Türkiye’nin Kuzey Atlantik İttifakı içindeki ağırlığı uzun süre tek bir formülle, “NATO’nun ikinci büyük ordusu” ifadesiyle özetlenmiştir. Bu tespit yanlış olmamakla birlikte eksik kalmaktadır. Türkiye İttifak içinde savaşa ve gerilimlere en hazır ülkelerden biridir ve bu nedenle pek çok meselede Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile birlikte gelişmeleri yönlendirebilmektedir. Bu çalışma Türkiye’nin yükselen konumunu iki temel eksen üzerinden ele almaktadır. Bunlar Türkiye’nin askeri kapasitesinin nicel ve nitel özellikleriyle savunma sanayiinin ötesine geçen savunma yönetimi, ekonomi, siyasi kararlılık, eğitim, jeopolitik ve insan kaynaklarıyla ilgili özgün ve özgül yapısıdır. Türkiye, savunma başta olmak üzere tüm milli güç alanlarındaki potansiyeli sayesinde müttefiklerinin kabiliyetlerinin güçlendirilmesi ve savunma ihtiyaçlarının karşılanmasında belirleyici aktörlerden biri haline gelmiştir.
Kendi Ayakları Üzerinde Durabilmek
Türkiye’nin savunma, diplomasi ve ekonomi sahalarında kavramsal omurgasını neorealizmin “kendi başının çaresine bakma-kendi ipini kesebilme (self-help)” şeklinde özetlenebilecek ilkeleri oluşturmaktadır. Burada belirleyici olan ise “bağlılık” ile “bağımlılık” kavramları arasındaki ayrımdır. Türkiye, NATO’nun değerlerine bağlıdır ancak güvenliğini bütünüyle İttifaka devretmiş, ona bağımlı bir ülke değildir. Bu farkı mümkün kılan somut bir kapasitedir. Örneğin Lüksemburg yalnızca 900 askerle, seferberlikte 1.300’e ulaşan bir kuvvetle NATO garantilerine hem bağlı hem bağımlıdır. Diğer bir örnek bağlamında İsveç ve Finlandiya’nın Rusya-Ukrayna savaşının başlamasının ardından İttifaka katılması da bu bağımlılığın bir başka tezahürüdür. Türkiye ise demografisi, ekonomisi, askeri gücü ve sosyal uyumu sayesinde tehditlere tek başına mukabele edebilecek durumdadır. Otonomi bir tercih değil bir kabiliyet ve kapasite, aynı zamanda koşulların dikte ettiği bir beka meselesi şeklinde algılanmalıdır.
Bu kapasitenin arkasında eş güdümle kendini büyüten bir bütüncül yaklaşım aranmalıdır. Bütüncül yaklaşımın birçok parametresi bulunmasına rağmen ekonomi, savunma ekosistemi, sanayi altyapısı, insan kaynağı ve eğitim olanakları ön plana çıkan unsurlardır. Bu nedenle Türkiye artık silah ithal eden değil savunma ihtiyaçlarını tasarlayan, üreten ve ihraç eden bir aktör haline gelmiştir. KAAN beşinci/altıncı nesil savaş uçaklarından insansız hava/kara/deniz sistemlerine, savunma yazılımlarından tank ve FIRTINA gibi muharebe sistemlerine, HIMARS muadili TLG/ÇNRA’lara, hassas mühimmat teknolojilerinden istihkam sistemlerine uzanan geniş bir yelpaze bu dönüşümün somut göstergeleridir. “İkinci büyük ordu” tespitini bugün anlamlı kılan da nicel üretimin yanında niteliksel derinliğin elde edilmiş olmasıdır.
Türkiye’nin NATO İçinde Konumlanması
Türkiye’yi vazgeçilmez kılan yalnızca kapasitesi değil İttifak içindeki konumudur. NATO kurumsal yapısıyla kolektif savunma alanında oydaşma (konsensüs) esasını tercih etmiştir. Bu kural üye devletler için en kritik kontrol mekanizmasıdır. Nitekim tek bir üyenin “hayır” oyu tüm İttifakı maceraya sürüklemeyi engellemektedir. Nitekim İran’a yönelik müdahalede İspanya ve İtalya’nın “hayır” demesi, Fransa’nın soğuk durması ya da 2003’te Irak müdahalesine NATO’nun dahil olmaması bu mekanizmanın işlerliğini göstermiştir.
Türkiye bu noktada İttifaka hem katkı sağlayan hem de gerektiğinde “frene basabilen” ve Avrupa Birliği (AB) üyesi olmayan dokuz müttefikten biridir. AB’nin dayanışma ilkesini dengeleyebilecek bu konum Türkiye’ye yalnızca bir oy değil bir manivela olma imkanı vermiştir. Üstelik bu paylaşılan imtiyaz salt siyasi olmayıp hukuka uygunluk ve meşruiyet zemininden güç almaktadır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı bulunmayan ya da vicdanı zorlayan girişimlerde oydaşma kuralının uygulanmasıyla İttifak, ABD gibi güçlü ülkelerin aracı olmaktan çıkmakta ve kendi değerlerini üreten bir entiteye dönüşmesini sağlamaktadır.
Bu manivelanın kullanımında ölçülü olma geleneğini dikkate almak gerekmektedir. Nitekim Türkiye, Rusya ya da Çin’i işaret eden NATO’nun stratejik konsept kararlarında veto hakkını kullanmamış, İttifakın genel çizgisine sadık kalmıştır. Ancak Kuzey Makedonya’nın isminin Yunan baskısıyla tanınması gibi meselelerde “derogasyon” yoluyla itirazını kayda geçirmesini de bilmiştir. Genel NATO kültürüne bağlılık ile kritik konularda otonomi tercihinde bulunma arasındaki bu denge, Türkiye’yi öngörülebilir ama edilgen olmayan bir müttefik haline getirmiştir.
Türkiye’yi Değerli Bir Müttefik Kılan Temel Unsurlar
Türkiye’nin vazgeçilmezliği öncelikle coğrafya ve kimlikle ilişkilendirilebilir. İttifakın tek Müslüman üyesi olan Türkiye, kriz bölgelerinde tarafların en az birinin dini kimliğiyle benzeştiği bir konjonktürde, NATO’ya benzersiz bir meşruiyet kapasitesi sunmaktadır. Türkiye’nin NATO misyonlarında görev üstlenmesi, bir NATO operasyonunun dini değil müşterek güvenlik motivasyonlu olduğu mesajını taşımaktadır. Öte yandan neredeyse tüm çatışma bölgelerinin Türkiye’nin birinci ya da ikinci kuşak ilgi alanlarında cereyan etmesi de buna eklenince, Türkiye bu krizleri hem birinci elden okuyan hem de şekillendiren bir aktör haline gelmektedir. Bu jeopolitik derinlik, NATO için kolayca ikame edilemeyecek bir istihbarat ve strateji avantajı sağlamaktadır.
Bahse konu gerçeklere rağmen Türkiye’nin NATO üyeliğine yönelik kimi zaman eleştiriler de yöneltilmiştir. Bunların bir kısmı Türkiye’ye ön yargısı olan Amerikan ve Avrupalı siyasilerce seslendirilirken bazen de Türkiye’de NATO karşıtlığı alevlenebilmiştir. Bu eğilime cevap vermek adına vurgulanması gereken husus NATO’ya mensubiyetin üye devletler için statü, tanınma ve aidiyet üretmesidir. Türkiye’nin İttifaktan ayrılması halinde Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRY) gibi Türkiye karşıtı aktörlerin üyeliğe başvurması sonucu ortaya çıkacaktır. Ayrıca NATO’da Türkiye’nin çıkarları aleyhine alınabilecek kararlar ancak Türkiye’nin üyelik imtiyazıyla önlenebilmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin NATO üyeliği diğer devletlerin güvenlik angajmanlarında daha temkinli davranmasını sağlayan caydırıcı bir çerçevedir. Dolayısıyla “NATO’dan çıkıp Rusya ve Çin’e yaklaşalım” türünden öneriler stratejik bir yanılgıdır. Türkiye dışındaki eleştirilere gelince NATO üyesi bir ülkenin kendi iradesi dışında üyelikten çıkarılması mümkün değildir. Bu iradeyi Fransa ve Yunanistan daha önce askeri kanattan ayrılarak göstermişler ancak bu kararlarının yanlış olduğunun farkına varıp “tam” üyeliğe geri dönmüşlerdir.
Türkiye’nin NATO’daki Özgün ve Özgül Konumu
Türkiye, NATO içinde özgün ve özgül bir ağırlığı olan bir konumdadır. Özgün olmasının nedeni kendi savunma ve güvenlik ihtiyaçlarını diğer devletlerin inisiyatifine terk etmemesidir. Özgül olması ise gücünün kendine özgü bir nitelik taşımasından kaynaklanmaktadır. Nitekim Türkiye, geleneksel savaşlara hazırlanırken terörizmle mücadele gibi asimetrik ve düzensiz bir çatışma serisini eş zamanlı icra edebilecek az sayıdaki ülkelerden biridir. Bu özgün ve özgül duruş tesadüfi olmayıp tecrübeyle inşa edilmiştir.
Bahse konu özgünlük ve özgüllük sayesinde kırk yılı aşan terörle mücadeleye paralel olarak Suriye, Irak, Afrika ve özellikle Libya’da angajman deneyimiyle Türkiye kendi savunma konsepti ve doktrinini geliştirme imkanı elde etmiştir. Terörle mücadele ile asimetrik, düzensiz ve hibrit savaş ortamları –doğaları gereği– savunma kararlarında otonomiyi zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla Türkiye askeri doktrinini kendi tehdit coğrafyasında üretmiştir.
Türkiye’nin Otonomisinin NATO’ya Katkısı
Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durma iradesi, maruz kaldığı örtülü yaptırımların bir ürünüdür. Nitekim 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve ardından gelen Amerikan ambargoları, Türkiye’nin yalnız bırakıldığı andan itibaren milli yeteneklerini geliştirmeye başladığı dönemi başlatmıştır. S-400 krizine kadar uzanan örtülü ya da açık yaptırım deneyimleri Türkiye’ye diplomasi, ekonomi, savunma ve güvenlik alanlarında kendi kapasitesini kurmanın bir zorunluluk olduğunu kavratmıştır. Bugün konuşulan stratejik özgünlük işte bu birikimin olgunlaşmış halidir.
Bu özgünlük en çarpıcı biçimde Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının ardından izlenen denge siyasetinde görünür hale gelmiştir. Türkiye, Rusya ile açık kapı diplomasisini sürdürürken aynı anda Ukrayna’nın elinden tutmuştur. Savaşın ilk dönemlerinde ABD ve Avrupalı devletlerin Ukrayna’ya askeri yardımda bulunmakta geç kaldıklarını hatırlamak gerekir. Türkiye, savaşın en kritik döneminde Ukrayna’nın elinden tutarken NATO’nun sadece güneydoğu değil doğu kanadını da tahkim etmiştir. Aynı süreçte Ankara ve Moskova arasında liderler düzeyinde kurulan iletişim kanalı hem Ukrayna hem de Suriye başlıklarının yönetilebilmesini sağlamıştır. Nitekim “tahıl koridoru” ve “esir takası” uzlaşılarının yanında ateşkes görüşmelerinin yapılmış olması önemli kazanımlardır. ABD ve Avrupa’nın tereddüt içinde kaldığı bu dönemde Türkiye “eksen kayması” suçlamaları ve hatta NATO’dan çıkarılması çağrılarına maruz kalmıştır. Öte yandan Avrupa’nın bugün Rusya ile yeniden etkileşim arayışına girmesi ve hatta enerji alışverişini açıkça tartışması, Türkiye’nin izlediği siyasetin doğru olduğunu göstermiştir.
NATO’nun Sınanması, Dönüşümü ve Türkiye’nin Kolaylaştırıcılığı
NATO son beş yıl içinde ciddi sınamalardan geçmiştir. Trump döneminde İttifakın varlığı yeniden tartışılmaya başlanmış ancak Türkiye kendi öznel ve özgün politikası sayesinde bu tartışmaların dışında kalmayı başarmıştır. Normalleşme ve ara buluculuk diplomasisi sayesinde ABD-Avrupa geriliminden kendini izole ederken NATO’nun 2026 Ankara Zirvesi ile müttefikler arasında bir kolaylaştırıcılık misyonu üstlenmiştir. ABD Başkanı Donald Trump’ın bu zirveye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile tesis ettiği ilişki nedeniyle geldiği bir sır değildir. Ankara Zirvesi’nde İttifakın dayanaklılığı bağlamında Türk diplomasisinin üye 32 devleti asgari müşterekte buluşturmaya çalıştığı açıkça hissedilmektedir.
