28 Şubat 2026, Ortadoğu’nun zaten fırtınalı olan siyasi ikliminde yeni bir savaş sayfasının açıldığı gün olarak kayıtlara geçmiştir. ABD ve İsrail’in, İran ile yürütülen diplomatik müzakere süreçlerini hiçe sayarak bu ülkeye karşı savaş ilan etmesi, küresel hukuk normlarını bir kez daha yerle yeksan etmiştir. Uluslararası hukuku sistematik bir şekilde askıya almayı alışkanlık haline getiren bu iki aktörün, İran’ın egemenlik haklarını açıkça çiğnemesi, bölgemizi geri dönülemez bir istikrarsızlık sarmalına sürükleme potansiyeli taşımaktadır. İran böyle bir tehditle karşı karşıyayken Türkiye’nin kendi iç barışını tesis etme noktasında yürüttüğü Terörsüz Türkiye sürecinin bundan etkilenme ihtimali bulunmaktadır.
Türkiye’nin on yıllardır süregelen terör kamburundan kurtulma kararlılığı, tam da bu savaşın arifesinde TBMM bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun nihai raporunu yayımlamasıyla somut bir projeksiyona dönüşmüştür. Görev süresini tamamlayan komisyonun hazırladığı rapor, devletin ilgili birimlerince PKK terör örgütünün silah bıraktığının tespit ve teyit edilmesinin ardından toplumsal bütünleşmeyi ve uyumu sağlayacak müstakil, geçici bir hukuki düzenlemenin hayata geçirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. 18 Şubat’ta kabul edilen bu rapor, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un parti liderlerine yönelik bilgilendirme ziyaretleriyle siyasi bir meşruiyet zeminine oturtulmaya çalışılırken İran’da patlak veren savaş bu iyileşme sürecini doğrudan hedef alan bir dış faktöre dönüşmüştür. Ankara’nın toplumsal uyumu sağlama çabası, sınırın hemen ötesindeki gelişmelerle test edilmektedir.
Türkiye’nin Terörsüz Türkiye vizyonundan beklentisi, bir yanıyla PKK’nın Türkiye içindeki varlığının sona ermesi diğer yanıyla da terör örgütüne bağlı tüm yapıların kendilerini feshetmesidir. Çünkü bu süreç doğası gereği “terörsüz bölge” vizyonunu da muhtevasında barındırmaktadır.
ABD/İsrail-İran Savaşı ve Kürt Silahlı Yapılarının Yeni Konumlanışı
PKK, 12 Mayıs 2025’te fesih kararını kamuoyuna ilan etmiş olsa da terör örgütünün İran kolu Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) bu kararın kendilerini bağlamadığını duyurarak otonom bir tavır sergileyeceğini ilan etmiştir. ABD/İsrail-İran savaşının başlamasıyla birlikte PJAK’nın PKK’ya yönelik bu restinin stratejik bir manevra mı yoksa gerçek bir kopuşu mu ifade ettiği sorusu daha da önem kazanmıştır. PKK’nın silah bıraktığı bir denklemde PJAK’nın silah bırakmaması terörün bölgede devam edeceğini göstermektedir.
ABD/İsrail-İran savaşının hemen öncesinde 22 Şubat’ta İran merkezli beş farklı Kürt siyasi ve paramiliter yapılanmasının (PJAK, İran Kürdistan Demokrat Partisi [İ-KDP], Kürdistan Özgürlük Partisi [PAK], Kürdistan Emekçiler Topluluğu [Komala] ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü [Sazman-ı Xebat]) Tahran’daki merkezi otoriteye karşı stratejik bir blok oluşturduklarını ilan etmeleri sahadaki hareketliliğin habercisi olmuştur. Savaşın ilanıyla birlikte ise Batı medyasının dezenformasyon mekanizması hızla devreye girmiştir. İsrail ve ABD basınları bu yapıların İran’a karşı aktif bir savaş başlattığını dünyaya servis etmiş ve Amerikan yanlısı Irak merkezli Kürt grupların İran’a sızmak üzere silahlı birimler hazırladığını iddia etmiştir. Hatta CIA’in İran’ı istikrarsızlaştırmak amacıyla bu güçlere önceden hafif silah yardımı yaptığına dair haberler, bölgedeki kaosun ne denli derin bir planın parçası olduğunu gözler önüne sermiştir. Medya organlarının “Kürt ayaklanması” tarzı haberleri servis etmesi ise gerçeklikten ziyade bir temenniyi yansıtmaktadır.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Kürt gruplara yönelik “sözlerini tutacağı”na dair açıklamaları ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) liderleri başta olmak üzere İran’daki bu beş örgütün bir kısım temsilcileriyle telefon görüşmeleri yapması, Batılı güçlerin bölgedeki vekalet savaşlarını yeni bir aşamaya taşıma niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Bu diplomatik ve askeri trafik ilk bakışta söz konusu beş örgütün İran’a karşı topyekün bir saldırıya geçeceği intibaını uyandırmış olsa da gelişen süreç bu iddiaların büyük oranda İsrail medyasının yaydığı asparagas haberlerden ibaret olduğunu göstermiştir. Ancak bu durum tehlikenin geçtiği anlamına gelmemektedir. Aksine Macron’un ve diğer Batılı liderlerin söylemleri, Ortadoğu’da kalıcı bir huzur yerine yönetilebilir bir kaosun hakim kılınması için her türlü manipülasyonun meşru görüldüğünü tescillemektedir.
Batı’nın bu kışkırtıcı tavrına karşın bölgedeki yerleşik Kürt aktörlerin daha ihtiyatlı bir pozisyon aldığı gözlemlenmektedir. Hem KDP hem de KYB’nin bu süreçten ciddi rahatsızlık duyduğu aşikardır. Mesud Barzani’nin birilerinin kendilerini haksız bir savaşın içine çekmeye çalıştığına dair uyarısı ve Bafel Talabani’nin çatışmadan ziyade diyalog kapısının aralanması gerektiğini vurgulaması, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bir vekalet savaşına kurban edilme korkusunu yansıtmaktadır. Hatta İran içinde yaşayan pek çok Kürt kökenli vatandaşın dışarıdan gelen ayaklanma çağrılarına tepki göstermesi, Batı’nın kurguladığı iç isyan senaryosunun toplumsal bir karşılığının henüz oluşmadığını göstermektedir.
Diplomatik sahada ise İ-KDP sözcüsü Xalid Azizi mevcut savaşın bir parçası olmadıklarını açıkça vurgulamıştır. Ancak Azizi’nin açıklamalarının satır aralarında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olası bir kara operasyonu gerçekleştirmesi veya Tahran’da bir rejim değişikliğinin söz konusu olması durumunda yeniden bir değerlendirme yapacakları mesajı okunmaktadır. Bu durum grupların şu an için bekle gör politikasını benimsediklerini ancak fırsat penceresi açıldığında ajandalarını devreye sokacaklarını göstermektedir. Nihayetinde bu ittifak içindeki örgütlerin hedefleri de oldukça heterojendir: Komala İran’da sosyalist bir Kürt devleti hayali kurarken İ-KDP federalizm veya özerklik peşinde koşmakta, PJAK Abdullah Öcalan’ın teorize ettiği “demokratik konfederalizm” modelini savunmakta ve PAK da tam bağımsızlık istemektedir. Yıllardır ideolojik ve stratejik açıdan dağınık olan bu grupların Komala’nın da eklemlenmesiyle İran Kürdistanı Siyasi Partiler İttifakı adı altında bir araya gelmesi, İran’ın zayıfladığı bir anda bölgeyi nasıl bir kaosun beklediğine işaret etmektedir.
Savaşın Terörsüz Türkiye Sürecine Olası Yansımaları
Bu gelişmelere bakıldığında her ne kadar KDP ve KYB mevcut durumda bir saldırıya sıcak bakmıyorsa da kurulan bu yeni ittifakın uygun bir zemin bulması durumunda İran’a yönelik saldırı ihtimali son derece güçlüdür. İşte bu noktada İran’daki savaş ortamının Türkiye’deki süreci doğrudan etkileme potansiyeli bulunmaktadır. Bunun en somut nedeni ise silah bıraktığı varsayılan PKK militanlarının daha önce Suriye’de YPG saflarına geçmesi gibi, bu kez de PJAK veya bu yeni ittifakın saflarına akma riskidir. Silahını bırakan ancak ideolojik bağlılığı süren bir unsurun sınırın hemen ötesinde yeni bir savaş alanı bulması, Türkiye’nin hedeflediği terörden arındırılmış bölge vizyonuna vurulacak büyük darbelerden biridir. Türkiye ise terörün bölgeden tamamen tasfiye edilmesini istemektedir.
Türkiye açısından bu tablo bir risk teşkil etmektedir. Bir yandan Terörsüz Türkiye süreciyle iç bünyesini tahkim etmeye ve toplumsal uyumu kalıcı hale getirmeye çalışan Ankara diğer yandan da İran’da yaşanan bu hukuksuz müdahalenin ve paramiliter hareketliliğin kendi güvenliğine tehdit oluşturmasını engellemek zorundadır. İsrail ve Batı’nın Ortadoğu’yu etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalama stratejisi bugün İran üzerinden yeni ve tehlikeli bir boyut kazanmaktadır. Eğer bölgedeki silahlı unsurlar, İran’daki otorite boşluğunu kullanarak yeni bir terör alanı oluşturursa bu durum yürütülmekte olan Terörsüz Türkiye sürecine zarar verebilir.
Bu karmaşık denklemde Türkiye’nin önündeki ilk ve en proaktif senaryo, etkin tarafsızlık ilkesini bir bölgesel kalkan olarak kullanmaktır. Ankara, Erbil ve Süleymaniye üzerindeki etkisini maksimize ederek söz konusu beşli ittifakın bir Batı projesi haline gelmesini engelleyecek bir diplomatik hat kurabilir. KDP ve KYB’nin, İran’ın istikrarsızlaşmasının sadece Tahran’ı değil tüm Kürt siyasi yapıları da bir ateş çemberine atacağı konusunda ikna edilmesi bu stratejinin temelini oluşturmaktadır. Bu senaryoda Türkiye, sınır ötesindeki paramiliter hareketliliği yerinde dondurmak adına PKK’nın tasfiye ettiği kadroların PJAK saflarına kaymasını engelleyecek adımları atabilir.
İkinci ve daha içe dönük stratejik senaryo ise dışarıdaki yangının hararetini içerideki reform sürecini hızlandırmak için bir katalizör olarak kullanmaktır. Ankara, savaşın ortaya çıkaracağı bir göç ve militan akışını beklemeden, TBMM raporunda öngörülen müstakil ve geçici hukuki düzenlemeyi hızlı bir şekilde yasalaştırarak toplumsal uyumla ilgili adımları atabilir. Eğer Türkiye kendi içindeki meseleyi yasal ve toplumsal düzlemde tamamen çözüme kavuşturursa PJAK veya diğer radikal unsurların bölgedeki Kürt gençleri üzerindeki ideolojik çekim gücü minimize edilecektir.
28 Şubat’ta başlayan ve uluslararası hukuku hiçe sayan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı bir yönüyle Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Batı medyasının pompaladığı dezenformasyon ve emperyalist güçlerin vaatleri, bölge halklarını bir kez daha dipsiz bir kuyuya çekmeye çalışmaktadır. Bu gelişmeler bağlamında Terörsüz Türkiye süreci ancak terörün bölgesel bir araç olmaktan çıkarılmasıyla nihai amacına ulaşabilecektir.

