7-8 Temmuz 2026’da Ankara’nın ev sahipliği yapacağı NATO liderler zirvesi, İttifakın geleceğini şekillendirecek önemli toplantılardan biri olacak. Zirvenin ana gündeminde savunma harcamalarının askeri yeteneğe dönüştürülmesi, savunma sanayii üretiminin artırılması, Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi ve Rusya’ya karşı caydırıcılığın güçlendirilmesi bulunuyor. Ankara’da ilk kez düzenlenecek NATO Savunma Sanayii Forumu da İttifakın artık bütçe büyüklüğü kadar üretim, teknoloji ve tedarik kapasitesine odaklandığını da gösteriyor.
Ancak mevcut güvenlik ortamı NATO’nun sadece doğu kanadına bakmasını yeterli kılmıyor. Akdeniz’in güneyinde yaşanan gelişmeler, Sahel Kuşağı’nda yaşanan stratejik dönüşüm süreci, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda yaşanan gelişmeler ve oluşan kırılganlıklar Avrupa-Atlantik güvenliği üzerinde giderek daha belirleyici etkiler oluşturuyor. Afrika, Ankara Zirvesi’nin merkezinde yer almayabilir. Ancak zirvede konuşulacak potansiyel konulardan olan göç, enerji güvenliği, terörizm, deniz ticareti, kritik mineraller, büyük güç rekabeti ve savunma ortaklıkları gibi başlıkların önemli bir Afrika boyutu mevcut.
NATO’nun Güney Kanadının Afrika’ya Uzanan Güvenlik Hattı
NATO’nun son dönemde güney komşuluğuna daha fazla önem vermesi tesadüf değil. İttifak 2024’te kabul ettiği Güney Komşuluğu Eylem Planı ile Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Sahel’e yönelik yaklaşımını daha stratejik ve sonuç odaklı hale getirmeyi amaçladı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Güney Komşuluğu Özel Temsilciliğinin oluşturulması da bu arayışın kurumsal bir yansıması oldu.
Göç, NATO’nun güney kanadının karşı karşıya olduğu başlıca meselelerden biri olsa da göçü yalnızca bir güvenlik tehdidi olarak ele almak hem insani boyutunun hem de savaş, yoksulluk, iklim değişikliği ve devlet kapasitesindeki yetersizlikler gibi insan hareketliliğinin temel nedenlerinin göz ardı edilmesi anlamına gelir. NATO da iklim değişikliği, kaynak kıtlığı, ekonomik kırılganlık, çatışmalar ve yerinden edilmeyi derinleştirebildiği için göç meselesini bir tehdit çarpanı olarak kabul ediyor. Dolayısıyla temel mesele, göçün birbiriyle bağlantılı söz konusu nedenlerini ele almak ve başlıca göç güzergahları üzerinde bulunan Afrika ülkeleriyle ortak sorumluluk anlayışına dayalı sürdürülebilir mekanizmalar oluşturmaktır.
Bununla birlikte Afrika kaynaklı göçün ölçeği ve yönü abartılmamalıdır. Zira Afrikalı göçmenler, NATO üyesi ülkelerin bir bütün olarak kabul ettiği en büyük göçmen grubunu oluşturmamaktadır. Afrika’daki göç hareketlerinin önemli bir bölümü kıta içinde gerçekleşmekte, göçmenlerin çoğu komşu ülkelere veya diğer Afrika ülkelerine yönelmektedir. Kıtasal ölçekte değerlendirildiğinde Afrika’dan NATO ülkelerine yönelen göç görece sınırlı kalmaktadır. Bununla birlikte belirli Akdeniz güzergahlarında yoğunlaşarak siyasi ve insani baskılar oluşturabilmektedir.
Tunus kıyısına 125 kilometre yakınlıkta olan Lampedusa ile Fas’a komşu İspanya toprağı Ceuta, Afrika ve Avrupa kıtaları arasındaki göç güzergahlarının sembolik noktalarıdır. Bu coğrafya, Kuzey Afrika’daki ekonomik ve siyasi istikrar ile Avrupa’nın sınır yönetimi arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Mısır, Tunus ve Fas gibi ülkeler hem göç rotalarının geçtiği yerler hem de Akdeniz güvenliği ve bölgesel istikrarın asli aktörleri olarak görülmelidir.
Enerji ve ticaret güvenliği de NATO’nun güney ufkunu Kızıldeniz’e kadar genişletmektedir. Husilerin ticari gemilere yönelik saldırıları, Babülmendep Boğazı ile Süveyş Kanalı arasındaki hattın kırılganlığını ortaya koymuştur. Gemilerin Ümit Burnu’na yönelmesi taşıma süreleri, yakıt tüketimi, sigorta maliyetleri ve küresel lojistik üzerindeki baskıyı artırmıştır. Kızıldeniz güvenliği bu nedenle sadece bölge ülkelerinin meselesi değildir. Avrupa’nın enerji arzı, üretim zincirleri ve ticari rekabet gücü de bu hattın açık kalmasına bağlıdır.
Sudan’daki savaş, Somali’deki terörle mücadele, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının oluşturduğu bölgesel istikrarsızlık ve Afrika Boynuzu’ndaki devletler arası gerilimler de Kızıldeniz’in güvenliğini doğrudan etkiliyor. Bu tablo NATO’nun Afrika’ya doğru yeni bir askeri genişleme başlatmasını gerektirmiyor. Ancak deniz güvenliği, erken uyarı, istihbarat paylaşımı, yerel kapasitenin güçlendirilmesi ve siyasi krizlerin çatışmaya dönüşmeden önlenmesi alanlarında ortaklıkların geliştirilmesi yaklaşımına ihtiyaç bulunuyor. Dolayısıyla NATO’nun güney kanadının güvenliği Afrika’nın istikrarıyla bağlantılı olarak okunmalıdır.
Afrika’da Büyük Güç Rekabeti ve Yeni Ortaklıklar
Afrika’nın stratejik önemini artıran bir diğer unsur büyük güç rekabetidir. Rusya-Ukrayna savaşının derinleştirdiği jeopolitik cepheleşmenin etkileri kıtada da görülmektedir. Suriye’de Esed rejiminin Aralık 2024’te çökmesinin ardından Rusya’nın Suriye’den Libya’ya yönelik askeri nakliye uçuşlarının yoğunlaşması, Libya’nın Moskova’nın Afrika’daki askeri ve lojistik yapılanması açısından daha merkezi bir konuma taşındığını göstermiştir. Libya’dan Mali başta olmak üzere Sahel ülkelerine uzanan lojistik ağın güçlenmesi, Rusya’nın Ortadoğu ile Afrika arasındaki askeri bağlantılarını yeni şartlara göre yeniden düzenlediğine işaret etmektedir. Yaşanan dönüşüm, küresel ve bölgesel güç mücadelelerinin ortadan kalkmadığını, farklı coğrafi eksenler ve yeni lojistik merkezler üzerinden devam ettiğini ortaya koymaktadır.
Mali’de Wagner’in yerini Kremlin’in kontrolündeki Afrika kolordusunun alması, Rusya’nın güvenlik alanındaki varlığını daha doğrudan bir devlet mekanizmasına dönüştürdüğünü gösteriyor. Benzer şekilde Burkina Faso ve Nijer’de Rusya’nın güvenlik angajmanı giderek yoğunlaşırken Fransa ve ABD’nin Sahel’deki askeri varlığı geçmişe kıyasla önemli ölçüde gerilemiş durumda. Batılı güçlerin bıraktığı alanın Rusya tarafından güvenlik iş birlikleri, askeri eğitim ve rejimlerle kurulan doğrudan ilişkiler üzerinden doldurulması, bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendiriyor. Ortaya çıkan tablo, Rusya ile ABD ve Avrupa arasındaki rekabetin yalnızca Ukrayna ve Avrupa coğrafyasıyla sınırlı kalmadığını, farklı araçlar ve yerel ortaklıklar üzerinden Afrika’ya da yansıdığını gösteriyor. Sudan’da Rusya’nın Kızıldeniz kıyısında bir deniz üssü kurmaya yönelik ilgisinin devam ettiğine dair iddialar da kıtanın Avrupa ile Hint Okyanusu arasındaki mücadelede taşıdığı önemi ortaya koyuyor.
Çin’in Afrika’daki varlığı ise limanlar, ulaşım koridorları, dijital altyapı, madencilik ve teknoloji yatırımları üzerinden gelişiyor. Afrika kobalt, manganez, platin grubu metaller ve boksit gibi birçok stratejik kaynağın önemli üreticisi. Kıta ayrıca lityum ve grafit gibi mineraller bakımından büyük bir potansiyele sahip. Kaldı ki bu ürünlerin bazıları savunma sanayii kapsamında kritik önem taşıyor. Çin’in kritik minerallerin işlenmesi ve rafine edilmesindeki küresel ağırlığı, Afrika’daki kaynaklar üzerinde ABD, Avrupa ve Çin arasında artan bir tedarik zinciri rekabeti doğuruyor.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Afrika’nın yeniden dış güçler arasında bir mücadele sahasına indirgenmemesidir. Afrikalı ülkeler kendi kaynakları, güvenlik tercihleri ve kalkınma hedefleri konusunda söz sahibi aktörlerdir. NATO’nun ve Batılı ülkelerin kıtayla kuracağı ilişkilerin kalıcılığı egemenliğe saygı, yerel sahiplenme, teknoloji paylaşımı ve karşılıklı fayda ilkelerine bağlı olacaktır.
Mısır, Fas, Tunus ve Kenya’nın ABD tarafından Major Non-NATO Ally (MNNA) statüsünde değerlendirilmesi bu açıdan dikkat çekici. Ancak MNNA, NATO tarafından verilen bir üyelik veya ortaklık statüsü olmayıp Amerikan hukukuna dayanan ikili savunma iş birliği çerçevesidir. Mısır, Fas ve Tunus ayrıca NATO’nun Akdeniz Diyaloğu içinde yer alırken Kenya ise İttifakın resmi ortaklık mekanizmalarından birine aynı statüyle dahil değildir. Kenya’ya MNNA statüsü verilmesi daha çok Washington’ın Doğu Afrika, Hint Okyanusu ve Afrika Boynuzu’na verdiği önemin göstergesidir.
Türkiye’nin Birikimi: Savunma Kapasitesi ve Önleyici Diplomatik Anlayışı
Türkiye’nin konumu tam da bu noktada farklılaşıyor. Türkiye uzun yıllardır savunma harcamalarını kendi ihtiyaçlarını karşılayan somut yeteneklere dönüştürmeye çalışıyor. İnsansız hava araçlarından elektronik harbe, mühimmattan kara ve deniz platformlarına kadar genişleyen üretim kapasitesi, Türkiye’yi NATO içinde savunma sanayii üretimi ve yenilikçilik bakımından önemli bir aktör haline getirdi. NATO Genel Sekreteri Rutte’nin Ankara Zirvesi öncesinde ASELSAN’da yaptığı konuşmada İttifakın Türkiye’nin üretim ve teknoloji tecrübesinden öğreneceklerinin olduğunu belirtmesi bu kapasitenin NATO düzeyinde de görüldüğüne işaret ediyor.
Afrika, Türk savunma sanayii ürünlerinin sahadaki etkisinin görüldüğü bölgelerden biridir. Bu ürünler terörle mücadele, sınır güvenliği, meşru hükümetlerin güvenlik kapasitesinin korunması ve askeri birliklerin operasyonel etkinliğinin artırılması gibi alanlarda kullanılıyor. Bununla birlikte Türkiye’nin Afrika’ya yönelik politikasını sadece silah ve savunma ürünü ihracatı üzerinden okumak eksik bir yaklaşım olacaktır.
Somali örneği, Türkiye’nin güvenlik desteğini insani yardım, eğitim, sağlık, altyapı ve kurumsal kapasite geliştirme faaliyetleriyle birlikte yürüttüğünü göstermektedir. TURKSOM’da verilen eğitimler Somali’nin kendi güvenlik güçlerini oluşturmasına katkı sağlarken kalkınma projeleri devlet ile toplum arasındaki ilişkinin güçlendirilmesini hedefliyor. Türkiye burada güvenliğin dışarıdan ve sürekli biçimde sağlanması yerine meşru devlet kurumlarının kendi egemenlik alanlarını yönetebilecek kapasiteye ulaşmasını destekliyor.
Etiyopya ile Somali arasında 2024’te imzalanan Ankara Bildirisi de Türkiye’nin Afrika güvenliğine sağlayabileceği diplomatik katkının önemli bir örneğidir. Bildiri iki ülkenin egemenlik, birlik ve toprak bütünlüğüne bağlılıklarını teyit ederken anlaşmazlıkların diyalog yoluyla ele alınmasına zemin hazırlamıştır. Ara buluculuk elbette askeri caydırıcılığın alternatifi değil ancak krizleri silahlı çatışmaya dönüşmeden yönetebilmesi bakımından önleyici bir güvenlik mekanizması işlevi görebilir. Afrika Boynuzu’ndaki bir çatışmanın önlenmesi Kızıldeniz ticareti, enerji hatları ve Avrupa güvenliği açısından da değer taşımaktadır.
Rutte’nin ifadesiyle “NATO 3.0” harcamaların artırıldığı ancak kaynakların somut askeri yeteneklere dönüştürülemediği bir yapı olamaz. Aynı şekilde İttifakın caydırıcılık anlayışı sadece doğu kanadına göre kalibre edilemez. Güney kanadındaki risklerin doğru okunması, Afrika ülkeleriyle eşit ortaklıkların geliştirilmesi ve krizlerin ortaya çıkmadan yönetilmesi bu dönüşümün tamamlayıcı parçalarıdır.
Ankara Zirvesi’nin başarısı sadece Rusya’ya karşı alınacak tedbirlerle ölçülmeyecektir. Zirve, NATO’nun değişen güvenlik coğrafyasını ne ölçüde doğru okuyabildiğini de gösterecektir. Avrupa’nın güvenliği bugün Akdeniz, Sahel, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki gelişmelerden bağımsız değildir. Türkiye ise Afrika’daki saha tecrübesi, savunma sanayii kapasitesi, egemenlik odaklı ortaklık anlayışı ve ara buluculuk birikimiyle NATO’nun güney ufkunun şekillendirilmesine katkı sunabilecek en önemli müttefiklerden biridir.