Bu noktada Avrupa’nın yeni güvenlik yapısı zirvenin asıl gündemidir. Güvenliğin yeni parametreleri incelendiğinde Soğuk Savaş’ın belirsizlik, terörizm ve etnik çatışma gündemi 11 Eylül sonrasında radikalizmle mücadeleye dönüşmüş; günümüzde ise yerini enerji, siber, uzay ve nadir toprak elementleri gibi tematik başlıklara bırakmıştır. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimle birlikte enerji güvenliğinin yepyeni boyutları ortaya çıkmıştır. Bu dinamizmin içinde güvenlik öncelikleri yıllar değil günler içinde değişebilmektedir. Avrupalı müttefikler de Rusya ve İran tecrübelerinin ardından bu tematik problem alanlarının etkilerini net bir biçimde hissetmiştir.
Bu tespitlerle birlikte NATO’nun kurumsal ve köklü gelenekleri olan bir kolektif güvenlik örgütü olduğunu unutmamak gerekir. Trump yönetiminin mevcut eleştirilerine rağmen NATO dağılmak veya yıpranmak yerine güçlenerek gerilim sürecini atlatacaktır. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Elbridge Colby’nin “NATO 3.0” olarak adlandırdığı yeni yapılanmada Avrupalı müttefikler konvansiyonel yükü üstlenirken nükleer, istihbarat ve teknoloji alanlarında Amerikan desteği devam edebilecektir. Zira ABD için NATO’nun dağılması rasyonel bir seçenek değildir. Böyle bir durum yeni bir kutuplaşmayı tetikleyebilecek, Amerikan hegemonyasının sonu gelebilecek ve hatta Avrupa gibi kontrol edilemeyen yeni bir rakibin doğmasına zemin hazırlayabilecektir. Bu nedenle NATO için negatif öngörüler yerine dönüşüm ve paylaşıma öncelik veren modellemelere yönelmek daha akılcıdır.
Türkiye’siz Bir Avrupa Savunması Mümkün mü?
Hangi senaryo hayata geçerse geçsin Avrupa’nın güvenlik mimarisini pekiştirmesi kaçınılmazdır. Üstelik bu pekiştirme yalnızca savunma sanayii ve teknolojileriyle sınırlı kalmamalı; savunma yönetiminde de yeni bir sayfa açmalıdır. İşte tam da bu noktada insan kaynağı ve saha tecrübesi bağlamında Türkiye’siz bir Avrupa savunmasının ya da NATO yapılanmasının mümkün olmadığı açıktır. Avrupa ve ABD’nin Türkiye ile birlikte yürümesi bir tercih değil bir gerekliliktir.
Savunma teknolojilerinde kendi sınırlarını aşan Türkiye, Avrupa ile ortak projeler yürütebilecek olgunluktadır. Türkiye’nin kendi özgün ve özgül kabiliyetleriyle hem transatlantik hem de dar kapsamda Avrupa savunmasını tahkim etme gücü vardır. Ancak Yunan ve Rum engellemeleri nedeniyle Türkiye fiilen Avrupa savunmasının dışına itilmektedir. Bu durumun sonuçları doğrudan Avrupa güvenliğini olumsuz etkileyecektir. Zira KAAN beşinci/altıncı nesil uçağı, insansız hava sistemleri, savunma yazılımları, ALTAY tankı ve FIRTINA gibi muharebe sistemleri ile HIMARS benzeri TLG/ÇNRA’ların Avrupalılar tarafından sıfırdan yeniden keşfedilmesi hem son derece maliyetli hem de uzun zaman alacak bir süreçtir. ABD’ye bağımlılığın sürmesi de Avrupa’nın kendi çıkarlarıyla örtüşmemektedir. Kısacası Türkiye’yi dışarıda bırakmak Avrupa için ekonomik bir israf ve stratejik bir gecikme anlamına gelmektedir.
Sonuç
Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusu olmaktan yükselen bir savunma gücüne dönüşürken İttifak içindeki konumunu “niceliksel durumdan niteliksel bir vazgeçilmezliğe” taşımaktadır. Bu dönüşümü sağlayan unsurlar ise şöyle sıralanabilir:
- Tehditlere tek başına mukabele edebilen askeri-endüstriyel kapasite
- İttifaka oydaşma yoluyla hem katkı hem de kontrol sağlayan askeri diplomasi
- Sahada şekillenmiş özgün doktrin
- Bağımlılıktan ziyade İttifakın değerlerine bağlılık üzerine kurulu stratejik olgunluk
Türkiye, NATO’da uyumlu, kararlara katılan ancak gerektiğinde elini kaldırıp “hayır” diyebilen bir müttefiktir. Tam da bu özgün ve güvenilir duruş Türkiye’yi hem bugünün hem de kurulmakta olan yeni güvenlik mimarisinin vazgeçilmez bir unsuru haline getirmektedir.

