Türkiye'nin New York'ta yürüttüğü iklim diplomasisi
BM 81. Genel Kurulu ve 20-27 Eylül'de New York İklim Haftası etkinlikleri kapsamında, Türkiye'nin, iklim değişikliği ile mücadelede BM'nin en önemli organizasyonu olan COP31 ev sahipliği için New York'ta kapsamlı bir tanıtım programı yürütüldü. (AA)

New York’tan Antalya’ya: Türkiye’nin COP31’de Uygulama Odaklı Köprü Yaklaşımı

New York'ta açıklanan girişimler COP31 için güçlü bir başlangıç niteliğindedir. Bu girişimlerin Antalya'da kalıcı sonuçlara dönüşmesinde ise üç etken belirleyici olacaktır.
Paylaş:

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 81. oturumu vesilesiyle New York’ta düzenlenen toplantılar, Kasım’da Antalya’da yapılacak COP31 öncesinde Türkiye açısından önemli bir hazırlık aşaması oldu. BM Genel Sekreteri António Guterres’in 23 Eylül’de düzenlediği İklim Eylemi ve Adil Geçiş Üst Düzey Etkinliği başta olmak üzere gerçekleştirilen toplantılarda küresel ısınmanın geçici olarak 1,5 °C eşiğini aşmasının beklendiği bir dönemde iklim hedeflerinin uygulamaya nasıl geçirileceği sorusu öne çıktı.

New York’taki toplantılarda öne çıkan ortak tespit, ülkelerin iklim hedeflerini uygulamaya geçirmekte zorlandığıydı. Türkiye bu tespite farklı düzeylerde karşılık veren bir gündemle New York’a gitti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, liderler düzeyinde Türkiye’nin COP31’e yaklaşımını ortaya koydu. COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, COP31 Aksiyon Ajandası’nı ve bu gündem kapsamındaki girişimleri açıkladı. Emine Erdoğan da Sıfır Atık hareketi üzerinden konunun toplumsal boyutunu gündeme taşıdı. Bu yazı söz konusu açıklamaların birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin iklim diplomasisinde sıkça vurgulanan “köprü” yaklaşımına somut bir karşılık kazandırdığını ve COP31 başkanlığının gündemini kendi politika deneyimi üzerine kurduğunu ortaya koymaktadır.

Liderler Düzeyinde Çerçeve

Cumhurbaşkanı Erdoğan, zirvedeki konuşmasında COP31 hazırlıklarının “farklı coğrafyaların beklentilerini gündeme taşıyacak bir anlayışla” yürütüldüğünü belirtti ve “İddia ile imkanı, hedef ile uygulamayı birbirine yaklaştırmalıyız” dedi. Ayrıca finansal ve teknolojik eşitsizlikler sürdüğü sürece bütün ülkelerin aynı hızda ilerlemesini beklemenin gerçekçi olmadığını da vurguladı.

Bu yaklaşım, iklim rejiminin temel ilkelerinden “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve ilgili kabiliyetler” ilkesiyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye’nin bu konuda söz sahibi olmasında rejim içindeki özel konumu da etkilidir. Türkiye, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin kabul edildiği 1992’de OECD üyesi olması nedeniyle Sözleşme’nin Ek-I listesinde yer almış ancak ekonomik gelişimi bu listedeki ülkelerden farklı bir seyir izlemiştir. Bu nedenle uzun yıllar müzakere gruplarından herhangi birine tam olarak dahil olmamıştır. Aynı durum bugün Türkiye’nin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin kaygılarını yakından tanımasını sağlamakta ve ara buluculuk kapasitesini güçlendirmektedir.

Zirvede gelişmekte olan ülkeler için 2035’e kadar yıllık en az 300 milyar dolar ve tüm kaynaklardan da toplam 1,3 trilyon dolar iklim finansmanı sağlanmasına yönelik hedeflere dikkat çekilmiştir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Kurum’un daha önce BM’de paylaştığı verilere göre ise küresel ölçekte iklim eylemi için yıllık 7,5-9 trilyon dolarlık finansman gerekirken bugün sağlanan toplam iklim finansmanı yaklaşık 1,9 trilyon dolar düzeyindedir. Bu rakamlar farklı ölçekleri ifade etmektedir. Zirvede anılan hedefler gelişmekte olan ülkelere yönelik uluslararası taahhütlere; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Kurum’un paylaştığı veriler ise kamu ve özel kaynaklar dahil küresel ölçekteki toplam ihtiyaca ve mevcut akışa işaret etmektedir. Her iki veri de ihtiyaç ile mevcut kaynaklar arasındaki açığın büyüklüğünü göstermektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedef ile imkan arasındaki farka yönelik vurgusu bu açıdan değerlendirilmelidir.

Aksiyon Ajandası ve Uygulama Odağı

Türkiye açısından New York’taki en somut gelişme Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Kurum’un BM’de açıkladığı COP31 Aksiyon Ajandası olmuştur. Aksiyon Ajandası’nı değerlendirirken COP31’deki görev paylaşımını hatırlamak gerekir. Türkiye COP31’in başkanlığını yürütürken resmi müzakerelere Avustralya başkanlık etmektedir. COP31 Müzakereler Başkanı Chris Bowen da Haziran’daki Bonn toplantılarında Aksiyon Ajandası ile müzakerelerin birbirini tamamlayan ayrı süreçler olduğunu belirtmiştir.

Bu iş bölümü içinde Aksiyon Ajandası temel olarak uygulamaya yönelik bir işlev üstlenmektedir. Müzakerelerde kabul edilen kararlar ülkelerin hangi hedeflere ulaşması gerektiğini belirler ancak bu hedeflere hangi araçlarla ulaşılacağı konusunda genellikle ayrıntı içermez. Ayrıca kararların 190’ı aşkın tarafın uzlaşısıyla alınması müzakere sürecini yavaşlatır. Aksiyon Ajandası ise bu uzlaşıyı gerektirmez ve yalnızca uygulamaya katılmak isteyen ülke ve kurumları bir araya getirir. Böylece müzakereler devam ederken de somut adımlar atılabilir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Kurum’un COP31’i “uygulama COP’u” olarak tanımlaması bu yaklaşımın bir sonucudur. Bakan Kurum’un ifadesiyle amaç, iklim hedeflerini “ölçülebilir, uygulanabilir eylemlere dönüştürmek”tir.

Bu iş bölümü Türkiye açısından stratejik bir anlam da taşımaktadır. Resmi müzakerelerin Avustralya tarafından yürütüldüğü bu yapıda Türkiye, uygulama alanını başkanlığının asıl odağı olarak tanımlamıştır. Müzakerelerde sonuç büyük ölçüde tarafların uzlaşısına bağlıyken uygulama alanında başkanlığın girişim tasarlama ve ortak belirleme olanağı daha geniştir. Türkiye’nin “uygulama COP’u” vurgusu bu açıdan hem iklim rejiminin uygulama ihtiyacına hem de COP31’in iki ülke arasında paylaşılan yapısının sunduğu imkanlara uygun bir tercih olarak okunabilir.

Aksiyon Ajandası’nın 2035 hedefleri elektrifikasyon, atık, binalarda enerji verimliliği ve döngüsel ekonomi alanlarında yoğunlaşmaktadır. Elektriğin nihai enerji tüketimindeki payının yüzde 20’den yüzde 35’e çıkarılması ve belediye atıklarında öngörülen artışın en az yarıya indirilmesi bu hedeflerin başında gelmektedir. Hedeflerin seçimi, başkanlığın gündemini Türkiye’nin son yıllarda politika deneyimi biriktirdiği alanlar üzerine kurduğuna işaret etmektedir. Atık hedefi, ulusal ölçekte uygulanan Sıfır Atık projesinin küresel ölçeğe taşınması olarak okunabilir. Nitekim Sıfır Atık, Aksiyon Ajandası’nın öncelikli on temasından biri olarak belirlenmiştir. Emine Erdoğan’ın New York İklim Haftası açılışında Sıfır Atık hareketinin bireyi çözümün baş aktörü haline getirdiğini vurgulaması da bu bağlantıyı güçlendirmektedir. Emine Erdoğan’ın tüketimin bedelinin en çok gelişmekte olan ülkeler ve gelecek kuşaklar tarafından ödendiğine dikkat çekmesi ise iklim adaleti tartışmasına tüketim boyutunu eklemektedir. Bina verimliliği hedefi, deprem sonrası yeniden yapılanma sürecinde enerji verimliliğini gözeten büyük ölçekli konut üretimi deneyimiyle ilişkilendirilebilir. Elektrifikasyon hedefi ise Türkiye’nin yenilenebilir enerji kapasitesini artırma politikasıyla uyumludur. Bu tercih, başkanlığın önerdiği hedeflere inandırıcılık kazandırmakta ve Türkiye’nin kendi deneyimini diğer ülkelerle paylaşabileceği somut alanlar oluşturmaktadır.

Hedeflerin bir diğer özelliği ise ölçülebilir olmaları ve kalkınma hedefleriyle uyumlu bir şekilde tasarlanmalarıdır. Dünyada halen 666 milyon insanın elektriğe erişiminin olmadığı düşünüldüğünde elektrifikasyon aynı zamanda erişim ve refah açısından da önem taşımaktadır. Uygulama odaklı yaklaşım özel sektörü de kapsamaktadır. New York’ta düzenlenen COP31 İş Forumu’nda iş dünyasının Aksiyon Ajandası’nı hayata geçirmeye yönelik bir yol haritası hazırlaması hedeflenmiştir. Bu yol haritası 12-13 Kasım arasında Antalya’da düzenlenecek COP31 İş ve Yatırım Zirvesi’nde sunulacaktır. Zirvenin COP tarihinde ilk kez liderler zirvesi ile eş zamanlı yapılacak olması, iş dünyasının önerilerinin devlet ve hükümet başkanlarına doğrudan iletilmesine imkan tanıyacaktır.

Bu hedefler Türkiye açısından enerji güvenliğiyle de yakından ilgilidir. İstanbul Politikalar Merkezi’nin yayımladığı Türkiye’nin Karbonsuzlaşma Yol Haritası: 2053’te Net Sıfıra Doğru raporuna göre net sıfır senaryosunda güneş ve rüzgar enerjilerinin elektrik üretimindeki payı 2053’te yüzde 73’e ulaşabilmekte ve bu süreçte şebeke güvenilirliği korunabilmektedir. Rapor ayrıca ulaştırmada fosil yakıt kullanımının azaltılmasıyla petrol ithalatında sağlanacak düşüşün önümüzdeki on yılda yıllık 3,6 milyar dolarlık fayda oluşturacağını hesaplamaktadır. Yerli ve yenilenebilir kaynaklara dayalı bir elektrik sistemi, Türkiye’nin enerjide kendi kendine yeterliliğini artırarak iklim ve enerji güvenliği hedeflerini birbirine yaklaştırmaktadır.

İklim Uygulama Köprüsü

Aksiyon Ajandası’nın en dikkat çekici girişimlerinden biri BM Kalkınma Programı (UNDP) ile birlikte yürütülen İklim Uygulama Köprüsü’dür (BRIDGE). New York İklim Haftası’nda Etiyopya, Fiji, Endonezya, Pakistan ve Özbekistan’ın girişimin ilk pilot ülkeleri olduğu açıklanmıştır. UNDP’ye göre girişimin amacı, gelişmekte olan ülkelerin ulusal katkı beyanları (NDC) ve ulusal uyum planlarında yer alan öncelikleri yatırım yapılabilir projelere dönüştürmek ve bu projeleri teknik destek, finansman ve uygulama ortaklarıyla buluşturmaktır.

Girişim, iklim finansmanındaki önemli bir soruna odaklanmaktadır. Pek çok gelişmekte olan ülkenin iklim planı bulunmakla birlikte bu planları uygulayacak mali kaynakları da sınırlıdır. Kalkınma bankaları ve iklim fonları ise finansman sağlayabilecekleri, yeterince hazırlanmış projeler bulmakta zorlanmaktadır. BRIDGE, tarafları bir araya getirerek planların projeye ve projelerin de yatırıma dönüştürülmesini hedeflemektedir.

Süreç, ülkelerin önderliğinde yürütülmektedir. Hükümetler kendi önceliklerini belirlerken verilen destek de bu projelerin maliyet, risk ve takvim açısından finansmana hazır hale getirilmesine odaklanmaktadır. Pilot ülkelerden Fiji’nin katılımı bu yaklaşımı somut biçimde göstermektedir. Fiji, girişim kapsamında öncelikli iklim projelerini belirleyen ve maliyetlendiren bir NDC 3.0 uygulama planı hazırlayacaktır. Kırsal toplulukların yenilenebilir enerjiye erişimi de bu sürecin temel odaklarından biridir. Fiji Çevre ve İklim Değişikliği Bakanı Lynda Tabuya ulusal şebekeye bağlı olmayan ve yaklaşık 12 bin kişinin yaşadığı Kadavu Adası’nı doğrudan yenilenebilir enerjiye bağlama fırsatını bu çerçevede örnek göstermiştir. Girişim, yeni bir finansman kurumu kurmadan ülkelerdeki mevcut iklim finansmanı yapılarını kalkınma bankaları, iklim fonları ve özel sektörle kurulacak ortaklıklar aracılığıyla güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Pilot uygulamalardan elde edilecek deneyimin daha sonra küçük ada devletleri ve en az gelişmiş ülkelere yaygınlaştırılması planlanmaktadır.

Bu girişim, Türkiye’nin köprü yaklaşımını uygulamaya yönelik bir boyuta taşımaktadır. Türkiye bu yapıda finansmana ihtiyaç duyan ülkeler ile finansman sağlayan kurumlar arasında kolaylaştırıcı bir rol üstlenmektedir. Girişimin ülkelerin önderliğinde tasarlanması, gelişmekte olan ülkelerin kendi önceliklerini belirleme yönündeki talebiyle de örtüşmektedir. Pilot ülkelerin coğrafi dağılımı da dikkat çekicidir. Afrika, Pasifik, Güneydoğu Asya, Güney Asya ve Orta Asya’dan seçilen ülkeler farklı kırılganlık ve kalkınma düzeylerini temsil etmektedir. Etiyopya’nın hem pilot ülkelerden biri hem de COP32’nin ev sahibi olması ise Antalya’da başlayan çalışmaların bir sonraki COP başkanlığı döneminde de sürdürülmesini kolaylaştırabilir.

Antalya Sürecindeki Üç Belirleyici Etken

New York’ta açıklanan girişimler COP31 için güçlü bir başlangıç niteliğindedir. Bu girişimlerin Antalya’da kalıcı sonuçlara dönüşmesinde ise üç etken belirleyici olacaktır.

İlki finansmanın ölçeği ve koşullarıdır. BRIDGE, projeleri finansmana hazır hale getirmeyi amaçlamaktadır. Ancak sağlanacak finansmanın ölçeği büyük ölçüde uluslararası finans kuruluşlarının katkısına bağlıdır. Gelişmekte olan ülkelerde temiz enerji projelerinin maliyetini belirleyen temel etken çoğu zaman borçlanma maliyetidir ve bankaların risk değerlendirmesi büyük ölçüde ülke profiline dayanmaktadır. Bu nedenle finansman miktarının yanı sıra garantiler, yerel para cinsinden krediler ve risk azaltıcı araçlar da önem taşımaktadır.

İkincisi Aksiyon Ajandası ile müzakere süreci arasındaki bağlantıdır. İki sürecin ayrı yürütülmesi uygulamayı hızlandırabilir. Bununla birlikte Aksiyon Ajandası kapsamında elde edilen sonuçların müzakere kararlarına da yansıması COP31’in etkisini artıracaktır. COP31’de hazırlanacak Antalya Deklarasyonu ve 11-12 Kasım arasında gerçekleştirilecek liderler zirvesi bu bağlantının kurulması açısından önemli fırsatlar sunmaktadır.

Üçüncüsü süreklilik ve ölçülebilirliktir. COP başkanlıkları bir yıllık dönemi kapsamaktadır. BRIDGE’in uzun vadeli bir etki oluşturabilmesi için hangi finansmanın hangi biçimde ve hangi ülkelere ulaştığının şeffaf biçimde kayıt altına alınması gerekmektedir. Ayrıca girişimin COP32 döneminde de devam edebilmesi için kurumsal bir yapıya kavuşturulması da önem taşımaktadır.

Sonuç

New York’taki temaslar Türkiye’nin COP31’e nasıl bir yaklaşımla hazırlandığını açık biçimde göstermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedef ile imkanı birbirine yaklaştırma çağrısı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Kurum’un açıkladığı uygulama odaklı Aksiyon Ajandası ve Emine Erdoğan’ın Sıfır Atık vurgusu birbirini tamamlayan mesajlar içermiştir. Bu mesajların ortak noktası ise Türkiye’nin iklim diplomasisindeki köprü yaklaşımını somut mekanizmalarla desteklemesidir. Bu yaklaşım Türkiye’nin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki kendine özgü konumunu uygulamaya dönük bir diplomatik kapasiteye dönüştürme çabası olarak da okunabilir.

5-8 Ekim arasında Fiji’de düzenlenecek Pre-COP toplantısı bu girişimlerin taraflarla ele alınacağı ilk önemli toplantı olacaktır. Antalya’da ise iklim planlarının finansmanla desteklenen projelere dönüştürülmesi gündemin öncelikli başlıklarından biri olacaktır. Aynı önceliklerin Antalya’dan sonra COP32 sürecinde de takip edilmesi, gelişmekte olan ülkelerin finansman ve uygulama taleplerinin uluslararası iklim gündeminde kalıcı bir yer edinmesine katkı sağlayabilir.

Paylaş: