Terörsüz Türkiye’de Bölgesel Güvenlik ve Diplomasi Doktrini

Terörsüz Türkiye’de Bölgesel Güvenlik ve Diplomasi Doktrini

PKK’nın 2025 itibarıyla feshedilmesi ve silah bırakma sürecine girmesi Türkiye’nin hem iç politikada hem de dış ilişkilerde yeni bir güvenlik ve diplomasi doktrini geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yeni dönemde Türkiye’nin dış politikası terör tehdidinin ortadan kalktığı bir ortamda bölgesel istikrarın kurucusu ve yönlendiricisi olarak şekillenmelidir. Özellikle Irak ve Suriye gibi PKK’nın sahada varlık gösterdiği ülkelerle yürütülecek ilişkilerde yalnızca askeri değil siyasi ve diplomatik araçların da etkin biçimde kullanıldığı bütünleşik bir yaklaşım benimsenmelidir.
Paylaş:

PKK’nın 2025 itibarıyla feshedilmesi ve silah bırakma sürecine girmesi Türkiye’nin hem iç politikada hem de dış ilişkilerde yeni bir güvenlik ve diplomasi doktrini geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yeni dönemde Türkiye’nin dış politikası terör tehdidinin ortadan kalktığı bir ortamda bölgesel istikrarın kurucusu ve yönlendiricisi olarak şekillenmelidir. Özellikle Irak ve Suriye gibi PKK’nın sahada varlık gösterdiği ülkelerle yürütülecek ilişkilerde yalnızca askeri değil siyasi ve diplomatik araçların da etkin biçimde kullanıldığı bütünleşik bir yaklaşım benimsenmelidir. Irak bağlamında Ankara-Bağdat-Erbil üçgeninde PKK’nın kalıntı yapıları ve radikalleşme merkezlerinin ortadan kaldırılması için kurumsal güvenlik iş birlikleri geliştirilmelidir. Suriye sahasında ise Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) etkisizleştirilmesi ve Şam yönetimiyle uzlaşma yoluyla entegrasyonu hem Türkiye’nin güvenliği hem de Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından kritik önemdedir. ABD’nin bölgeden çekilme eğilimi de Türkiye açısından SDG (YPG/PYD) üzerindeki baskıyı artırmak için stratejik bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Bu sürecin uluslararası boyutu da en az bölgesel boyutu kadar önemlidir. ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler terörle mücadele başarısı üzerinden yeniden tanımlanmalı ve bu ülkelerin geçmişte PKK’yı doğrudan veya dolaylı şekilde destekleyen yapılar üzerindeki etkileriyle yüzleşmeleri sağlanmalıdır. Türkiye özellikle Avrupa’daki PKK ağlarının tasfiyesi konusunda hukuki ve diplomatik baskılarını artırmalı; AB ile enerji güvenliği, savunma ve ekonomik kalkınma gibi alanlarda iş birliklerini derinleştirerek yeni bir diplomatik denge kurmalıdır. ABD ile yürütülecek müzakerelerde ise hem Suriye sahasında terörle mücadele hem de bölgesel kalkınma projelerinde ortaklık vurgusu öne çıkarılmalıdır. Bu bağlamda Türkiye, İsrail gibi bozucu aktörlerin terör sonrası oluşacak istikrarlı düzene müdahale etme riskini göz önünde bulundurmalı; sahadaki tehditleri sınırlandıracak ve diplomaside caydırıcı etki meydana getirecek çok katmanlı bir dış politika mimarisi inşa etmelidir. Terörden arındırılmış bir Ortadoğu vizyonunu sahiplenerek bu yeni doktrini sadece Türkiye’nin güvenliği için değil aynı zamanda bölgesel istikrarın sağlanmasının ortak zemini olarak kurgulamak Türkiye’nin küresel diplomatik pozisyonunu da güçlendirecektir.

PKK’nın tasfiyesi ve silah bırakması süreci sonrasında şekillenen bu yeni dönemi Türk dış politikasının geleceği açısından değerlendiren uzmanlarımız, Türkiye’nin küresel diplomatik konumunun da bu süreçle birlikte güçleneceği görüşünde birleşiyor.

Hazırlayan

Sibel Düz

Uzmanlar

Bilgay Duman

Can Acun

Mustafa Caner

Muhammed Hüseyin Mercan

 


Anadolu Ajansı Akademi
 

Türkiye’nin PKK’nın tasfiyesi ve silah bırakması sonrası ABD, AB ve Irak ile yürüteceği diplomatik ilişkilerde nasıl bir dış politika ve güvenlik doktrini geliştirmesi gerekmektedir?

“Terörsüz Türkiye” sürecinde esas kritik nokta Irak. Zira bugün PKK’nın en temel ve geniş varlığı Irak’ta bulunuyor. Irak’ın sadece dağlık ve kırsal alanları değil aynı zamanda yerleşim alanları ve şehir merkezlerine de girmiş durumda. Hatta Irak’ta sosyal ve siyasal faaliyetlerde PKK ile ilintili yapılar da bulunuyor. Bu nedenle Ankara, Bağdat ve Erbil yönetimleri arasında daha etkin diplomatik, siyasi, istihbari ve hatta güvenlik süreçlerinin yürütülmesi PKK’nın fesih ve silah bırakma sürecinin etkin işleyebilmesi açısından son derece kritik olacak.

Bununla birlikte silah bırakan PKK üyelerinin Irak’ta kalıp kalmayacağı eğer kalacaksa nasıl bir süreç izleneceği ve nasıl bir yapı kurulacağı ilerleyen süreç için son derece önemli olacak. Bu noktada Irak’taki Mahmur Kampı halen akıllarda. İlerleyen süreçte radikalleşme ve endoktrinizasyon merkezine dönüşmeyecek bir çözüm üretilmeli. Aynı zamanda üçüncü tarafların etkilerinin sınırlanması için de Irak ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile gerçekleştirilecek diyalog ve iş birliğinin daha sıkı yürütülecek bir mekanizmayla desteklenmesi yerinde olacaktır. Böyle bir mekanizma Bağdat ve Erbil arasındaki sorunlara da çözüm bulabilmek için bir araç haline gelebilir. Bu durum Irak’ın istikrarına katkı yapacak ve böylece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettiği gibi Terörsüz Türkiye sürecinin terörsüz bölge sürecine fayda sağlaması ve hizmet etmesi söz konusu olabilecektir.

Diğer taraftan bu işin bir parçası da ABD ve Avrupa ile ilişkiler. Trump ile ABD’nin bölgeden çekilerek stratejik ittifak kurduğu ülkeler üzerinden bir hareketlenme çabası görünüyor. Bu konuda Türkiye’nin Irak’ta attığı adımların da desteklendiğini görüyoruz. Bu adımlar Terörsüz Türkiye sürecinin yanı sıra Kalkınma Yolu gibi stratejik projelerde de etkili olacaktır. Aynı şekilde AB’nin de özellikle Rusya-Ukrayna savaşından sonra enerji tedarikini çeşitlendirme konusunda adımları var ve bu noktada Kalkınma Yolu Projesi’ni desteklediğini biliyoruz. Buradan hareketle AB ile de bu çerçevede daha yakın ilişkiler kurulabilir. Tabii silah bırakan terör örgütü mensuplarının nasıl ve hangi şartlarda kalacağı, bazılarının özellikle Avrupa’da bulunması söz konusu olabilir. Bu konuda AB ile müzakerelerde terörle mücadelede Türkiye’nin attığı adımların desteklenmesinin önemli olacağı altı çizilerek dile getirmelidir.


SETA
 

Türkiye’nin PKK’nın tasfiyesi ve silah bırakması sonrası ABD, AB ve Suriye ile yürüteceği diplomatik ilişkilerde nasıl bir dış politika ve güvenlik doktrini geliştirmesi gerekmektedir?

Türkiye’nin bir devlet politikası olarak “Terörsüz Türkiye” adıyla PKK’nın örgütsel olarak tasfiyesine yönelik attığı adımlar devam ederken ilgili sürecin Suriye bağlamında da önemli sonuçları söz konusudur. Öncelikle PKK/KCK üst yapılanmasının Suriye’de çeşitli adlarla alt örgütlenmeleri hala örgütsel faaliyetlerine devam ederken PKK/KCK tasfiyesi bu alt örgütlenmeleri de içermek durumundadır. Esasında buna yönelik bir süreç de işletilmektedir. SDG çatısı altında faaliyet gösteren bu yapılanmalar siyasi kimlik olarak “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” olarak kendilerini ifade etmektedir. Suriye sahasında Esed rejimi devrilerek Türkiye’ye müzahir muhalifler tarafından Şam’da yeni bir yönetim tahsis edilmesiyle yeni bir gerçeklik oluşmuş; Esed rejimi, Rusya ve İran’ın da denklem dışı kalmasıyla SDG’nin eli ciddi anlamda zayıflamıştır.

Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesi ve Suriye’den Amerikan askerlerini çekmeye yönelik gösterdiği irade de PKK’nın Suriye örgütlenmesinin tasfiyesi açısından önemli imkanlar sunmaktadır. Halihazırda Beyaz Saray, asker ve üs sayılarını kademeli şekilde azaltmaya devam etmektedir. Bu bağlamda Ankara-Washington uzlaşısı önem arz etmektedir. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta PKK/KCK’ya yönelik fesih çağrısıyla birlikte SDG komutanı Mazlum Abdi’ye de mektup göndermiş, Türkiye ve ABD’nin pozisyonuyla birlikte şekillenen saha gerçeklikleriyle birlikte Mazlum Abdi’yi Şam’a entegre olmaya zorlamıştır. Şu an için örgütün tereddütler yaşadığı ve zaman kazanmaya yönelik adımlar attığı görülmektedir. Ancak Terörsüz Türkiye süreci hedeflenen takvim içerisinde ilerlerse SDG üzerindeki baskının daha fazla artması öngörülebilir. Bölgedeki DEAŞ hapishane ve kamplarının devri konusunda da bir süreç işletilmektedir. Bu gerçekleşirse SDG’nin elinden DEAŞ kartı da alınmış olacaktır. İsrail’in burada bozucu bir aktör olarak öne çıktığı değerlendirilebilir. Ancak İsrail’in SDG’ye Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD’nin olmadığı bir denklemde güvenlik sağlaması mümkün görünmemektedir. Bu bağlamda Türkiye-ABD-Suriye ortaklığı öne çıkmakta, Trump’ın Suriye temsilcisi de olan Tom Barrack’ın son dönemlerde yaptığı açıklamalar da Türkiye’ye müzahir olarak görülmekte ve örgüte yakın unsurlar tarafından büyük hayal kırıklığı ve kızgınlıkla okunmaktadır.

Büyük fotoğrafta SDG’nin Şam’a entegre edilerek tasfiye edilmesi hem Terörsüz Türkiye hedefinin hayata geçirilmesi hem de Suriye’nin toprak bütünlüğü ve istikrarının tahkimi, ekonomik kalkınmasının sağlanması için hayati öneme sahip, gerçekleşmesi gereken bir adımdır. Bunun için Türkiye-ABD ortak vizyon ve hareket tarzının ortaya koyulabiliyor olması çok kritik.

 


Sakarya Üniversitesi, SETA
 

Türkiye’nin PKK’nın tasfiyesi ve silah bırakması sonrası ABD, AB ve İran ile yürüteceği diplomatik ilişkilerde nasıl bir dış politika ve güvenlik doktrini geliştirmesi gerekmektedir?

PKK terör örgütünün feshi ve silah bırakması İran tarafında dikkatle ve merakla takip edilen bir süreç. Resmi olarak İran bu süreci olumlu karşıladığını farklı yetkililerin ağzından ifade etti. Her ne kadar ABD gibi terör örgütleri listesi yayınlamasa da İranlı yetkililer PKK’yı terör örgütü olarak gördüklerini muhtelif zamanlarda şifahen ifade ettiler. Lakin PKK meselesi zaman zaman Türk-İran ilişkilerinde gerginlik oluşturan bir faktördü. Özellikle 1990’larda İran’ın PKK’ya destek verdiği iddiaları üzerinden Ankara-Tahran ilişkileri gerilmişti. Son yıllarda da özellikle Haşdi Şabi bağlantılı gruplar ile PKK arasında iş birliğine dair bazı şüpheler ve bulgular adı koyulmamış bir gerginliğin yaşanmasına sebep olmuştu. PKK’nın kendini feshiyle birlikte bu gerginliğin de artık ortadan kalkacağını öngörebiliriz.

Türk-İran ilişkilerinde PKK sorununun artık bir gündem olmaktan çıkması söz konusu olacaktır. Buradaki olumlu tabloya zarar verme potansiyeline sahip bir faktör ise İran’daki PKK olarak bilinen PJAK’ın silah bırakma kararına uymayacağını ifade etmesidir. PJAK’ın üye sayısı ve eylem kapasitesi görece zayıf olsa da ileriki dönemde bu terör örgütünün özellikle İran-Irak sınırındaki faaliyetlerine dikkat edilmelidir. PJAK, İran-İsrail savaşı gibi bölgesel gelişmelerin ortaya çıkaracağı istikrarsızlık ortamında kendine zemin arayacaktır. Ayrıca PJAK benzeri başka terör örgütleri de bu türden bir istikrarsızlığı fırsat olarak görebilir. PKK’nın dağılması terörle mücadelede Türkiye-İran ve İran-Irak hatlarının temizlendiği anlamına gelmemektedir. İran’daki bazı Kürt silahlı gruplarının bu süreci nasıl karşılayacaklarını takip etmek önem taşımaktadır. İran’ın da önümüzdeki süreçte kendi içindeki Kürt örgütleriyle olan angajmanında PKK’nın feshi ve dağılma sürecinin tetiklediği bir dönüşüm beklenebilir.

PKK meselesini yalnızca iç güvenlik ve ulusal sınırlar çerçevesinde değerlendirmek yetersiz kalır. Bu sorunun Avrupa ve ABD ile ilişkiler bağlamında özellikle bu aktörlerin bölgesel politikaları ve Türkiye ile olan stratejik çıkar ilişkileri üzerinden analiz edilmesi gerekir. Uzun yıllar PKK’nın siyasal ve maddi destek bulduğu bu ülkelerin (bu aktörlerce resmen terör örgütü olarak tanınmalarına rağmen) içindeki bazı aktörler mevcut sürecin akamete uğraması adına çalışabilir. Diğer taraftan mezkur ülkelerdeki PKK lobisi ve networkü de bu süreçte kaybedeceği pozisyonları ve değerlerine matuf süreci sabote edecek adımlar atabilir. Türkiye’nin güvenlik anlayışının söz konusu riskler uyarınca şekillenmesi gerekmektedir. Diğer taraftan PKK terörünün çözülmesi Avrupa ve ABD’de Türkiye aleyhine faaliyet gösteren terör örgütü mensuplarının etkisini de azaltacaktır. Bu olumlu ivmenin Türkiye tarafından kurumsallaştırılması gerekmektedir.

 


Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, SETA
 

Türkiye’nin PKK’nın tasfiyesi ve silah bırakması sonrası ABD, AB ve İsrail ile yürüteceği diplomatik ilişkilerde nasıl bir dış politika ve güvenlik doktrini geliştirmesi gerekmektedir?

“Terörsüz Türkiye” vizyonu kapsamında atılan adımların ve özellikle de 11 Temmuz itibarıyla PKK mensuplarının silahlarını teslim etmeye başlamasının Tel Aviv yönetimini ciddi şekilde rahatsız ettiği bu süreçteki beyanatlardan açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve agresif yayılmacı stratejisini inkıtaya uğramaksızın hayata geçirmek isteyen İsrail için kırılganlıkları besleyen ve çatışma iklimini körükleyen terörün sonlanması hiç şüphesiz can sıkıcı bir gelişmedir. Türkiye’nin uzun yıllardır siyasi, iktisadi, toplumsal ve askeri gündemlerini ciddi şekilde meşgul eden terör dosyasının kapanmasıyla Ankara’nın tüm enerjisini bölgesel ve küresel siyasette etkinliğini artıracak hamlelere teksif edeceği dikkate alındığında Siyonist yönetim açısından bu tarihi gelişmenin büyük bir meydan okuma anlamına geldiği görülmektedir.

PKK’nın silah bırakmasının bölgede oluşturacağı olumlu hava Irak ve Suriye sahalarında da yapısal değişimlere yol açacak ve merkezi hükümetlerin daha güçlü ve öz güvenli bir siyaset izlemesini beraberinde getirecektir. Siyasal istikrar, toplumsal bütünleşme ve ekonomik kalkınma yolunda ciddi katkılar sağlayacak bu sürecin İsrail’in işgal ve ilhak planlarının önünde büyük bir set oluşturduğu aşikardır. Bu bakımdan Tel Aviv tarafından süreci akamete uğratacak manipülatif girişimlerde bulunulması beklenen bir durumdur. Özellikle Suriye sahasında terör unsurlarının tam anlamıyla tasfiyesi ve Şam yönetiminin ülke genelinde mutlak hakimiyeti sağlaması, İsrail’in bölgeyi dizayn adımlarına ciddi zarar verecektir. Ayrıca ABD ve uluslararası toplumun baskısından kurtulmak ve yeni bir manevra alanı kazanmak için Gazze’de ateşkesin ilan edilmesi durumunda ise Başbakan Binyamin Netanyahu ve kabinesinin Lübnan ve Suriye sahalarını istikrarsızlaştıracak saldırgan bir politikayı hızlandırması ihtimal dahilindedir. Netanyahu hükümetinin iktidarda kaldığı müddetçe mevcut siyasetinden ricat etmeyeceği göz önünde bulundurulduğunda Tel Aviv’in süreci baltalama ve provoke etmeye yönelik girişimlerde bulunabilmesi oldukça muhtemel bir durumdur. Bundan ötürü Siyonist yönetimin sahada oluşturabileceği risklerin iyi hesaplanması ve özellikle Suriye sahasında terör unsurlarıyla etkileşime girmesinin önünün kesilmesi, bölgenin terörden arındırılması ve istikrarlı bir inşanın gerçekleştirilmesi için son derece elzemdir.

Terörden tam manasıyla arındırılmış bir Ortadoğu için ABD ve AB’nin sürece yapıcı bir katkı sunması ve özellikle Washington yönetiminin terör unsurlarına umut verecek açıklama yapmaktan ya da bu yönde herhangi bir adım atmaktan kati surette uzak durması gerekmektedir. Türkiye’nin terör dosyasını kapatmasının Suriye ve Irak sahalarına sunacağı fırsatlar ortadadır. Bu doğrultuda ABD’nin Irak ve Suriye özelinde de insicamı bozacak girişimlerin önünü kesecek bir pozisyon benimsemesi istikrarlı bir bölge için oldukça önemlidir. ABD’nin ve ikincil olarak da AB ülkelerinin terörün bitirilmesi inisiyatifine her türlü desteği sunması, süreci başarısız kılmak için aksiyon alacak her türlü aktöre de açık bir mesaj olacaktır. Özellikle de ABD’nin bu aşamada benimseyeceği net tutum, İsrail’in silah bırakma fikrini benimsemeyen terör unsurlarıyla istikrarsızlaştırıcı hamleler yapma ihtimalini de ortadan kaldıracaktır. Herkes tarafından bilindiği üzere Tel Aviv’in saldırgan tutumunu durduracak yegane aktör ABD’dir. Bu nedenle terörün sona erdirilmesi ve bunu baltalamaya yönelik eyleme geçebilecek en etkin yapının Siyonist yönetim olduğu dikkate alındığında bu süreç ABD ve dolaylı olarak da AB için büyük bir samimiyet testi niteliğindedir.

Paylaş: