Beş yıl önce Antalya ve Muğla, Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınlarına sahne oldu. 2021 yazında yaklaşık 200 bin futbol sahası büyüklüğünde orman alanı kül oldu, sekiz vatandaş hayatını kaybetti, binlerce kişi evsiz kaldı. O günlerin acısı halen tazeliğini korurken aynı coğrafya şimdi bambaşka bir role hazırlanıyor. Kasım 2026’da Antalya, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak. Tarihinde ilk kez Türkiye bir COP zirvesine ev sahipliği yapacak ve konferans başkanlığını üstlenecek.
Bu mekansal ve zamansal örtüşme tesadüf olmayıp tarihsel bir fırsattır. Küresel iklim diplomasisi sahnesi, beş yıl önce orman yangınlarının en derin izlerini bıraktığı topraklara kurulacak. Türkiye için bu durum prestijli bir uluslararası etkinliğe ev sahipliği yapmanın ötesinde, kendi yangın deneyiminden çıkardığı dersleri dünyayla paylaşması ve yangın yönetişimi politikalarını yeniden şekillendirmesi için eşsiz bir vitrin anlamına da gelmektedir.
Orman Yangınları ve İklim Değişikliği Arasındaki Bilimsel Bağ
Orman yangınlarının yalnızca yerel ihmal veya mevsimsel kuraklıkla açıklanamayacağı, küresel iklim değişikliğiyle doğrudan bağlantılı olduğu artık bilimsel bir uzlaşı noktasıdır. Son on yılda yayımlanan araştırmalar bu bağı farklı boyutlarıyla ortaya koymaktadır. Örneğin bir çalışma insan kaynaklı iklim değişikliğinin 1984-2015 arasında ABD’deki orman yangını alanlarını 4,2 milyon hektar genişlettiğini; bu etkinin iklim değişikliği faktörü olmaksızın öngörülen miktarı neredeyse iki katına çıkardığını ortaya koymuştur.
Daha güncel çalışmalar bu tabloyu daha da netleştirmektedir. 2024’te Science dergisinde yayımlanan bir araştırma 2001-2023 arasındaki küresel orman yangını emisyonlarını analiz etmiş; tropikal bölgelerin dışındaki yangın emisyonlarının hızla arttığını ve bunun doğrudan iklim değişikliğiyle bağlantılı olduğunu tespit etmiştir. 2025’te yayımlanan bir başka çalışma günümüz iklim koşullarında aşırı yangın yıllarının, sanayi öncesi döneme kıyasla yüzde 88 ila 152 arasında daha yüksek bir olasılığa ulaştığını ortaya koymuştur. Türkiye özelinde iklim değişkenliğinin orman yangınları üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışma ise sıcaklık artışları ve yağış düzensizliklerinin yangın riskini doğrudan yükselttiğini teyit etmektedir.
Bu küresel bulgular Akdeniz Havzası’nda ve özellikle Türkiye’de somut karşılıklar bulmaktadır. World Weather Attribution; Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Adası’ndaki yaz yangınlarını tetikleyen sıcak, kuru ve rüzgarlı hava koşullarının iklim değişikliği nedeniyle 10 kat daha olası ve yüzde 22 daha şiddetli hale geldiğini saptamıştır. Sanayi öncesi dönemde yüz yılda bir görülmesi beklenen bu tür koşullar 1,3 °C’lik küresel ısınmayla birlikte artık her on yılda bir tekrarlanabilir hale gelmiştir. Aynı çalışma yangın sezonu öncesindeki kış yağışlarının sanayi öncesi döneme kıyasla yaklaşık yüzde 14 azaldığını ve bitki örtüsünü yanmaya elverişli kılan sıcak ve kuru hava dönemlerinin görülme sıklığının 13 kat daha olası hale geldiğini de belirlemiştir.
Akdeniz Havzası’nda Türkiye’nin Yangın Riski
Bu bilimsel bulgular, Türkiye’nin gerçekliğini doğrudan yansıtmaktadır. Akdeniz iklim kuşağında yer alan Türkiye, iklim değişikliğinin yangın riskini en somut biçimde hissettirdiği ülkelerden biridir ve bu gerçeklik her geçen yıl daha belirgin hale gelmektedir. Ülkemizin topraklarının yaklaşık yüzde 29’u ormanlarla kaplıdır ve bu ormanların önemli bir kısmı yazları sıcak ve kurak geçen Akdeniz ve Ege bölgelerinde yoğunlaşmaktadır. İklim değişikliğinin tetiklediği sıcaklık artışları, uzayan kuraklık dönemleri ve değişen yağış rejimleri bu orman alanlarını giderek daha savunmasız hale getirmektedir.
2021’deki felaket bu gerçekliğin en acı tezahürüydü. Antalya’nın Manavgat ilçesinde başlayan ve Muğla’ya yayılan yangınlar, Cumhuriyet tarihinin en geniş çaplı orman yangını krizini oluşturdu. Yangınlardan etkilenen bölgeler Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi ilan edildi. Kriz yalnızca çevresel bir felaket olarak kalmadı; toplumsal, ekonomik ve insani boyutlarıyla çok katmanlı bir güvenlik meselesine dönüştü. Bu dönüşümün sahadaki somut yansımaları ise bölgenin ekosistemi, tarım arazileri ve turizm altyapısının ciddi biçimde zarar görmesi şeklinde ortaya çıktı.
Ancak 2021 bir istisna değildi aksine giderek sıklaşan bir örüntünün parçasıydı. Temmuz 2025’te Türkiye’nin güneydoğusundaki Silopi’de 50,5 °C ölçülerek ülke tarihinin en yüksek sıcaklık rekoru kırıldı. Aynı yaz boyunca 81 bin hektardan fazla orman alanı yangınlarda zarar gördü ve 2025, son on yılın en yıkıcı yangın yıllarından biri olarak kayıtlara geçti.
Avrupa genelinde de 2025, kayıtlara geçen en kötü yangın yılı olmuştur. IPCC’nin Altıncı Değerlendirme Raporu, Akdeniz Havzası’nda ve dolayısıyla Türkiye’de sıcaklıklar, kuraklıklar ve yangına elverişli hava koşullarının yüzyılın ortasına kadar artacağını öngörmektedir. Bu projeksiyonlar Türkiye’nin yangın yönetişimi politikalarını yeniden gözden geçirmesinin gerekliliğine işaret etmektedir.
2021’in Dersleri ve Yerel Bilginin Gücü
Yangınların ardından devlet hızlı bir toparlanma süreci başlatmıştır. TOKİ aracılığıyla konut inşası, yangınzedelere yönelik sübvansiyonlar ve geniş çaplı ağaçlandırma seferberlikleri bu sürecin temel ayaklarını oluşturmuştur. Bu politikalar yangın sonrası toparlanmanın maddi temellerini sağlayan önemli ve gerekli adımlar olmuştur. Saha bulguları bu politikaların hedeflediği toparlanmanın ağırlıklı olarak maddi göstergeler üzerinden tanımlandığını ortaya koymaktadır. Konut sayısı, sübvansiyon miktarı, dikilen fidan adedi gibi nicel veriler, resmi söylemde normalleşmenin temel ölçütleri olarak öne çıkmaktadır.
2021-2025 arasında yürütülen tez çalışması kapsamındaki saha araştırması, yangından etkilenen yerel halkın yaşadığı güvensizliğin iç içe geçmiş üç katmandan oluştuğunu ortaya koymaktadır.
- Bunlardan ilki “ekosistemik güvensizlik”tir. Yüzyıllık zeytin ağaçlarının, bölgeye özgü bitki türlerinin ve doğal dokunun kaybı yerel halk tarafından telafisi mümkün olmayan bir kopuş olarak deneyimlenmiştir. Devletin yürüttüğü ağaçlandırma seferberlikleri önemli bir adımdır. Bununla birlikte yeni fidanların yüzyıllık ağaçların yerini kolayca alamayacağı düşüncesi sahada yaygın biçimde dile getirilmektedir.
- İkinci katman olan “ekonomik güvensizlik” özellikle arıcılık ve zeytincilik gibi ormana bağlı geçim kaynaklarının yok olmasıyla kendini göstermiştir. Yangın yalnızca maddi bir hasar değil aynı zamanda insanların geleceklerine duydukları güveni de derinden sarsan bir kırılma meydana getirmiştir.
- Üçüncü ve belki de en derinden hissedilen katman ise “ontolojik güvensizlik”tir. Evlerin yanması yalnızca fiziksel bir kayıp değil aynı zamanda kişisel tarih, toplumsal hafıza ve alışılmış mekanın yok olması anlamına gelmiştir. TOKİ tarafından inşa edilen yeni konutlar fiziksel barınma ihtiyacını karşılamak açısından çok önemli bir boşluğu doldurmuş olsa da bu konutların köy yaşamıyla uyumu ve mekansal yabancılaşma gibi konularda yerel halkta bazı sorunlar oluşturduğu da görülmüştür.
Bu üç güvensizlik katmanının birbirine bağlı yapısı, normalleşmenin yalnızca fiziki yeniden inşayla tamamlanamayacağını göstermektedir. Ayrıca bu konudaki toplumsal hassasiyetin yüksek olması yangın sonrası süreçlerde kamuoyunun düzenli ve açık bir biçimde bilgilendirilmesini önemli hale getirmektedir. 2021’de meydana gelen toplam 2 bin 793 yangının yaklaşık yarısının (yüzde 47,6’sının) nedeninin “bilinmeyen” olarak kayıtlara geçmesi, toplumda bazı soru işaretlerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Her ne kadar Anayasa’nın 169. maddesi yanan orman alanlarının başka amaçlarla kullanılamayacağını açıkça hükme bağlasa da toplumsal bellekte bu alanların imara veya turizm yatırımlarına açılabileceğine dair hassasiyetlerin varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Bu nedenle yangın sonrası süreçlerde etkili bilgilendirme mekanizmalarının güçlendirilmesi ve yerel toplumla kurulan iletişimin süreklilik kazanması, devlet-toplum arasındaki güven ilişkilerinin yeniden tesis edilmesi bakımından önem taşımaktadır.
Bu saha gerçekliğine ek olarak 2021 deneyimi yangın yönetişimi açısından kritik bir başka dersi de gün yüzüne çıkarmıştır. Orman köylüleri ormanla kurdukları yaşamsal bağ sayesinde yangına özgün ve etkili yöntemlerle müdahale etmiştir: WhatsApp grupları üzerinden tabandan gözetim ağları kurmuş, yol kenarlarına su bidonları yerleştirmiş ve geleneksel tarım aletlerini yangın söndürme aracı olarak kullanmıştır. Bu pratiklerin temelinde ise orman aidiyet duygusu yatmaktadır. Bu duygu orman yangınlarıyla mücadelede kurumsal kapasiteyi tamamlayan ve dikkate alınması gereken bir avantaj sunmaktadır.
Uluslararası yangın yönetimi literatüründe de bu yönde önemli bir paradigma değişimi yaşanmaktadır. Yalnızca merkezi ve teknik odaklı bastırma stratejilerinin büyük ölçekli yangınlarla mücadelede yetersiz kaldığı hatta uzun vadede daha yıkıcı yangınlara zemin hazırlayabildiği kabul görmektedir. Kontrollü yakma, mevsimsel gözetim ve yerel toplulukların yangın yönetimine aktif katılımı, modern yangın yönetişiminin vazgeçilmez bileşenleri olarak öne çıkmaktadır.
COP30’dan COP31’e Yangın Yönetişimi Gündemi
Bu paradigma değişimi 2025’te Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen COP30 öncesinde toplanan İklim Zirvesi’nde küresel iklim politikasının resmi gündemine taşınmıştır. Brezilya’nın öncülüğünde duyurulan Entegre Yangın Yönetimi ve Orman Yangınlarına Karşı Dirençlilik Konusunda Eylem Çağrısı 67 ülke ve 4 uluslararası kuruluş tarafından onaylanmıştır. Bu belge, hükümetleri reaktif yangın bastırma yaklaşımından önleme ve hazırlığa dayalı bütüncül bir yangın yönetimine geçmeye çağırmaktadır. Bilimsel bilgi ile geleneksel ve yerel bilginin birleştirilmesi, yerel toplulukların yangın yönetişimine aktif katılımı ve sınır ötesi iş birliğinin güçlendirilmesi, eylem çağrısının temel ilkeleri arasında yer almaktadır. Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) bünyesinde hayata geçirilen Küresel Yangın Yönetimi Merkezi (Global Fire Management Hub) ise bu alandaki koordinasyon mekanizması olarak tanımlanmıştır.
COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, iklim krizinin kritik bir eşiğe ulaştığını vurgulayarak artan orman yangınları, kuraklık ve biyoçeşitlilik kaybına dikkat çekmiştir. Kurum’un 2024-2025 arasında dünya genelinde yaklaşık 3,7 milyon kilometrekare orman alanının yangınlarda yok olduğuna ilişkin açıklaması, yangın meselesinin COP31 gündeminde merkezi bir yer tutacağının açık göstergesidir. Antalya’nın ev sahipliği yapacak olması ise orman yangınları, sıcak dalgaları ve Akdeniz’e özgü iklim risklerinin kıyı ülkeleri açısından gündemin öne çıkan başlıkları arasında yer alacağına işaret etmektedir.
Türkiye’nin COP31 başkanlığı, COP30 sürecinde kabul edilen eylem çağrısını somut uygulamalara dönüştürmek için tarihsel bir fırsat sunmaktadır. Bu çerçevenin COP31’de operasyonel adımlarına dönüştürülmesi, Türkiye’nin iklim diplomasisinde daha etkili ve belirleyici bir konum elde etmesine katkı sağlayacaktır.
Antalya’nın Sembolik ve Stratejik Önemi
Antalya’nın COP31’e ev sahipliği yapması sembolik ve stratejik açıdan büyük anlam taşımaktadır. Beş yıl önce ülkeyi derinden sarsan yangın felaketinin yaşandığı coğrafyada düzenlenecek olan bu zirve, Türkiye’nin yangın deneyimini küresel iklim adaptasyonu tartışmalarına taşıması için benzersiz bir zemin oluşturmaktadır.
COP31, Türkiye’nin “topluluk temelli yangın yönetişimi” modelini uluslararası topluma sunması için ideal bir vitrindir. Orman köylülerinin yerele özgü bilgisini kurumsal yangın müdahale kapasitesiyle buluşturan hem yukarıdan aşağıya hem de aşağıdan yukarıya işleyen ortaklaşa yönetişim modelleri, COP30 sürecindeki eylem çağrısının “yerel aktörlerin güçlendirilmesi ve dahil edilmesi” ilkesiyle doğrudan örtüşmektedir. Türkiye, yangından etkilenen bölgelerde topluluk temelli yangın yönetişimi pilot projeleri başlatarak bu ilkeyi somut uygulamalarla destekleyebilir.
Ayrıca Türkiye, Akdeniz iklim kuşağındaki konumuyla, iklim değişikliğinin yangın rejimleri üzerindeki etkilerini bizzat yaşayan bir ülke olarak benzer risklerle karşı karşıya olan kıyı ülkeleri ve Akdeniz Havzası ülkeleriyle iş birliğini derinleştirme potansiyeline sahiptir. Yunanistan, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi ülkeler de benzer yangın krizleriyle mücadele etmektedir. Akdeniz Havzası’nı kapsayan koordineli bir yaklaşımın gerekliliği her geçen yıl daha belirgin hale gelmektedir. COP31, bu bölgesel iş birliği gündeminin somutlaştırılması için de önemli bir platform olacaktır.
Politika Önerileri
Bu değerlendirmeler ışığında Türkiye, yangın yönetişimini iklim politikasının merkezine taşıyacak üç somut adım atabilir. Bu öneriler, Türkiye’nin ulusal katkı beyanlarında henüz karşılığı bulunmayan alanları doldurmayı hedeflemektedir.
Birincisi, Orman Genel Müdürlüğü bünyesindeki mevcut gönüllü programının, yangın riski yüksek bölgelerdeki orman köylülerini öncelikli hedef kitle olarak içerecek şekilde geliştirilmesidir. Güncellenmiş Birinci Ulusal Katkı Beyanı’nda Türkiye Afet Risk Azaltma Planı (TARAP) kapsamında gönüllü sisteminin geliştirilmesi genel bir hedef olarak yer almaktadır. Bu altyapının önleyici ve yerel odaklı bir yaklaşımla desteklenmesi sürece önemli bir katkı sunacaktır. Eylem çağrısının 15. maddesi, yangın yönetiminde yerli halkların ve yerel toplulukların bilgi birikiminin tanınmasını ve topluluk temelli yangın yönetişimi programlarının geliştirilmesini teşvik etmektedir. Türkiye bu doğrultuda orman köylerinde yaşayan halkın arazi bilgisini, yangınla mücadele deneyimlerini ve oluşturdukları enformel gözetim mekanizmalarını resmi erken uyarı ve izleme altyapısına entegre ederek mevcut kapasitesini daha da güçlendirebilir.
İkincisi, yangın sonrası normalleşme süreçlerinde yerel halkın karar alma süreçlerine daha etkin bir şekilde dahil edilmesidir. Türkiye’nin ulusal katkı beyanlarında paydaş katılımı ve yerel iklim eylem planları genel çerçevede yer almaktadır. Bu altyapıyı afet sonrası yeniden yapılanma süreçlerine uyarlamak önemli bir fırsat sunacaktır. 2021 yangınları deneyimi, planlama süreçlerine yerel ihtiyaçların yansıtılmasının süreç verimliliğini artırdığını göstermiştir. Bu doğrultuda Türkiye, yerel düzeyde mahalle bazlı istişare toplantılarıyla kurumsal mekanizmalar geliştirebilir. Bu adım eylem çağrısının 15 ve 20. maddeleriyle de tam bir uyum sağlayacaktır.
Üçüncüsü, yangın nedenlerine ve yanan alanların geleceğine ilişkin düzenli ve kapsayıcı bir kamuoyu bilgilendirme stratejisi geliştirilmesidir. Türkiye’nin ulusal katkı beyanlarında bu alana yer verilmesi, iletişim süreçlerinin güçlendirilmesi açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. 2021 yangınları deneyiminden hareketle; yangınların nedenleri, yanan alanların statüsü ve ekolojik iyileştirme süreçleri hakkında toplumsal farkındalığı artıracak düzenli bilgilendirmelerin yapılması faydalı olacaktır. Türkiye, her büyük yangın olayının ardından bağımsız bilimsel değerlendirme raporlarının kamuoyuyla paylaşılması, yanan alanların hukuki statüsü hakkında proaktif bilgilendirme yapılması ve ekolojik restorasyon süreçlerinin düzenli biçimde izlenebilmesini sağlayacak bir kurumsal çerçeve oluşturabilir. Bu adım toplumsal güveni yeniden inşa etmenin ve yangın yönetişimine toplumsal desteği artırmanın ön koşuludur. Bu da eylem çağrısının 18. maddesiyle ilişkilendirilebilir.
Sonuç
Beş yıl önce Antalya’da yaşanan orman yangınları bugün aynı topraklarda düzenlenecek COP31 ile yeni bir anlam kazanmaktadır. Uluslararası toplumun gözleri Antalya’ya çevrilirken Türkiye’nin sunacağı mesaj yalnızca diplomatik değil aynı zamanda sahaya ve deneyime dayalı olmalıdır. Bu bağlamda Türkiye’nin COP31 başkanlığı yalnızca bir diplomasi arenası değil kendi yangın deneyiminden çıkardığı dersleri uluslararası toplumla paylaşma, topluluk temelli yangın yönetişimini geliştirme ve küresel yangın politikalarına somut katkı sunma açılarından tarihsel bir fırsat niteliği taşımaktadır. Nitekim COP30 sürecinde kabul edilen Entegre Yangın Yönetimi ve Orman Yangınlarına Karşı Dirençlilik Konusunda Eylem Çağrısı’nın uygulama boyutunun COP31’e taşınması Türkiye’nin bu alandaki öncü rolünü daha da görünür ve pekiştirici kılacaktır.
Yangın yönetimi yalnızca teknik bir mesele değil devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisini, yerel bilginin tanınmasını ve iklim adaptasyonunun toplumsal boyutlarını kapsayan çok katmanlı bir yönetişim sürecidir. 2021’de Antalya’nın ormanlarını kül eden alevler bugün aynı kentte toplanacak dünya liderlerine güçlü bir hatırlatma niteliği taşımaktadır. COP31 de bu bütüncül yaklaşımın küresel sahnede somutlaşması için eşsiz bir fırsat penceresi sunmaktadır.
