daki askeri varlığını artırmasıdır. Aksi halde –tarihsel örneklerin de gösterdiği üzere– toprak taleplerinin zincirleme krizleri tetiklemesi kaçınılmaz olacaktır. Bununla birlikte Amerikan iç siyasetinde hükümet politikalarının sık sık değişmesi mevcut söylemlerin uzun vadeli bir “devlet politikası”na dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda ciddi belirsizlikler oluşturmaktadır.

