Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ve İklim Değişikliği Gündemi

Türkiye’nin COP31 Başkanlığı ve İklim Değişikliği Gündemi

Türkiye, iklim değişikliği ve yeşil dönüşüm konularında dünyaya örnek olma iddiasını güçlendirebileceği, yeni politika adımları ve yatırım kararlarıyla küresel ilginin merkezine yerleşebileceği ve genel olarak 2053 net sıfır emisyon hedefi yolunda azimli adımlar atabileceği bir döneme girmektedir.
Paylaş:

Türkiye 9-22 Kasım 2026 tarihleri arasında, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamındaki 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) Antalya’da ev sahipliği yapacaktır (Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı). Bu görev, önümüzdeki dönemde Türkiye’de “iklim değişikliği”, “iklim değişikliğine uyum”, “iklim finansmanı”, “iklim teknolojileri”, “iklim adaleti”, “COP” gibi kavramları sık duyacağımız anlamına gelmektedir.

Bu ev sahipliği on binlerce katılımcıya ev sahipliği yapılacağından ötürü ciddi bir hazırlık ve planlama gerektirmektedir. Lojistik hazırlıkların çok ötesinde, Türkiye, iklim değişikliği ve yeşil dönüşüm konularında dünyaya örnek olma iddiasını güçlendirebileceği, yeni politika adımları ve yatırım kararlarıyla küresel ilginin merkezine yerleşebileceği ve genel olarak 2053 net sıfır emisyon hedefi yolunda azimli adımlar atabileceği bir döneme girmektedir.

COP31, Türkiye için yalnızca sembolik bir ev sahipliği değil; Paris Anlaşması’ndan bu yana verilen taahhütlerin uygulamaya dönüştürülmesi, iklim finansmanının gelişmekte olan ülkelere ulaştırılması ve Akdeniz havzası gibi kırılgan coğrafyaların gündeme taşınması bakımından stratejik bir kaldıraç olma potansiyeli taşımaktadır.

BMİDÇS ve COP Süreci

1992 Rio Zirvesi sonrası kurumsal bir çerçeveye kavuşan iklim mücadelesi, 1994’te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS/UNFCCC) ile somutlaşmıştır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 196 ülkenin taraf olduğu sözleşme, iklim krizine kolektif yanıt için bir anayasa işlevi görmektedir. Sözleşme çatısı altında her yıl düzenlenen Taraflar Konferansı (COP), küresel iklim politikasının şekillendiği, emisyon azaltım hedefleri, iklim finansmanı, karbon piyasaları ve uyum gündemi gibi pek çok iklim değişikliği ile ilişkili konunun müzakere edildiği en üst düzey karar mekanizmasıdır.

COP’lar iki haftalık zirveler olarak görünse de aslında yıl boyu süren teknik müzakerelerin nihai karar buluşmasıdır (UNFCCC). Kamu, özel sektör, sivil toplum ve akademi, medya, yerel topluluklar gibi çeşitli paydaşların bir araya geldiği bu zirvelere katılım son yıllarda artmaktadır. Örneğin COP28’de 80 binin üzerinde katılımcı ve 150’yi aşkın devlet ve hükümet başkanı ağırlanmıştır. Bu ölçek, COP31 ev sahipliğinin sadece bir konferans organizasyonu değil, kapsamlı bir diplomasi seferberliği olduğunu göstermektedir.

Türkiye’nin İklim Gündemi: Hedef ve Finansman

Bu küresel çerçeve içinde Türkiye’nin konumu, kendi iklim hedefi ve karşı karşıya olduğu finansman gerçekliğiyle şekillenmektedir. Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi çevresel bir adımın ötesinde köklü bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm yolunun ilk adımı olarak değerlendirilebilir. Bu vizyon enerji, sanayi, ulaştırma ve tarımın da içinde olduğu yedi temel sektörde hızlı azaltım eylemlerinin hayata geçirilmesi ve ilk aşamada 2030 yılında %41’lik bir emisyon azaltım hedefinin belirlenmesiyle (NDC) somut bir yol haritasına dönüşmüştür. Türkiye, kalkınma hedeflerinden ödün vermeden 2053 net sıfır taahhüdünü ilan ederek gelişmekte olan ülkeler arasında öncü bir konum almıştır; üstelik bu hedef, gelişmiş ülkelerin yıllardır vaat ettiği finansman ve teknoloji desteğinin büyük ölçüde gerçekleşmediği koşullarda belirlenmiştir. Aşamalı olarak gerçekleştirilecek net sıfır hedefine ulaşılması için topyekun bir çaba, önemli bir farkındalık, teknolojik çözümler ve elbette finansman gerekmektedir. Nitekim Türkiye’nin bu hedefi de dahil olmak üzere küresel iklim dönüşümünün ölçeği, beraberinde devasa bir finansman ihtiyacını getirmektedir.

İklim ve yeşil dönüşümün en kritik unsurların başında finansman gelmektedir. Yalnızca gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere 10 yılda yaklaşık 13 trilyon dolarlık bir finansman taahhüdü bulunmaktadır. Bunun ötesinde dünyadaki bu dönüşüm için önemli bir kısmını iklim yatırımlarının oluşturduğu sürdürülebilirlik finansmanının büyüklüğü 8 trilyon doları aşmıştır. Küresel olarak enerji dönüşümü, altyapı yatırımları, yeşil sanayi, dayanıklılık ve uyum yatırımları derken 2050 civarı net sıfır taahhütlerinin hayata geçmesi için 200 trilyon dolar seviyesinde bir yatırım ihtiyacı bulunmaktadır. COP’lar, bu yatırımların yol haritasının çizildiği toplantılara ev sahipliği yapması nedeniyle de ön plana çıkmaktadır.

Ne var ki finansman söyleminin gerçekliği taahhütlerle örtüşmemektedir. Gelişmiş ülkelerin 2009 yılında COP15’teverdiği yıllık 100 milyar dolar taahhüdü, hedeflenen tarihten yıllar sonra ve önemli ölçüde kredi biçiminde karşılanabilmiştir. COP30’da kararlaştırılan yeni kollektif sayısallaştırılmış hedef (NCQG), gelişmekte olan ülkelerin 1,3 trilyon dolar talebine karşılık 300 milyar dolarda kilitlenmiştir. AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) gibi tek taraflı önlemler ise gelişmekte olan ülkelerin ihracatını cezalandırma riski taşımaktadır. Bu tablo, finansman tartışmasının COP31 gündeminin merkezine yerleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır.

Türkiye’nin COP31 Başkanlığı: Diplomasi ve Kritik Rol

Türkiye’nin COP31 başkanlığının anlamını kavramak için öncelikle küresel iklim diplomasisinin içinde bulunduğu duruma bakmak gerekir. İklim değişikliğiyle mücadele için kolektif hareket etmek kaçınılmazdır. Ülkelerin münferit çabaları böylesine büyük bir sorunun çözümü için yeterli olmamaktadır. 2015 yılında imzalanmasıyla büyük bir heyecan oluşturan Paris Anlaşması’nın yarattığı pozitif hava, son yıllardaki COP’larda küresel dönüşüm için ihtiyaç duyulan ilerlemenin sağlanamamasından ötürü yerini karamsarlığa bırakmıştır. Bu karamsarlığın temelinde yapısal bir sorun yer almaktadır: söylem düzeyinde tekrarlanan taahhütlerin uygulamaya dönüşmemesi, fosil yakıtlardan çıkışa ilişkin somut yol haritalarının nihai metinlere girememesi ve gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarını gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını gözeterek üstlenmekte gösterdiği isteksizlik küresel iklim rejimine çabalarını sekteye uğratmaktadır. Dolayısıyla bu tıkanıklığı açacak ve süreci yeniden ileriye taşıyacak bir liderliğe ihtiyaç duyulmaktadır. COP31’in ilk kez Türkiye-Avustralya ortaklığındaki gibi ikili bir yapıda yürütülecek olması, Akdeniz ve Pasifik gibi iki ayrı kırılgan coğrafyanın iklim önceliklerini ortak bir gündemde buluşturma imkânı sunmakta; geniş bir ittifak oluşturma ve uygulamaya dönük somut çıktılar üretme bakımından yenilikçi bir format ortaya koymaktadır.

Bu noktada Türkiye’nin başkanlık sürecinde üstleneceği rol belirleyici hale gelmektedir. Karar vericilerin ve küresel sermayenin odağındaki isimlerin bir araya geldiği bu zirveye ev sahipliği yapmak, Türkiye için bölgesel değil küresel diplomasi sahnesindeki rolünü güçlendireceği bir platform sunmaktadır. Türkiye’nin başkanlığını anlamlı kılacak olan ise sembolik temsil değil, küresel iklim müzakerelerinin tıkanmış başlıklarına tüm taraflarca olumlu karşılanacak somut çözüm önerileri sunabilmesidir.

Bu doğrultuda Türkiye’nin COP31 başkanlığı dört somut eksende ayırt edici bir rol üstlenebilir:

1. Finansmana Erişim: Gelişmekte olan ülkelerin iklim finansmanına erişimini kolaylaştıracak mekanizmalar ön plana çıkarılabilir. BMİDÇS altında oluşturulmuş iklim değişikliği fonlarına erişim kriterlerinin sadeleştirilmesi, kredi ağırlıklı finansman yapısının hibe-kredi dengesine kavuşturulup ülkelerin yeni bir borç çıkmazına girmesinin engellenmesi ve COP29’da 300 milyar dolarda kalan NCQG hedefinde gerçekten “uygulamaya” geçilmesi ve ileriye dönük yıllık güncelleme mekanizmasına bağlanması için Türkiye somut öneriler taşıyabilir.

2. Teknoloji Transferi: Net sıfır emisyon hedefine ulaşmak için yeterli teknolojik altyapıya sahip olmayan ülkelerin teknoloji transferi ve kapasite geliştirme desteğine erişmesi sağlanabilir. Türkiye, mevcut Teknoloji Mekanizması’nın işlerliğini artıracak, fikri mülkiyet engellerini tartışmaya açacak ve yenilenebilir enerji, yeşil hidrojen, çimento-çelik gibi zorlu sektörlerde iklim teknolojileri ortaklıkları için bir COP31 inisiyatifi önerebilir.

3. Akdeniz Uyum Gündemi: Akdeniz havzasının dünyanın pek çok bölgesine göre daha hızlı ısınması, yağışların azalması, kuraklığın artması, sıcak hava dalgaları, büyük orman yangınları ve su kıtlığı gibi risklerle bölgeyi kırılgan hale getirmektedir (IPCC AR6). Türkiye, Akdeniz’in kıyısında gerçekleştirilecek COP31’de Akdeniz havzasından yola çıkarak kırılgan bölgeler özelinde bir uyum finansmanı penceresi, bölgesel erken uyarı ve dayanıklılık platformu ile Kayıp ve Zarar Fonu altında iklim değişikliğinden en fazla etkilenen bölgeler odaklı bir mekanizma önererek kırılgan coğrafyaların sesi olabilir.

4. Uygulama Vurgusu: Türkiye, “uygulama COP’u” (implementation COP) söylemini başkanlığının ayırt edici imzası haline getirebilir. Mevcut NDC’lerin izlenmesi, taahhüt-uygulama açığının yıllık raporlanması, finansman vaatlerinin yerine getirilmesi ve karbon piyasalarına (Paris Anlaşması Madde 6) ilişkin operasyonel standartların netleştirilmesi gibi Paris Anlaşması’ndan beri ilerlemesinde eksiklik olan konuları bu çerçevede öne çıkarılabilir.

Sonuç

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği, 2053 net sıfır hedefiyle birlikte düşünüldüğünde, ülkemize küresel ölçekte iddialı ve öncü bir rol üstlenme fırsatı sunmaktadır. Vaatler ve planlamalardan ziyade uygulamanın ön plana çıkarılması beklentisi ilave bir sorumluluk doğurmaktadır.

COP31 ile iklim finansmanı ve iklim teknolojileri, diğer COP’lara kıyasla daha öncelikli bir gündem maddesi haline gelebilecektir. Özellikle Akdeniz havzasının iklim değişikliğine karşı kırılganlığı ve COP31’in Antalya’da gerçekleştirilecek olması ise iklim değişikliğine uyum finansmanını öne çıkarma ve kırılgan bölgeler için adalet temelinde yeni mekanizmalar tasarlama fırsatı sunmaktadır.

COP31 süreci dinamik yapısından ötürü zaman içerisinde çeşitli gündemler ve önemli gelişmelerle karşımıza çıkacaktır. Bu zirveyi Türkiye’de gerçekleşecek bir iklim konferansı yaklaşımının ötesinde hem Türkiye hem de dünyanın geleceğini şekillendirme fırsatına sahip bir gelişme olarak görmek yerinde olacaktır. COP31’in başarısı, ev sahibi ülkenin gayretinin yanı sıra gelişmiş ülkelerin onlarca yıldır verdikleri taahhütlerini somut adımlarla yerine getirmesine bağlı olacaktır. Antalya, bu sorumluluğun yeniden hatırlatıldığı ve uygulamaya dönük somut mekanizmaların masaya konulduğu bir zirveye dönüştürülebilirse, Türkiye’nin başkanlığı küresel iklim diplomasisinde gerçek bir dönüm noktası olarak hatırlanacaktır.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR