Mali’de 25 Nisan 2026’da yaşanan eş zamanlı saldırılar, ülkenin güvenlik krizinde yeni bir eşiğe işaret etmektedir. Başkent Bamako çevresi, Kati, Sevare, Gao ve Kidal hattında gerçekleşen saldırılar, Cemaat Nusretü’l-İslam ve’l-Müslimin (JNIM) ve Azavad Kurtuluş Cephesi’nin (FLA) yalnızca kırsal alanlarda değil devletin sembolik ve askeri merkezlerine yakın bölgelerde de baskı üretebildiğini göstermiştir. Ancak bu tablo Mali’nin Afganistan veya Suriye’ye dönüştüğü anlamına gelmemektedir. Bu iki örnekle kurulan temel benzerlik devlet otoritesinin kırılganlığı ve devlet dışı silahlı aktörlere alan açan güvenlik boşluklarıdır. Bunun ötesinde Mali sahasının coğrafi, örgütsel ve jeopolitik dinamikleri belirgin biçimde farklıdır. Bu nedenle asıl mesele JNIM’in Mali devletini kısa sürede devirip deviremeyeceği değil ekonomik, askeri ve psikolojik açılardan boğarak siyasi bir pazarlığa zorlayıp zorlayamayacağıdır.
Bu yeni eşiğin merkezinde 2017’de Ansar Dine, Mağrip El-Kaide’si, Al-Mourabitoun ve Macina Kurtuluş Cephesi gibi yapıların birleşmesiyle kurulan El-Kaide bağlantılı JNIM yer almaktadır. Mali ve Burkina Faso’da etkinliğini artıran bu terör örgütü 25 Nisan 2026 sabahında Bamako çevresi dahil olmak üzere Kati, Sevare, Gao ve Kidal hattında eş zamanlı saldırılar düzenleyerek Mali güvenlik krizini yeni bir aşamaya taşımıştır.
JNIM’in Kapasitesi: Ele Geçirmek Değil Boğmak
Mali’deki krizi anlamak için JNIM’in ülkeyi yönetme kapasitesinden ziyade devleti işlevsizleştirme kabiliyetine odaklanmak gerekir. Yaklaşık 1,2 milyon kilometrekarelik bir coğrafyada birkaç bin kişilik bir terör örgütünün ülkenin tamamını klasik anlamda kontrol etmesi gerçekçi değildir. Buna karşılık aynı kapasite yolları kesmek, yakıt ve ticaret akışını sekteye uğratmak, askeri karakollara saldırmak, başkent çevresinde psikolojik baskı üretmek ve kırsalda sınırlı bir otorite kurmak için yeterlidir. Bu nedenle JNIM’in kısa vadeli gücü ülke yönetme kapasitesinden değil Mali devletinin erişim, lojistik ve güvenlik açıklarını sürekli baskı altında tutabilme kabiliyetinden kaynaklanmaktadır.
Başkent Bamako’ya yaklaşık 15 kilometre mesafedeki Kati’de bulunan askeri üsler ve üst düzey devlet görevlilerinin konutları doğrudan hedef alındı. JNIM’in akşam saatlerinde yaptığı açıklamalarda Geçiş Dönemi Başkanı Assimi Goita ve Savunma Bakanı Sadio Camara’ya yönelik saldırılar düzenlendiği ifade edildi. Bu durum, örgütün ilk kez devlet başkanı düzeyinde bir isme suikast girişiminde bulunması anlamını taşıdığı için dikkat çekicidir. Ayrıca Savunma Bakanı Camara’nın evinin önünde patlayıcı yüklü araçla düzenlenen saldırı sonucu hayatını kaybettiği, eşi ve iki torununun da saldırıda öldüğü belirtildi.
Saldırıların ardından Geçiş Dönemi Başkanı Goita’nın güvenli bir noktaya alındığına dair iddialar gündeme gelmiş ancak kısa süre sonra kamuoyu önüne çıkarak durumun kontrol altında olduğu mesajı vermesi, rejim sürekliliği açısından sembolik önem taşımıştır. Üst düzey güvenlik bürokrasisine yönelik yaralanma iddiaları da dolaşıma girse de bu iddiaların resmi teyit düzeyi ihtiyatla değerlendirilmelidir. Bamako doğrudan örgüt kontrolünde değildir. Bununla birlikte JNIM’in başkent çevresindeki ulaşım hatları ve güvenlik noktaları üzerinden kurduğu baskı ile psikolojik etki üretme kapasitesi, ciddi bir çevreleme baskısı oluşturabildiğini göstermektedir.
Ulusal Muhafız Komutanı Malik Diav’ın Kati’deki yaralı askerleri ziyaret etmesi kamuoyuna durumun kontrol altında olduğu yönünde sembolik bir güven mesajı vermiştir. Öte yandan 25 Nisan saldırıları JNIM ile FLA arasında en azından taktik düzeyde bir eş güdüm oluştuğunu göstermektedir. Ancak bu ilişkinin geçici bir saldırmazlık ya da çıkar ortaklığı mı yoksa daha kurumsallaşmış bir operasyonel ittifak mı olduğu ise henüz net değildir. Bu örgütler daha önce de geniş çaplı eş zamanlı saldırılar düzenlemiş olsalar da devletin üst düzey isimlerinin konutlarına yaklaşabilecek bir kapasiteye erişmesi yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Bunların yanı sıra FLA sözcüsünün saldırıların ilk dakikalarında Nijer ve Burkina Faso’nun sürece dahil olmaması gerektiğini vurgulaması ise bu saldırıların belirli sınırlar içinde tasarlandığını göstermektedir.
JNIM ve FLA Saldırıları Koordineli mi?
25 Nisan saldırılarının daha derin anlamı ise FLA ile JNIM arasındaki koordinasyon ihtimalinde ortaya çıkmaktadır. Azavad, Mali’nin kuzeyinde Tuareg siyasi hareketlerinin tarihsel olarak özerklik veya bağımsızlık talepleriyle ilişkilendirilen geniş bir coğrafyayı ifade eder. Ancak bu bölge etnik açıdan homojen olmadığı gibi Tuareg toplulukları da siyasi olarak tek blok halinde hareket etmemektedir.
Son saldırılarda Tuareg unsurların kuzeyde stratejik bir rol üstlendiği; bir kısmının cihatçı yapılar içinde, bir kısmının da Azavad merkezli özerklik veya bağımsızlık talebi etrafında konumlandığı görülmektedir. Ülkenin güneyinde ise JNIM’in bir kolu olan Katiba Macina’da Fulani unsurların etkinliğinin arttığı gözlemlenmektedir.
Saldırıların ilk dakikalarına ait görüntülerde Gao ve Kidal’de FLA güçlerinin bulunduğu net bir şekilde görülüyor. 2025’te JNIM ile FLA’nın karşılıklı saldırmazlık anlaşması yapıldığı duyurulmuştu. Mevcut tablo taraflar arasında en azından taktik düzeyde bir eş güdüm oluştuğunu göstermektedir. Ancak bunun geçici bir çıkar ortaklığı mı, sahadaki fırsatçı bir örtüşme mi, yoksa daha kurumsallaşmış bir operasyonel ittifak mı olduğu henüz net değildir.
Bu iki örgüt içinde Tuareglerin önemli bir konumda yer aldığı da sahadaki kaynaklarca ifade ediliyor. Iyad Ag Ghali’nin Tuareg kökenli olması ve JNIM’in bazı yönetim kademelerinde Tuareg unsurların bulunması, FLA ile JNIM arasında toplumsal ve kişisel ağlar üzerinden sınırlı bir geçişkenlik zemini oluşturabiliyor. Ancak bu durum Tuareg topluluklarının tamamının aynı siyasi çizgide hareket ettiği anlamına gelmiyor. Altı çizilmesi gereken önemli bir husus ise Tuareglerin hem Azavad güçleri içinde hem de Mali devletinin yanında yer almalarıdır. Buna binaen Tuareglerin homojen olarak tek bir tarafta yer almadığına dikkat çekmek gerekir.
Sahada Risk Altındaki Bölgeler
Mali ordusu Bamako ve Kati’de durumu kontrol altına almıştır. Ayrıca Kidal’de kontrolün büyük ölçüde FLA/JNIM lehine değiştiği görülmektedir. Dikkat çekici bir gelişme olarak FLA ile Rus Afrika Kolordusu (Africa Corps) unsurları arasında Kidal’deki Rus askerlerinin bölgeden çekilmesine yönelik bir anlaşma sağlandığı açıklanmıştır. Nitekim sonraki aşamada ele geçirilen bölgelerdeki Rus unsurların çekilmesi FLA ile koordineli şekilde gerçekleştirilmiş ve birlikler bölgeden konvoy halinde ayrılmıştır.
Mali hükümeti merkeze yakın bölgelerde askeri üstünlüğü hızlıca sağlasa da başkente uzak bölgelerde ise aynı etkinliği sürdürmekte zorlanmaktadır. Bu çerçevede hem bölgenin etnik dokusu ve yerel dinamikleri hem de merkeze uzaklığı Kidal’in tekrar ele geçirilmesi sürecini uzatacaktır. Nitekim Azavad lideri Bilal Ag Şerif’in açıklamalarının ortaya koyduğu önemli göstergelerden biri de Timbuktu ve Gao’nun da tehdit altında olduğudur.
Rusya, Mali’de Ne Kadar Başarılı?
2021’de Assimi Goita’nın ülkenin kontrolünü ele almasının ardından Fransa ve Birleşmiş Milletler’e ait tüm güçler Mali’den çıkarılmıştı. Bu boşluğu doldurma amacıyla Rusya’nın paramiliter grubu Wagner ülkeye gelerek güvenlik görevi üstlenmişti. Daha sonrasında Africa Corps olarak değişikliğe uğrayan yapı, Mali’de birçok bölgede varlık göstererek terörle mücadelede Mali hükümetine destek verdiğini iddia etmektedir. Ancak gelinen noktada Africa Corps, Mali yönetimine kısa vadeli askeri kazanımlar ve rejim güvenliği desteği sağlamış olsa da 25 Nisan saldırıları, bu modelin ülke çapında sürdürülebilir güvenlik üretme kapasitesinin son derece sınırlı kaldığını göstermiştir. Nitekim devlet başkanından üst düzey devlet görevlilerine kadar birçok noktada ciddi zafiyetlerin bulunduğu görülmüştür.
Önemli bir detay olarak JNIM ve FLA’nın Rusya’ya yönelik açıklamaları geçici vurkaç taktiklerinden ziyade ele geçirdikleri bölgelerde kalıcı hakimiyet alanları kurmayı hedeflediklerini gösteriyor. Her iki örgüt de Rus güçlerinin herhangi bir saldırı girişiminde bulunmaması durumunda kendilerinin de bir tehdit oluşturmayacaklarını ve tahliyeleri için koridorlar sağlayacaklarını belirtmişti. Ancak FLA cephesinde ele geçirilen bölgelerde kalıcı bir siyasi-idari yapı inşa etme arayışı öne çıkarken JNIM açısından durum ise daha çok devlet otoritesini aşındıran ve ideolojik kontrol alanlarını genişleten bir güvenlik-siyasal baskı stratejisidir. Dolayısıyla bu iki yapının Rusya’ya yönelik mesajları aynı stratejik hedef doğrultusunda okunmamalıdır.
Bölgesel Jeopolitik Perspektifinden Mevcut Süreç
25 Nisan saldırıları yalnızca Mali’nin iç güvenlik krizini değil Sahel’deki bölgesel hizalanmaların kırılganlığını da görünür kılmıştır. Sahel Devletler İttifakı (AES) içindeki farklı dış politika yönelimleri, Cezayir-Fas rekabetinin Sahel’e yansıması ve Rusya’nın güvenlik sağlayıcı rolünün sorgulanması, Mali krizini bölgesel bir jeopolitik meseleye dönüştürmektedir.
Mali, Burkina Faso ve Nijer 2023’te AES’i kurarak bölgesel yeni bir güç oluşturma yoluna gitmiş ve Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’ndan (ECOWAS) ayrılmıştır. Ancak Şubat 2026’da Nijer devlet başkanı Abdurrahman Tiani’nin Cezayir’i ziyaret ederek ikili ilişkileri normalleştirmesinin Mali yönetimini rahatsız ettiği yerel kaynaklarda ifade edilmiştir. Öte yandan Mali yönetimi geçtiğimiz haftalarda Fas’ın Batı Sahra üzerindeki özerklik planını desteklediklerini ve tanınma kararını geri çektiklerini duyurmuştu. Bu tablo AES’in yekpare bir bloktan ziyade ortak güvenlik kaygıları etrafında şekillenen ancak üyelerinin dış politika öncelikleri farklılaşabilen esnek ve kırılgan bir yapı olduğunu göstermektedir. Öte yandan yaşanan gelişmeler AES’in bir konfederasyon girişiminden ziyade dengeler ve çıkarların gözetildiği bir yapı olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda Cezayir ile Fas arasındaki bölgesel rekabetin iz düşümü Sahel ülkelerinin ilişkilerinde net bir şekilde gözlemlenebilmektedir.
Fas, saldırıların ilk saatlerinde Mali’ye destek veren ülkeler arasında yer almıştır. Son zamanlarda Mali ve Fas özellikle Batı Sahra ve Fas Atlantik Girişimi projeleriyle ikili ilişkilerini geliştirmektedir. Cezayir’in FLA’ya destek verdiği iddiaları dikkate alındığında Fas’ın Cezayir destekli bir örgütün Mali’de hakimiyet sahibi olmasını istemeyeceği açıktır.
Saldırılar sonrasında Mali’ye ilk gün destek veren ülkeler Fas, ABD ve Türkiye olmuştur. ABD bir süredir Sahel ülkeleriyle ilişkilerini yeniden geliştirme arayışındadır. Mart 2026’da Washington yönetimi Sahel ülkeleriyle temaslarda bulunması amacıyla Nick Checker’ı özel temsilci olarak göndermiş olsa da bu görüşmeler neticesinde somut ve olumlu bir adımın atılmadığı görülmektedir. Bu diplomatik tıkanıklığın temelinde ise Mali’de ağırlığı hissedilen Rus etkisinden kaynaklandığı değerlendirilmektedir.
Türkiye’nin Duruşu
Türkiye 25 Nisan saldırılarının ardından Mali halkına geçmiş olsun dileklerini ileterek yanlarında yer aldığını dile getiren ilk ülkelerden olmuştur. Şu ana kadar geçen süreçte Türkiye’nin duruşu oldukça rasyonel görünmektedir. Afrika Kıtası genelindeki yaklaşımında olduğu gibi Türkiye açısından Mali ile ilişkilerde de temel öncelik istikrarın korunması ve düzenin sağlanmasıdır.
Türkiye’nin Sahel’deki önceliği kısa vadeli nüfuz artırma arayışından ziyade riskleri sınırlamak, sahadaki gelişmeleri dikkatle takip etmek ve aceleci bir angajmandan kaçınmaktır. Ancak bu bekleyiş pasif bir izleme pozisyonu olarak değerlendirilmemelidir. Nitekim yapılan açıklamalardan da anlaşıldığı üzere Türkiye, isyancı ilerleyişi ve devlet otoritesini hedef alan saldırıları kınayan ancak aynı zamanda Mali’nin iç işlerine müdahale etmeyen dengeli bir tutum benimsemektedir.
Bu noktada Türkiye’nin geleneksel dış politika çizgisiyle uyumlu biçimde, ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı gösteren, tekil çıkar hesabından uzak ve istikrarı önceleyen bir politika izlemesi kritik öneme sahiptir. Mali’deki kriz ortamında Ankara’nın önceliği taraflardan birine açık biçimde angaje olmaktan ziyade meşru devlet otoritesinin korunması, sivillerin güvenliği ve bölgesel istikrarın desteklenmesi olarak görülmektedir.
Türkiye Ne Yapmalı?
Türkiye açısından temel risk, Mali’de güvenlik boşluğu büyürken aceleci bir askeri angajmanın içine çekilmek veya sahadaki karmaşık aktör haritasını yeterince okumadan tek boyutlu güvenlik refleksiyle hareket etmektir. Bu nedenle Ankara’nın pozisyonu, Mali devletinin meşru kapasitesini destekleyen ancak sahadaki etnik, bölgesel ve dış aktör dengelerini gözeten sınırlı, talebe dayalı ve kurumsal bir çerçevede kalmalıdır.
Kısa vadede Türkiye’nin sahadan kopmadan mevcut pozisyonunu koruması son derece kıymetlidir. Ankara, bölgedeki kurumları, özel sektör varlığı ve güvenlik iş birliği kanalları üzerinden gelişmeleri yakından takip ederek iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmeye devam etmelidir.
Orta vadede Mali yönetiminin Türkiye’den bir talepte bulunması durumunda Ankara, kurumsal kapasite inşası sunan bir ortak olarak konumlanabilir. Bu çerçevede askeri eğitim, güvenlik sektörü reformu, sınır güvenliği, istihbarat kapasitesinin geliştirilmesi/paylaşımı ve savunma sanayii alanlarında kapsamlı destek mekanizmaları gündeme gelebilir. Ancak bu sürecin hayata geçirilmesi, Mali makamlarının açık talebi, güçlü bir siyasi irade sergilemesi ve kurumsal iş birliğine tam hazır olması ile doğrudan bağlantılıdır.
Uzun vadede ise Türkiye’nin Mali’yi tekil bir ülke dosyası olmanın ötesinde Sahel güvenlik mimarisinin önemli bir parçası olarak konumlandırması stratejik açıdan önemlidir. Bununla birlikte Türkiye’nin Sahel’deki yaklaşımı ikili ilişkiler temelinde şekillendiğinden; Ankara’nın Mali politikasını hem ikili ilişkilerin gerçekçi sınırlarını hem de bölgesel güvenlik denklemini dikkate alan dengeli bir zeminde sürdürmesi önem arz etmektedir.
Son tahlilde Mali’de yaşanan süreç yalnızca bu ülkeye özgü münferit bir kriz değildir. Cezayir’in güney sınırlarının güvenliği, Nijer’in dış politikadaki yeni yönelimi, Burkina Faso’daki askeri rejimin direnci, Fas-Cezayir rekabeti ve Rusya’nın Afrika stratejisiyle yani jeopolitik dinamiklerle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle Türkiye açısından Mali dosyası; Sahel’deki geniş ölçekli güç rekabeti, devlet kapasitesi krizi ve bölgesel güvenlik mimarisi düzleminde bütüncül bir bakış açısıyla okunmalıdır.

