Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 11-12 Ağustos arasında Trablus ve Bingazi’yi kapsayan ziyareti, Türkiye’nin Libya politikasında son yıllarda belirginleşen değişimin en görünür göstergelerinden biri olmuştur. Ziyaretin hemen öncesinde Trablus’un 50 kilometre batısındaki Zaviye Rafinerisi’nde bulunan 4,5 milyon litrelik benzin tankı bir insansız hava aracı (İHA) saldırısıyla ateşe verilmiş ve Ulusal Petrol Kurumu en üst düzeyde acil durum ilan etmiştir. Dışişleri Bakanı Fidan’ın “Libya’nın batısı, doğusu ve güneyi arasında ayrım gözetmeyen” bir yaklaşımdan söz etmesi ise Ankara’nın Libya’nın bütünlüğünü savunurken sahadaki angajmanını tek bir siyasi ve coğrafi merkezle sınırlandırmayan yeni yaklaşımının en açık ifadesidir.
Tatbikat Orduyu Birleştirir ama Siyaseti Birleştirmez
2026’da Libya dosyasında dikkat çeken değişimlerden biri Washington’ın yeniden daha görünür bir aktör haline gelmesiydi. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işleri danışmanı Massad Boulos’un yürüttüğü inisiyatif 14 Temmuz’da Sirte’de somutlaştı. Halife Hafter’in oğlu ve Libya Ulusal Ordusunun (LNA) Genelkurmay Başkanı Halid Hafter ile Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Genelkurmay Başkanı Selahaddin Nemruş, Birleşmiş Milletler (BM) Destek Misyonu gözetiminde bir araya gelerek “tek ulusal ordu” deklarasyonunu ilan ettiler. Ayrıca Çad-Nijer sınır hattında kaçakçılık ve göçe yönelik ortak tatbikatlar düzenleme konusunda anlaştılar. Kamuoyuna yansıyan ayrıntılar Abdülhamid Dibeybe’nin başbakanlıkta kaldığı ve Hafter kanadına üst düzey bir icra pozisyonu açıldığı bir güç paylaşımı formülünün tartışıldığını gösteriyor. Bunun yanında Amerikan enerji şirketlerinin Libya’ya dönüşünün teşvik edilmesi ve AFRICOM öncülüğünde ortak askeri faaliyetler yürütülmesinin planlanması, Washington’ın Libya politikasının siyasi, ekonomik ve güvenlik boyutlarını aynı süreçte ilerletmeye çalıştığına işaret ediyor. Nisan 2026’da 2013’ten bu yana ilk birleşik bütçenin kabul edilmesi ise bu sürecin şimdiye kadarki en somut çıktılarından biri olmuştur.
Washington’ın Libya’nın siyaset sorununa kısmen bir muhasebe mantığıyla yaklaştığı söylenebilir. Merkez Bankası iki paralel hükümeti süresiz biçimde finanse edemez, öyleyse kıtlık tarafları birleşmeye zorlar. Bu, ekonomiyi motor kabul eden, meşruiyeti ise sonradan halledilecek bir teknik ayrıntı sayan bir yaklaşımdır. Askeri kurumların üniformalı yapıda buluşması, ortak tatbikatların yapılması ve hatta ortak bir bütçe üzerinde uzlaşılması gerçek kazanımlardır. Ancak bunların hiçbiri silahlı grupların hangi siyasi otoriteye tabi olacağı sorusunu yanıtlamaz. Nitekim Misrata’daki silahlı yapıların planı açıkça reddetmesi, Trablus’taki milis çatışmaları ve güneyden yükselen itirazlar, kağıt üzerindeki mimarinin sahada henüz karşılığının olmadığını gösteriyor.
Boulos inisiyatifinin bir başka zaafı da zamanlama ile meşruiyet arasındaki makasta yatıyor. 36 aylık geçiş takvimi ve telaffuz edilen 17 Şubat seçim tarihi, sandığı somut bir hedef olmaktan ziyade bir vaat olarak konumlandırıyor. Nisan’da imzalanan birleşik bütçenin halen uygulanmamış olması kağıt üzerindeki uzlaşının sahadaki karşılığının sınırlı kaldığını gösteriyor. Uygulama mekanizması oluşturulmadan atılan siyasi adımlar sahadaki güç ilişkilerini tek başına değiştirmiyor. Dahası güç paylaşımı, kamu harcamaları üzerindeki mevcut kısıtları gevşeterek yolsuzluğu büyütme ve mevcut güç ağlarını daha fazla besleme riski taşıyor. Kısacası petrol geliri karşılığında siyasi uzlaşı formülü, kısa vadede iki başkenti masada tutmaya yeter. Ancak paylaşılacak rantın büyüklüğü arttıkça, masanın dışında kalan silahlı aktörlerin bozucu kapasitesi de artar. Zaviye’de yaşananlar da bu çerçevede okunabilir.
Türkiye bu tabloda kendi şartlarıyla planın içinde konumlanıyor. Ankara’nın avantajı ise Libya’nın batısındaki güçlü askeri ve siyasi varlığını korurken doğudaki aktörlerle de ilişkilerini giderek derinleştirmesidir. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Trablus’ta Dibeybe, Menfi ve Takala’nın yanı sıra Savunma Bakan Vekili Zubi, İçişleri Bakanı Trabelsi, Genelkurmay Başkanı Nemruş ve Askeri İstihbarat Başkanı Mahmud Hamza ile; Bingazi’de de Mareşal Hafter, Saddam Hafter ve Agile Salih ile görüşmesi, Türkiye’nin Libya’yı güvenlik aygıtı düzeyinde de okuduğunu göstermektedir. Üstelik Agile Salih dahil bu listedeki isimlerin bir kısmı Amerikan inisiyatifine mesafeli duran aktörler olarak biliniyor. Dolayısıyla Ankara’nın temas ağı Amerikan inisiyatifine farklı ölçülerde yaklaşan aktörleri de kapsıyor. Amerikan planının sahada uygulanabilir hale gelmesinde Ankara’nın sahip olduğu askeri ve siyasi erişim önemli bir değişken olarak öne çıkıyor. Bu konum Ankara’ya Amerikan girişimiyle temasını sürdürürken kendi önceliklerini müzakere masasında daha güçlü biçimde koruma imkanı veriyor.
Oğullar ve Yeğenler: Sadakatin Konsolidasyonu ve Kırılgan Saha
Libya’da bugün gözlenen en kritik dinamik ise kurumsallaşmadan ziyade veraset mühendisliğinin ilerlemesidir. Doğuda Saddam Hafter’in askeri ve siyasi ağırlığı, Halid Hafter’in Genelkurmaydaki konumu, Bilkasım Hafter’in Kalkınma ve Yeniden İmar Fonu üzerinden yeniden inşa bütçesini yönetmesi; batıda ise İbrahim Dibeybe’nin başbakanın ulusal güvenlik danışmanı sıfatıyla dosyanın merkezine yerleşmesi aynı örüntünün iki ucudur. İki kampta da güç, kurumlar yerine aileler ve sadakat ağları üzerinden konsolide ediliyor. Bu kapsamda Ankara’nın Libya siyasetinin geleceğinde etkili olması muhtemel aktörlerle de ilişkiler kurduğu söylenebilir.
Libya’da siyasi ve askeri dengelerin hiçbir zaman sabit kalmaması, bu tercihi dış politika açısından rasyonel kılıyor. Washington’ın masaya dönmesi de hesapları yeniden şekillendiriyor. Ankara’nın on yıllık deneyiminin ürettiği asıl kabiliyet, belirli bir aktörle kurulan ittifaklardan ziyade aktörler değiştikçe pozisyonu yeniden kalibre edebilme esnekliğidir. Buna karşılık Türkiye’nin temel çıkarları söz konusu olduğunda aynı esneklikten bahsetmek mümkün değildir. Trablus’taki Türk Silahlı Kuvvetleri Libya Görev Grup Komutanlığının ziyaret programına dahil edilmesi, diplomasinin arkasındaki caydırıcılığın bilinçli bir hatırlatmasıdır.
Kırılganlık ise batıda yoğunlaşıyor. Zaviye rafinerisi yıllardır yakıt sübvansiyonu, kaçakçılık ve silahlı grup rekabetinin kesişme noktası olmuştur. Bölgedeki önemli aktörlerden biri olan Muhammed Bahrun’un bir dönem Dibeybe hattına yakın dururken giderek yalnızlaşması, Zaviye’yi hükümet ile yerel silahlı yapılar arasındaki yeni gerilim alanlarından biri haline getiriyor. Saldırının failinden bağımsız olarak mevcut tablo, Libya’nın batısındaki mücadelenin önemli boyutlarından birinin rant ve kaynak paylaşımı üzerinden yürüdüğünü gösteriyor. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Bingazi programına Ömer Muhtar’ın anıt mezarını dahil etmesi ise Türkiye’nin doğudaki angajmanının yalnızca mevcut siyasi ve askeri aktörlerle sınırlı olmadığını gösteren sembolik bir mesaj olarak okunabilir. Ankara, doğuda askeri ve siyasi ilişkilerin yanında Libya’nın tarihsel hafızasına da yaslanan bir zemin oluşturuyor.
Kahire Halkası: Mekke Hattı, Deniz Yetki Alanları ve Kızıldeniz’e Uzanan Denklem
Dışişleri Bakanı Fidan’ın Libya ziyaretini asıl anlamlı kılan çerçeve ise bölgeseldir. 7 Ağustos’ta Mekke’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Başbakan Şahbaz Şerif’in imzaladığı ortak savunma anlaşması, taraflardan birine yönelik saldırıyı tüm taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul eden bir kolektif güvenlik mimarisi kurdu ve diğer bölge ülkelerinin katılımına açık bırakıldı. Türkiye’nin NATO içindeki askeri ağırlığı, Suudi Arabistan’ın mali kapasitesi ve Pakistan’ın güvenlik kapasitesini aynı çerçevede buluşturan bu adım, bölgede zaten şekillenmekte olan farklı ortaklık ağları arasındaki ayrışmayı daha görünür hale getirdi. Yunanistan, GKRY ve İsrail arasındaki iş birliğine Hindistan’ın artan ilgisinin eklenmesi, tek bir karşı bloktan ziyade Türkiye’nin bölgesel ağırlığını dengeleyen örtüşen ortaklıkların ortaya çıktığını gösteriyor. Bu hattın rekabet alanı Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz ve Doğu Afrika’ya kadar uzanabilir.
Bu noktada 2019’da imzalanan Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatı, hukuki niteliğinin yanında Doğu Akdeniz’deki güç dengesinin kilit unsurlarından birine dönüşüyor. Mutabakatın siyasi sürdürülebilirliği, Trablus’taki hükümetin devamlılığının yanı sıra Bingazi’nin bu metne yönelik tutumuna da bağlıdır. Bu yüzden Hafter ailesiyle sürdürülen ilişki, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hukuki hakları ve deniz yetki alanlarına ilişkin kazanımlarının korunması açısından da önem taşıyor. Ankara’nın Bingazi’yle geliştirdiği ilişkiler, deniz yetki alanları mutabakatının Libya’nın doğusunda da kabul görebilmesi açısından önemli bir fırsat sunuyor.
Bu denklemin eksik halkası Kahire’ydi. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Libya’dan sonra Mısır’a geçmesi eksik halkayı tamamlıyor. Görüşülecek başlıklar bölgedeki stratejinin haritasını ortaya koyuyor. Gazze, Suriye, Libya, Sudan ve Doğu Akdeniz’in yanı sıra hidrokarbon ve elektrik şebekesi entegrasyonu, savunma sanayii ve 8 milyar dolardan 15 milyar dolara çıkarılması hedeflenen ticaret hacmi bu haritanın detaylarını oluşturuyor. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Mısır’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılabileceğine dair sinyali ise bu ziyareti teknik bir istişarenin ötesine taşıyor. Türkiye ile Mısır’ın Libya’da aynı cümleyi kurabilir hale gelmesi, Libya’daki doğu-batı ayrılığını uzun süredir besleyen rakip hamiler denkleminin en önemli unsurlarından birini zayıflatabilir.
Sudan dosyasının da aynı masada ele alınması tesadüf değil. Doğu Akdeniz’i Kızıldeniz’e ve Doğu Afrika’ya bağlayan koridorun kilit ülkesi Mısır’dır. Libya’da istikrar arayışı ile Sudan’da çatışmanın sınırlandırılması aynı jeopolitik hattın iki ucudur. 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan savunma mimarisi, 11-12 Ağustos arasında gerçekleşen Trablus ve Bingazi temasları, 12 Ağustos’ta Mahmud Abbas’ın Ankara’da ağırlanması ve 13 Ağustos’taki Kahire ziyareti bir hafta içine sıkışan yoğun bir diplomatik trafik ortaya koyuyor. Bu takvimi birbirinden tamamen bağımsız gelişmeler olarak okumak eksik kalacaktır.
Türk dış politikası bugün Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Kızıldeniz havzasını giderek daha fazla birbirine bağlı bir güvenlik alanı olarak ele alıyor. Ankara’nın Libya’da “tek Libya” vurgusu aslında Doğu Akdeniz’de parçalı değil bütüncül bir stratejik denklem gördüğünün diplomatik ifadesidir. Bu denklemde Libya, kazanımların yalnızca elde edilmesinin değil süreklilik içinde korunmasının da kritik olduğu bir stratejik zemin niteliğindedir.

