Avrupa’nın yeniden silahlanma hamlesi, Avrupa Birliği (AB) savunma politikasının tam merkezinde duran yapısal bir çelişkiyi açığa çıkarmıştır. Türkiye kıtanın en yetenekli ordularından birine sahiptir ve bir düzineden fazla Avrupa devletine topçu, İHA ve hava savunma sistemi satmaktadır. Yine de Avrupa için Güvenlik Eylemi (SAFE), Kalıcı Yapılandırılmış İş Birliği (PESCO) ve Avrupa Savunma Fonu (EDF) başta olmak üzere başlıca bütün AB savunma araçlarının dışında durmaktadır. Üstelik bunun sebebi kurallar değildir. Kurallar gerekli entegrasyona zaten izin vermekte ve Kanada Anlaşması da bunun mümkün olduğunu göstermektedir. Dışlamayı doğuran şey, birkaç sınırlı ikili anlaşmazlık üzerinden işleyen ve başta Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) olmak üzere az sayıda üye devletin elinde tuttuğu siyasi vetodur. Türkiye’nin kurumsal düzeyde içeri alınmasına Brüksel’de karşı çıkan Avrupa başkentleri, ulusal düzeyde aynı anda Türk firmalarıyla büyük sözleşmeler imzalamaktadır. Öyle ki Türk savunma ihracatının 10 milyar doları aştığı ve SIPRI’nin ilk 100 listesine beş Türk firmasının girdiği bir tabloda, sürdürülmesi giderek güçleşen bir çelişki söz konusudur.
Bu analiz, AB üyesi olmayan NATO müttefiklerini üye yapmadan Birliğin savunma çabasına bağlayan tanımlı bir ara statü öneren SAFE-plus çerçevesini ele almaktadır. Bu çerçeveye, ya mevcut hukuki araçları bir araya getirerek (EDA düzenlemesi, PESCO’ya katılım, Kanada modeli SAFE anlaşması) ya da antlaşma çerçevesinin dışında, oy birliği şartını aşan hükümetlerarası bir mekanizma kurarak ulaşılabilir. Türkiye’nin NATO Ankara Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağı ve 2028’den itibaren Müttefik Mukabele Kuvvetinin komutasını üstleneceği bu dönemde, Avrupa güvenlik düzeni henüz nihai halini almamıştır; ancak bu stratejik fırsat aralığı hızla daralmaktadır.


