Türkiye ekonomisi son yılların en zorlu küresel ve bölgesel konjonktürlerinden birini yaşamakta iken çoklu krizler Türkiye ekonomisini test etmeye devam ediyor. Savaşların, ikinci Çin şokunun, ticaret gerilimlerinin, enerji fiyatlarındaki oynaklığın ve küresel finansal belirsizliklerin gölgesinde ekonomi yönetiminin temel sınavı ekonominin şoklara karşı dayanıklılığını artırmak oldu. Bu kapsamda 2027-2029 yıllarını kapsayan yeni Orta Vadeli Program (OVP) Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında düzenlenen bir toplantıyla 6 Eylül günü açıklandı.
OVP, sürdürülebilir büyüme kapsamında imalat sanayiinin üretim kapasitesinin güçlendirilmesini, yüksek katma değerli dönüşümün desteklenmesini ve sanayi politikalarının daha bütüncül bir çerçevede ele alınmasını öne çıkarıyor. Bu yaklaşımın dikkat çekici bir diğer boyutu ise stratejik sektör ve alanlara bütçe kaynaklarının artırılarak yönlendirilmesi ve başarılı adımlara rağmen savaşın etkileriyle yükselen enflasyonun düşürülmesi için dezenflasyon programının kararlıkla sürdürülmesi.
Yeni Orta Vadeli Program’a bakıldığında, programın belki de en dikkat çekici kavramlarından biri “ekonomik güvenlik ve dayanıklılık”. OVP’lerde ilk kez yer alan bu başlık, farklı bir politika alanı olmanın ötesinde Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni dönemin de bir özeti olarak okunmalı. Bugün ekonomik performansı artık enflasyon, büyüme ve bütçe açığı üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Rezervlerin seviyesi, dış finansman ihtiyacı, ülke risk primi, cari açığın düzeyi ve niteliği, enerji bağımlılığı, ihracatın teknoloji kompozisyonu ve kamu maliyesinin esnekliği de ekonomik istikrarın en önemli parçaları haline geldi. Bu noktada ekonomik güvenlik ve dayanıklılık; arz güvenliği, stratejik teknolojilerin yerli kaynaklar ile üretimi, tarımsal dayanıklık ve demografik yapının güçlendirilmesi gibi araçlar ile ekonomik istikrarın en önemli destekçisi konumunda.
Enflasyondaki düşüşün arkasında daha zor bir hikâye var
Dezenflasyon sürecinde önemli mesafe alındığı açık. Ancak bu süreci değerlendirirken dış şokların etkisini de hesaba katmak gerekiyor. Özellikle savaşların enerji, gıda, lojistik ve tedarik zincirleri üzerinden oluşturduğu maliyet baskıları, Türkiye gibi dışa açık bir ekonomi açısından önemli bir risk teşkil etmekte. Merkez Bankası hesaplamalarına göre savaşın enflasyon üzerindeki etkisinin yaklaşık 7 puan olduğu ifade ediliyor. Dolayısıyla bugün enflasyonun geriliyor olması, sadece iç talebin yavaşlaması veya para politikasının etkisiyle açıklanabilecek kadar basit bir hikâye değil 2027-2029 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Programda bu yıl için enflasyon tahmini önceki programa göre 12 puan artırılırken brent petrol fiyatında yaklaşık yüzde 40’lık artışın altını çizilmekte. Enflasyonun artışında enerji dışı emtia fiyatlarındaki düşüş beklentisinin yüzde 20’ye yakın artışa dönmesi de belirleyici. Sonuç olarak bu aşamada yıllık tüketici enflasyonunun yüzde 30 civarına gerilemiş olması oldukça önemli. Asıl mesele ise bundan sonraki aşamada savaş devam ederken dezenflasyonun kalıcı hale getirilmesi ve fiyat istikrarının büyüme kapasitesini aşındırmadan sağlanması olacak.
Finansal kırılganlıklar azalıyor
Ekonomik istikrarın bir diğer göstergesi finansal sistemde yaşanan dönüşüm. Rezerv birikiminin güçlenmesi, risk primindeki gerileme, Kur Korumalı Mevduat’ın (KKM) sistem içindeki rolünün sona ermesi ve Türk lirası ürünlere yöneliş son dönemde dikkat çeken gelişmeler arasında. Buradaki temel değişim, Türkiye ekonomisinin döviz likiditesi ve finansal istikrar açısından daha öngörülebilir bir yapıya doğru ilerlemesi. Bu nedenle önümüzdeki dönemde hedef hem TL mevduatı artırmak hem de Türk lirasını güvenilir ve rekabetçi bir tasarruf aracı haline getirmek olacak. Son verilerde TL mevduatın toplam mevduat içindeki payının yüzde 60’ı geçmesi ve ülke risk priminin göstergesi olan CDS’lerin 200 puana yaklaşması önemli. Bu değişim reel sektörün finansman maliyetlerinin azalması açısından da kritik.
Bu noktada Türkiye ekonomisinin kronik sorunlarından biri olan cari açık konusunda da görece olarak daha olumlu bir tablo ortaya çıkıyor. Cari açığın tarihsel ortalamaların altında kalması oldukça önemli. 2020-2025 yılları arasında milli gelire oranı yüzde 3,2 olan cari açığın yıl sonunda yüzde 2,3 civarında seyretmesi bekleniyor. Daha az cari açık daha az dış finansman ihtiyacı demek. İhracatın teknoloji kompozisyonundaki iyileşme de cari açık riskinin azalmasında önem taşıyor. Daha yüksek katma değerli ürünlerin ihracattaki payının artması ile Türkiye'nin küresel değer zincirlerindeki konumu da güçlenmekte. Sonuç olarak artan ihracat daha az cari açık, daha az cari açık ise daha düşük maliyetli ve erişebilir dış finansman demek.
Büyümede faktör verimliliği, bütçede kesintisiz disiplin ile artan istihdam
Yeni dönemin en kritik başlıklarından biri ise büyümenin niteliği. Türkiye'nin uzun vadeli büyüme performansı artık yalnızca daha fazla sermaye ve daha fazla istihdam kullanarak sürdürülemez. Burada toplam faktör verimliliğinin büyümeye 1 puan civarında katkı vermesi önemli bir eşik olarak görülmeli. Bu OVP döneminde de aynı katkının sürdürülmesi hedeflenmekte. Verimlilik artışı, aynı miktarda emek ve sermaye ile daha fazla üretim yapılabilmesi anlamına geliyor.
Yeni dönemin bir başka önemli başlığı kamu maliyesi. 2026 yılı için bütçe açığının milli gelire oranının önceki OVP’de belirtilen yüzde 3,5’luk tahminden daha iyi bir şekilde 3,1 seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor. Bu olumlu gelişmenin arkasındaki temel unsurlardan biri “tasarruf” başarısı. Tasarruf kapsamındaki harcamaların 2014-2023 yılları arasındaki bütçe içindeki payı yüzde 4,6 iken bugün bu pay yüzde 3’ün altıda. Bu durum, OVP'nin ana hikâyesinde belki de en önemli göstergelerden biri. Çünkü mali disiplinin güçlenmesi, para politikasının dezenflasyon sürecindeki yükünü azaltıyor. Kamu tasarruflarının artması bütçe dengesi bakımından ve ekonominin toplam tasarruf-yatırım dengesi açısından önem taşımakta.
Mali disiplinin salt harcamaları kısmak şeklinde ele alınmaması da önemli. Vergi mimarisinde de dönüşüm mali disiplinin önemli bir ayağı olarak kurgulanmakta. Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içerisindeki payının azaltılması ve dolaysız vergilerin payının artırılması yönündeki adımlar, vergi sisteminin daha dengeli hale getirilmesi açısından önemli. Küresel yatırımları çekecek vergi uyumu da mali denge açısından oldukça önemli.
Yeni dönemin belki de en fazla üzerinde durulması gereken başlıklarından biri işgücü piyasası. Türkiye'nin büyüme potansiyelini artırmak için atıl işgücünün ekonomiye kazandırılması gerekmekte. Bu nedenle mesleki eğitim, bakım hizmetleri ve işgücünün geleceğin sektörlerine hazırlanması kritik hale geliyor. Özellikle kadınların işgücüne katılımını artıracak bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması, ekonomik politika ile sosyal politikanın kesiştiği alanlardan biri.
Sonuç olarak Türkiye'nin önündeki fırsat daha fazla insanı istihdam etmenin yanı sıra emeğin verimliliğini artırmak. Mesleki eğitim ile özel sektörün ihtiyaçlarının daha güçlü biçimde eşleştirilmesi, bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve gençlerin geleceğin mesleklerine hazırlanması bu nedenle OVP'nin büyüme hedefleri açısından doğrudan ekonomik politika niteliğinde.
Yeni dönemin ana kavramı: Ekonomik güvenlik ve dayanıklılık
Bütün bu göstergeler değerlendirildiğinde yeni OVP'yi sadece enflasyonun düşürülmesi ve büyümenin artırılması hedeflerinden ibaret görmek eksik olur.
Türkiye, jeopolitik risklerin arttığı, enerji ve ticaret kanallarının yeniden şekillendiği, küresel ekonomide korumacılığın yükseldiği kriz fırtınalarının eksik olmadığı bir süreci yaşıyor. Böyle bir ortamda ekonomik güvenlik ve dayanıklılık güçlü rezerv, düşük risk primi, sürdürülebilir cari denge, sağlam kamu maliyesi, yüksek ihracat kapasitesi, verimli üretim yapısı ve güvenilir bir yerli tasarruf sistemi ile anlam kazanır.
Türkiye'nin krizlere karşı verdiği sınavın en önemli sonucu da burada ortaya çıkıyor. Savaşlara ve dış şoklara rağmen dezenflasyon süreci ilerliyor, bütçe açığı hedefin altında tutuluyor, rezerv birikimi güçleniyor, KKM'den çıkış gerçekleşiyor, ihracatın yapısı iyileşiyor ve cari açık daha yönetilebilir bir düzeye geliyor.
Şimdi asıl mesele bu kazanımları kalıcı hale getirmek. Çünkü ekonomik dayanıklılık, kriz geldiğinde gösterilen refleks değil; kriz gelmeden önce oluşturulan kapasitedir. Yeni OVP'nin “ekonomik güvenlik ve dayanıklılık” vurgusu tam da bu nedenle programın en dikkat çekici tarafı. Türkiye'nin bundan sonraki ekonomik hikâyesi, yalnızca daha yüksek büyüme değil, daha dayanıklı, daha üretken, bağlantısallık kapasitesi artmış dış şoklara karşı dirençli büyüme modeli kurabilmekten geçiyor.

