7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğer üyelere de yönelmiş kabul edilmesi esasına dayanan kolektif savunma anlayışıyla, Ortadoğu ve çevresindeki güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin işareti olarak değerlendirilmektedir. 31 Ağustos’ta gerçekleştirilen ilk stratejik-siyasi ve savunma komitesi toplantısında sekretarya kurulması, ortak askeri faaliyetlerin geliştirilmesi, savunma sanayii iş birliğinin derinleştirilmesi ve ortak teknoloji geliştirme ile üretim mekanizmalarının oluşturulması yönünde alınan kararlar, anlaşmanın yalnızca siyasi bir deklarasyonla sınırlı kalmayarak kurumsallaşma eğilimi taşıdığını göstermektedir. Türkiye’nin konvansiyonel askeri kapasitesi ve gelişen savunma sanayii, Suudi Arabistan’ın ekonomik ve finansal gücü ile Pakistan’ın nükleer ve askeri kapasitelerinin birbirini tamamlaması, Mekke İttifakı’nı bölgesel güç dengeleri bakımından dikkatle izlenen bir girişim haline getirmektedir. Bu çerçevede ittifakın İsrail’in bölgesel hareket serbestisi ve niteliksel askeri üstünlük anlayışı üzerindeki olası etkileri, Suriye ve Doğu Akdeniz’de ortaya çıkabilecek güvenlik rekabeti, Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)-İsrail yakınlaşması, ABD ve Hindistan gibi dış aktörlerin muhtemel dengeleme stratejileri ve ittifakın yeni üyelerle genişlemesinin doğurabileceği sonuçlar, yeni bölgesel güvenlik düzeninin temel tartışma başlıklarını oluşturmaktadır.
Alanında seçkin uzmanlarımız ayrıntılı analizleri ve yorumları ile Mekke Savunma İttifakı’nı değerlendirdi.
Hazırlayan
Sibel Düz, SETA
Katkıda Bulunanlar
Tuğçe Ersoy Ceylan, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi
Rıfat Öncel, SETA
Can Acun, SETA
Mustafa Caner, Sakarya Üniversitesi, SETA
Muhammed Hüseyin Mercan, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, SETA
Murat Aslan, Hasan Kalyoncu Üniversitesi, SETA
Mehmet Uğur Ekinci, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi, SETA
Tuğçe Ersoy Ceylan
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi
Türkiye’nin askeri kapasitesi, Suudi Arabistan’ın finansal gücü ve Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı birlikte düşünüldüğünde bu üçlü yapı İsrail’in bölgesel güç üstünlüğü algısını ne ölçüde etkileyebilir?
Bu üçlü yapının İsrail açısından önemi tek tek ülkelerin kapasitesinden ziyade bu kapasitelerin birbirini tamamlayabilecek olmasıdır. Türkiye bölgenin en gelişmiş konvansiyonel askeri kapasitesine ve giderek büyüyen bir savunma sanayiine, Suudi Arabistan önemli bir finansal kaynak ve silah tedarik kapasitesine ve Pakistan da nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke. Dolayısıyla teorik olarak bakıldığında ortaya ciddi bir güç kapasitesi çıkıyor.
7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması gerçekten önemli bir eşik. Anlaşma, üyelerden birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılacağını öngörüyor. 31 Ağustos’taki ilk stratejik-siyasi ve savunma komitesi toplantısında da sekretarya kurulması, ortak faaliyetler, savunma sanayi iş birliği, ortak teknoloji geliştirme ve üretim gibi adımlar kararlaştırıldı. Yani yapı yalnızca sembolik bir siyasi deklarasyon olmaktan çıkarak kurumsallaşma yönünde ilerliyor.
Anlaşmayı İsrail açısından değerlendirirken dikkate alınması gereken bir husus ise Pakistan’ın nükleer kapasitesinin otomatik olarak Türkiye ve Suudi Arabistan’a uzanan bir nükleer şemsiye oluşturup oluşturmadığıdır. Yani resmi belgelerde kolektif caydırıcılık vurgulanıyor ama nükleer caydırıcılığın paylaşılması veya genişletilmiş caydırıcılık taahhüdü açıkça tanımlanmıyor. Bu nedenle İsrail açısından ilk aşamadaki etki doğrudan askeri tehditten ziyade stratejik olacaktır.
Ayrıca İsrail’in bölgesel stratejisinin temel unsurlarından biri yalnızca mutlak askeri üstünlük değildir. Hiçbir bölgesel aktörün veya koalisyonun kendisine denk bir stratejik ağırlık oluşturmamasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın savunma kapasitelerinin giderek bütünleşmesi bu nedenle İsrail’in geleneksel niteliksel askeri üstünlük (qualitative military edge) anlayışının altını oymaktadır. Bu ittifak, İsrail’in çevresinde ilk kez oldukça ciddi bir karşı ağırlık ihtimalini ortaya çıkarıyor.
Burada asıl dönüşüm ise şu: İsrail kendisini artık yalnızca İran merkezli bir tehdit ortamında değil birden fazla bölgesel güç merkezinin ortaya çıktığı daha çoğulcu bir güvenlik mimarisinde konumlandırmak zorunda kalabilir. Mekke Anlaşması da tam bu nedenle önemli zira İsrail’in bölgedeki rakipsiz stratejik üstünlük algısını aşındırma potansiyeli taşıyor.
Rıfat Öncel
SETA
Mekke Anlaşması kapsamında ortak hava savunması, radar ağı, erken ihbar ve füze savunması gibi yeteneklerin geliştirilmesi, İsrail’in bölgede sahip olduğu operasyonel serbestiyi sınırlandırabilir mi?
İsrail nüfus ve coğrafi derinlik zaafları nedeniyle bugüne değin teknolojik ve istihbarat üstünlüğü ile hava hakimiyeti anlayışını benimsemiştir. Söz konusu sektörlerde elde ettiği ve sürdürdüğü üstünlük İsrail’e bölgede girdiği savaşlarda gerçekten de stratejik kazanımlar sağlamıştır. Son olarak İran’a karşı başlatılan saldırılarda İsrail ve ABD güçlerinin hava üstünlüğünü çok hızlı bir şekilde kazandığı görülmüştür. Mekke Savunma İttifakı’nın sahip olduğu askeri ve ekonomik kaynaklar ile ortaya koyduğu savunma vizyonunun çerçevesi, İsrail’in bölgede sahip olduğu operasyonel serbestiyi önemli ölçüde daraltabilecek potansiyel taşımaktadır. Bunu destekleyen iki temel husustan bahsedilebilir:
Birincisi, Mekke Anlaşması kapsamında müttefikler ortak teknoloji geliştirme ve savunma üretimi üzerinde uzlaşmıştır ki bu bir savunma anlaşması bakımından kritik bir unsurdur. Aynı zamanda önceki savunma ilişkileri bakımından yapay bir unsur değildir zira Türkiye ile Pakistan ve Suudi Arabistan arasında geçtiğimiz yıllarda önemli savunma alımları gerçekleşmiştir. Aynı zamanda bu silah transferleri ortak üretim ve teknoloji transferi gibi kritik unsurları da içermiştir. Suudi Arabistan topraklarında Baykar’ın AKINCI İHA üretimi tesisi açması veya Pakistan tersanelerinde MİLGEM korvet üretimi akla ilk gelen örneklerdir. Mekke Savunma İttifakı, kolektif savunma prensibine dayandığından söz konusu eğilimin güçlenerek sürmesi beklenmektedir. Bu durum ise müttefiklerin askeri yeteneklerinin geliştirilmesi bakımından bir güç çarpanı işlevi görecektir.
İkincisi, Mekke Savunma İttifakı’nın tüm üyeleri askeri açıdan sofistike platformları uzun süredir işleten ülkelerdir. Aynı zamanda söz konusu platformlar büyük oranda aynı kaynaktan (ABD) tedarik edildiğinden platformlara yatkınlık da mevcut durumdadır. Örneğin Türkiye ve Pakistan en eski ve en kapsamlı F-16 kullanıcıları arasında bulunmaktadır. Suudi Arabistan hiçbir zaman F-16 satın almasa da 230 civarında F-15 işletmektedir. Dolayısıyla müttefikler arasında birlikte çalışabilirlik zemini bulunmakta; ortak eğitim ve tatbikatlarla çok daha üst seviyeye taşınma potansiyeli barındırmaktadır. Diğer taraftan bahsi geçen savaş uçakları ve ilgili envanterler incelendiğinde her üç ülkenin de önemli ofansif kabiliyeti bulunmaktadır ki bunlar caydırıcılığın en güçlü destekleyicisidir. Bu anlamda güçlü bir caydırıcılıkla birlikte muhtemel dış saldırganlık ihtimallerinin azalması beklenecektir. Tüm bu faktörlerin ilgili aktörün harekat serbestisini önemli düzeyde kısıtlayıcı etki üretmesi beklenmektedir.
Can Acun
SETA
Türkiye ile İsrail arasında Suriye sahasında yaşanabilecek bir kriz, kolektif savunma mekanizmasının ilk ciddi sınavına dönüşebilir mi? Bu yapı ileride ortak istihbarat, ISR, hava savunma resmine veya komuta kontrol altyapısına dönüşürse İsrail’in İran, Suriye ve Körfez odaklı harekat planlamasında neler değişir?
Türkiye uzun süredir bölgesel sahiplenme paradigmasını şekillendirmeye çalıştığı bir dış politika inisiyatifine sahiptir. Bölgesel sorunlarının ve çatışma dinamiklerinin ancak yerel aktörlerin birlikte hareket etmesiyle çözülebileceğine inanıyor. Bölge dışı güçlerden güvenlik ithal edilmesinin mümkün olmadığını görüyor.
Bu bağlamda konjonktürel gelişmelerin de katkısıyla nihayet Suudi Arabistan ve Pakistan’ın katılımı ile Mekke Savunma İttifakı ilan edilmiş durumdadır. İttifakın kurumsallaşması ve caydırıcı bir hale gelmesi için zamana ihtiyaç olmakla birlikte birçok bölge ülkesinin daha şimdiden ittifaka katılabilmek için arayışta olduğu görülüyor. Nihayetinde Mekke İttifakı bölgede yeni bir askeri güvenlik mimarisi ve ekonomik entegrasyon modelini ortaya koyarken özellikle İsrail’in saldırgan ve yayılmacı hareket tarzını da sınırlamaya yönelik bir perspektife sahip görünüyor. Mekke İttifakı ile birlikte iki zıt hareket tarzının bölgede çatışması çok olası görünüyor.
Türkiye ile birlikte hareket eden ülkeler bölgelerinde istikrarlı, ulusal egemenliklerin ve toprak bütünlüğünün muhafaza edildiği, devlet dışı silahlı aktörlerin ve terör örgütlerinin elimine edildiği, iç çatışmaların bittiği ve vekaletler savaşlarının yaşanmadığı bir coğrafya inşa etme arzusundalar. İsrail ise Siyonist ideoloji bağlamında bu tezin tam karşısında durmakta, kendi stratejik derinlikten yoksunluğunun da getirdiği korkuları ve tahrif edilmiş dini anlayışına dayalı yayılmacı bir hareket tarzına sahiptir. Bu bağlamda etrafında güçlü devletler arzulamıyor; ülkelerdeki etnik ve mezhebi fay hatlarını tetikleyecek, istikrarsızlıklar ve iç çatışmalar yaşanması için müdahaleci bir anlayışla hareket ediyor. Gazze soykırımından Lübnan ve Suriye’ye kadar birçok ülkede sınır bölgelerini işgal etmiş durumda. Dolayısıyla Türkiye’nin bölgesel sahiplenme paradigması ile “Büyük İsrail” hedefi birbiriyle çatışan tezler.
Elbette bu hemen yakın gelecekte bir çatışma dinamiğinin olacağı anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye’nin askeri olarak artan caydırıcı gücü özellikle de Suriye’deki askeri varlığı İsrail’in Suriye’deki emellerine karşı büyük bir set çekmiş durumda. Türkiye, egemen bir devlet olarak Suriye’yi askeri açıdan da güçlendirmeye çalışırken yapılan güvenlik anlaşmaları bağlamında bu ülkedeki varlığını artırma yoluna gidecektir. Mekke İttifakı ile birlikte Suudi Arabistan ve Pakistan’ın da Suriye’de askeri unsur bulundurma ihtimali de söz konusu. Nihayetinde Suriye de Mekke İttifakı’nın potansiyel bir üyesi.
İttifakın kurumsallaşması bağlamında zamana ihtiyaç var, bununla birlikte birbirini tamamlayan üç ülkenin oluşturduğu ittifakın askeri caydırıcılığı gittikçe artmakta. Özetle genel karargahlar ve ortak komuta merkezlerinin oluşturulduğu, askeri tatbikatların arttığı, savunma sanayiilerinin birbirine entegre olduğu, ortak hava savunma ağı, istihbarat ve askeri yapıların oluşturulduğu bir denklemde ittifakın kapasitesi ve caydırıcılığı daha fazla artacaktır. İttifakın Suriye başta olmak üzere İsrail’in yayılmacı hareket tarzını baskılayacağı ve geriye iteceği, olası bir çatışma dinamiğinde ise İsrail’e birlikte yanıt vererek ciddi bir üstünlük kurabileceği öngörülebilir.
Böyle bir durumda İsrail’in rasyonelleşmek zorunda kalarak bölgesel işgal ve istikrarsızlık çabalarından vazgeçmesi söz konusu olabilir. Aksi halde askeri açıdan şu ana kadar hiç karşılaşmadığı bir yenilgiyle yüzleşmek durumunda olacaktır.
Mustafa Caner
Sakarya Üniversitesi, SETA
İsrail, Mekke Anlaşması’nı İran karşıtı bir güvenlik çerçevesi olarak mı yoksa zamanla kendi hareket alanını da sınırlayabilecek bağımsız bir bölgesel blok olarak mı görüyor?
Mekke Anlaşması’nın İran’a karşı bir hamle olarak yorumlanması son derece yanlıştır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, anlaşmaya giden süreci tarihlendirirken Aralık 2023’ü işaret etti. Yani 7 Ekim sonrası İsrail’in istikrarsızlaştırıcı saldırılarının yoğunlaştığı, buna karşılık ne 12 Gün Savaşı’nın ne de bugün süren ABD/İsrail-İran savaşının henüz gündemde olmadığı bir dönemi. Bölge ülkelerinin ortak güvenlik ve tehdit algıları 7 Ekim sonrası süreçte İsrail’in istikrarsızlaştırıcı faaliyetleri etrafında ortaklaşmaya başlamıştı. Anlaşmanın zemini de burada aranmalıdır. Bir şerh düşmek gerekirse ittifakın herhangi bir düşman ya da tehdit ismi zikretmediği dolayısıyla tehdit ve istikrarsızlık kaynağına dair tespitlerin zamanla değişebileceği de hesaba katılmalıdır.
İsrail’in bu yapıyı İran karşıtı bir güvenlik çerçevesi olarak gördüğünü söylemek güç. Aksine kaygısı tam da anlaşmanın kendi hareket alanını daraltabilecek bağımsız bir bölgesel blok haline gelme ihtimalinden kaynaklanıyor. İsrail basınındaki değerlendirmeler ile Tel Aviv’in Washington nezdindeki girişimleri ve lobi faaliyetleri, ittifakın caydırıcılığını artıracak bir kurumsallığa kavuşmasını yakından ve endişeyle izlendiğini gösteriyor.
Bunu besleyen bir diğer unsur da ittifakın genişleme eğilimi. Bugünkü konjonktürde uzak görünse de İran’ın bölgesel yalnızlığını aşma ihtiyacı derinleştiği ölçüde böyle bir yapıya yaklaşması ihtimal dışı değil. Türkiye-İran-Pakistan üçlüsünün Bağdat Paktı’ndan CENTO’ya, RCD’den ECO ve D8’e uzanan ortak ittifak ve uluslararası platform kurma tecrübesi düşünüldüğünde bu ihtimali yabana atmamak gerekir.
Muhammed Hüseyin Mercan
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, SETA
Riyad’ın aynı anda hem Washington’la stratejik bağlarını koruyup hem de Ankara ve İslamabad’la ayrı bir güvenlik mekanizması kurması Tel Aviv açısından nasıl okunmalı?
Suudi Arabistan, Arap dünyasının önemli güç merkezlerinden biri olması hasebiyle diğer Körfez ülkelerine nazaran özgün ve çok daha özerk bir konuma sahiptir. Bunun en somut yansımalarından biri Riyad’ın Filistin davasına verdiği destek ve Siyonist yönetime yaklaşımında görülmektedir. Suudi Arabistan, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk döneminde Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkileri normalleştirme çabası doğrultusunda başlattığı İbrahim Anlaşmaları inisiyatifinin dışında kalarak benimsediği pozisyonla çok boyutlu bir mesaj vermişti. Bu bağlamda Suud yönetimi, üzerindeki sosyolojik baskı ve Camp David Anlaşması sonrası Mısır’ın bölgede karşı karşıya geldiği meşruiyet kaybı sorunsalının benzeriyle yüzleşmekten çekindiği için Washington ile ilişkilerinde İsrail-Filistin hattında yaşananlara dair kendi stratejisini uygulamaktan imtina etmedi. Beyaz Saray’ın bu durumu büyük oranda kabullenmesinden ötürü Tel Aviv’in de bu tarz bir siyaset biçimini ciddi bir sorun olarak görmediği bilinmektedir. Buna binaen İsrail’in Mekke İttifakı kapsamında Suudi Arabistan’ın tercih ve stratejisini büyük bir tehdit olarak algılama eğiliminde bulunmayacağı söylenebilir.
ABD’nin Suud müesses nizamı üzerindeki derin nüfuzu hesaba katıldığında İsrailli yöneticilerde böyle bir ittifak üzerinden Riyad’ın kendilerine karşı aktif bir tavır benimsemeyeceği yönünde bir kanaat bulunmaktadır. Riyad’ın İsrail’e karşı bir hareketlenmenin parçası olduğu an ABD’nin telkin ve müdahalesiyle bundan vazgeçebileceği yönündeki varsayım, Tel Aviv açısından Suud’a yönelik daha sınırlı bir ötekileştirmeyi beraberinde getirmektedir. ABD/İsrail-İran savaşının ardından bölgede oluşan güvenlik boşluğuna karşı bir alternatif üretmek üzere teşekkül eden yapının, bir bütün olarak Tel Aviv’i endişeye sevk ettiği göz ardı edilmemekle birlikte bunun, ittifakın tüm üyelerinin Siyonist yönetim tarafından aynı düzeyde tehdit olarak algılandığı şeklinde tasvir edilmesi de mümkün değildir. Bu nedenle Riyad’ın Washington ile stratejik bağlarını koruduğu ve Amerikan güvenlik mimarisinin içinde kaldığı müddetçe, İsrail için Suudi Arabistan’ın daha sıradan bir öteki olarak algılanmaya devam edeceği düşünülmektedir.
Tel Aviv’in farkında olduğu en önemli husus ise Suud ile normalleşmeyi başardığı an bölgede çok ciddi bir kazanım elde edeceğidir. Bundan dolayı bu ihtimali toptan kaybetmemek adına Suud’un bölgedeki hamlelerini ABD aksi bir tavır ortaya koymadıkça daha normal karşılayacağını söylemek yerinde olacaktır. Suud ile herhangi bir çatışma iklimine girmesi halinde Tel Aviv’in Arap dünyasında tahminlerin çok ötesinde bir meydan okumayla karşı karşıya geleceği ve büyük bedel ödeyeceği ihtimali göz önünde bulundurulduğunda, Tel Aviv’in Riyad’ı doğrudan karşısına almaktan ziyade daha sınırlı tepkilerle süreci yönetilebilir düzeyde tutabilmeye yönelik bir strateji izlediği görülmektedir.
Anlaşmanın bölgedeki diğer Müslüman ülkelere açılması halinde İsrail açısından kritik eşik hangi ülkelerin katılımı olur; bu durum anlaşmanın stratejik niteliğini nasıl değiştirir?
Müslüman dünyada İsrail ile ilişki düzeyini üç ana kategoride ele almak mümkündür. İlk grup, İsrail ile stratejik müttefiklik ilişkisi kurabilen ve bu yönüyle Tel Aviv için ontolojik bir sorun oluşturmayan ülkelerdir. İkinci grup, İsrail’in var olma hakkını tanıyan ama hukuk ve insanlık dışı eylemlerini reddeden ve dini saiklerle yürüttüğü agresif yayılmacı stratejiye karşı çıkanlardır. Üçüncü grup ise İsrail’i tanımayan ya da doğrudan düşmanlık ilişkisi benimseyen ülkelerdir. Bu tasniften yola çıkarak Mekke İttifakı’na ilk grupta yer alan Müslüman ülkelerin katılmasının Tel Aviv tarafından bir tehdit olarak algılanmayacağı açıktır. İkinci gruba ait ülkeler bağlamında ise mezkur oluşumun gündemi ve stratejisine karşı Tel Aviv’in ittifaka katılan ülkeye yönelik bir pozisyon alacağı tahmin edilmektedir. Üçüncü gruptaki ülkelerin katılımı ya da ittifaka katılma talebinde bulunması hem İsrail açısından bir meydan okuma şeklinde değerlendirilecek hem de Mekke İttifakı’nın geleceğine dair önemli bir sınav olacaktır.
Bu doğrultuda Mekke İttifakı’na katılım hususunda üç ülke stratejik öneme sahiptir. Bunlar –tahmin edileceği üzere– Suriye, Lübnan ve Filistin’dir. Bu ülkeler, Siyonist yönetimin istila alanını genişletme ve egemenlik iddiasında bulunduğu topraklara sahip olmasından ötürü, ittifaka katılım iradelerini beyan etmeleri halinde bunun Afrika’da ya da Asya’daki herhangi bir Müslüman ülkenin katılım girişimiyle aynı etkiyi oluşturmayacağı aşikardır. Aynı zamanda ittifak bünyesindeki ülkelere yapılan saldırıların diğer ülkelere de yapılmış sayılacağı yaklaşımı dikkate alındığında zikredilen üç ülkenin Mekke İttifakı’nın bir parçası haline gelmesiyle bu durum mevcut ülkeler için de bir meydan okuma haline dönüşecektir. İttifakın caydırıcı bir misyonu bulunmakla beraber Siyonist yönetimin Filistin, Suriye ve Lübnan topraklarında gerçekleştirdiği saldırılarını sürdürmesi halinde ittifak mekanizmasının nasıl işleyeceği ya da Tel Aviv’e yönelik askeri önlemler alıp alamayacağı bugünden öngörülemeyecek bir husustur. İsrail’e yönelik bir askeri hareketlenmenin başlaması halinde ABD ve diğer Batılı aktörlerin büyük oranda Tel Aviv’den yana yer alacağının bilinmesi, Mekke İttifakı’nın kurucu unsurlarının mevcut oluşumun genişleme stratejisinde bazı konularda daha fazla hassasiyet göstermesi gerekliliğini de bir yandan ortaya koymaktadır.
Tuğçe Ersoy Ceylan
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi
İsrail’in böyle bir yapıya vereceği en olası karşılığa dair beklentiniz nedir; ABD ile daha ileri güvenlik entegrasyonu, Yunanistan ve GKRY ile yakınlaşma, Hindistan’la savunma iş birliği veya Arap ülkeleriyle yeni açılımlar?
Ben İsrail’in bunlardan yalnızca birini tercih edeceğini düşünmüyorum. İsrail dış ve güvenlik politikasının tipik tepkisi çok katmanlı dengeleme olacaktır. Fakat bunların arasında bir hiyerarşi kurulabilir.
Birinci ve en önemli halka yine ABD olacaktır. Çünkü hiçbir alternatif ortaklık ABD’nin sağladığı stratejik derinliği, ileri teknolojiye erişimi, füze savunmasını, istihbarat paylaşımını ve diplomatik desteği ikame edemez. Dolayısıyla Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninin gerçek bir güvenlik mimarisine dönüşmesi halinde İsrail’in ABD’den askeri yardımın ötesinde daha ileri düzeyde füze savunması, erken uyarı, istihbarat ve operasyonel entegrasyon talep etmesini beklemek mümkün görünecektir.
İkinci halka ise Doğu Akdeniz olacaktır. Burada Yunanistan ve GKRY ile ilişkilerin daha da stratejik hale gelmesi oldukça muhtemel. Nitekim bu zaten başlamış durumda. Yunanistan, GKRY ve İsrail 2026 için ortak askeri faaliyetler ve eğitimleri içeren iş birliği planı imzaladı; 31 Ağustos 2026’da İsrail ile Yunanistan arasında yaklaşık 3 milyar avroluk çok katmanlı hava savunma anlaşması (Aşil Kalkanı) sonuçlandı. Dolayısıyla Türkiye’nin içinde bulunduğu yeni bir güvenlik yapılanması, İsrail-Yunanistan-GKRY üçgenini daha açık biçimde bir Doğu Akdeniz dengeleme hattına dönüştürebilir.
Üçüncü önemli eksen Hindistan olur. İsrail-Hindistan savunma ilişkileri zaten klasik alıcı-satıcı ilişkisinin çok ötesine geçmiş durumda. Ortak teknoloji geliştirme, üretim ve savunma sanayii iş birliği giderek genişliyor; İsrail Savunma Bakanlığı da Haziran 2026’da Hindistan’ı açıkça kilit stratejik ortak olarak nitelendirdi. Pakistan’ın yeni yapının önemli bir askeri ayağı olması Hindistan-İsrail iş birliğine ayrıca jeopolitik bir mantık kazandırıyor. Burada çok ilginç bir çapraz dengeleme ortaya çıkabilir: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattının karşısında İsrail-Hindistan bağlantısının derinleşmesi.
Kanaatimce İsrail açısından en ilginç seçenek Arap ülkeleriyle ilişkiler olacaktır. İsrail, Suudi Arabistan’ı bütünüyle karşı blokta kaybetmek istemez. Bu nedenle BAE, Bahreyn ve mümkünse yeniden Suudi Arabistan üzerinden Arap normalleşme hattını canlandırmaya çalışabilir. Diğer bir deyişle İsrail’in stratejisi Mekke üçlüsünün içindeki farklı çıkarları kullanarak bu yapının İsrail karşıtı homojen bir bloka dönüşmesini engellemek olabilir.
Dolayısıyla benim beklediğim karşılık şu sırayla olur: (i) ABD ile stratejik entegrasyonun derinleştirilmesi, (ii) Yunanistan-GKRY ve Hindistan üzerinden dış dengeleme, (iii) Arap devletleri üzerinden diplomatik strateji. Son tahlilde İsrail’in cevabı yeni bir karşı ittifak kurmaktan ziyade birbirine eklemlenen bir dengeleme ağı kurmak olacaktır.
Rıfat Öncel
SETA
Mekke Anlaşması’nın Türkiye’ye NATO dışında yeni askeri, diplomatik ve ekonomik destek kanalları sağlaması, savunma sanayiinde ivme kazandırması, Yunanistan’ın Fransa, İsrail ve ABD merkezli savunma tedarik stratejisini yeniden gözden geçirmesine neden olabilir mi?
Yunanistan’ın savunma tedarik siyasetini her şeyden önce kendisine yeni bir müttefik bulma veya mevcut müttefikinin elini daha fazla bağlama anlayışında görmek gerekir. Yunanistan, Türkiye’den algıladığını iddia ettiği “varoluşsal tehdit” nedeniyle silah alımlarını siyasal ve askeri düzeylerde hizalanmanın ayrılmaz bir parçası olarak tasarlamaktadır. Sofistike silah satışları çoğunlukla zaten dost ve müttefik ülkeler arasında gerçekleşmekte ancak Yunanistan bunun bir uç yorumunu benimsemektedir. Bundan dolayı geleneksel olarak Yunan lobisini de seferber ederek özellikle Kongre üzerinden Amerikan yönetimleri üzerinde savunma garantisi elde etme baskısı oluşturmuştur. Son yıllarda özellikle Fransız savaş uçağı ve fırkateynlerini almayı tercih etmiş; bunun karşılığında kolektif savunma maddesi içeren bir anlaşmayı imzalamayı da başarmıştır. Keza son dönemde başta Aşil Kalkanı ismini verdiği iddialı hava savunma mimarisini tamamen İsrail platformları ve stratejik aklıyla teşkil etmeye çalıştığı görülmektedir. Yunanistan’ın buradaki stratejik hedefi de İsrail’i olası bir savaşta kendi yanında savaşa dahil etmektir.
Mekke Savunma İttifakı’nın karakteristiği ve son yıllardaki jeopolitik hizalanmaya bakıldığında Yunanistan’ın mevcut tedarik kaynaklarını, daha hızlı teslimat ve daha fazla müttefik anlayışı kapsamında çeşitlendirmesi gündeme gelebilir. Burada ilk akla gelebilecek aktör Hindistan olacaktır. Çeşitli problemlerle karşılaşsa da belirli düzey savunma sanayii altyapısı olan Hindistan, Türkiye-Pakistan dostluğu sebebiyle Yunanistan tarafından zaten doğal bir müttefik olarak algılanmaktadır. Keza İsrail’in de Hindistan, GKRY ve Yunanistan’ı içeren bir hattı uzun soluklu bir müttefiklik olarak düşündüğü görülmektedir. Dolayısıyla mevcut güvenlik ortamındaki değişim Yunanistan’ın geleneksel silah tedarik kaynaklarının değişmesinden ziyade onların yanına yeni aktörlerin eklenmesi şeklinde ortaya çıkabilecektir.
Murat Aslan
Hasan Kalyoncu Üniversitesi, SETA
Atina ile Tel Aviv arasında savunma ve enerji alanlarındaki yakınlaşmanın Türkiye merkezli yeni bölgesel güvenlik yapılanmalarına karşı bir dengeleme boyutu taşıması mümkün mü?
Atina ve Tel Aviv arasındaki ilişkinin çift taraflı değil İsrail odaklı olduğu anlaşılmaktadır. İsrail, Türkiye’den kaynaklanan tehdit algısı üzerinden Türkiye’yi iki cepheli angajmana zorlamak istemektedir. PKK kartını kaybeden İsrail, Akdeniz’in doğusundan Ege’nin kuzeyine kadar uzanan geniş bir cephede Yunanistan ve GKRY’yi piyonlaştırma stratejisi izlemektedir. Bir yandan Yunanlar ve Rumlara silah satışı yaparak savunma sanayiini güçlendiren İsrail aynı zamanda siyasi iradesini dikte etme niyetindedir. Ayrıca İsrailli “uzmanlar”ın ve “yazılımlar”ın devrede olduğu savunma sistemleri İsrail’in manipülasyonlarına açık hale gelmektedir. Bu nedenle İsrail’in asıl gündemi Türkiye’nin dengelenmesinde vekil unsurların tesisi ve istismar edilmesidir. Bu noktada Yunanistan ve GKRY mükemmel bir aparat ve vekil güç haline gelmiş, İsrail’in Türkiye karşıtı asimetrik stratejilerinde acil durum butonuna dönüşmüştür.
Doğu Akdeniz’in enerji projeleri de bu siyasi ajandanın önemli bir meşruiyet aracıdır. Rumların çıkarılacak doğal gazı Kıbrıs Türkleri ile paylaşmadan dünya pazarlarına ulaştırma ve gelir elde etme ihtirası, İsrail’in bölgesel revizyonizmine temel teşkil etmeye başlamıştır. “Yaygaracılık”la AB ve ABD’yi istismar eden Rumların bu listeye İsrail’i eklemesi zaten beklenen bir seçenek olmuştur. Rumların İsrail “oyun”una düşmeden makul olanı görmesi, bu çerçevede temas hattının hudut hattı olması ve Kıbrıs meselesinin iki devletli yapıyla kalıcı bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Ayrıca GKRY’nin güneyinde İsrail ve Rus vatandaşlarının mal ve finansal varlıkları dikkate alındığında “iddia edilen işgal”in kendi elleriyle başlatıldığı görülmektedir. İsrail’e bağlı ve bağımlı hale gelmesiyle GKRY’nin asıl beka probleminin tetiklendiği görülmelidir.
İsrail ve Rum odaklı değerlendirmelerin yanında Yunanistan’ın algı ve kaygısını incelemek de faydalı olabilir. Yunanistan’ın “Türkiye kompleksi” aslında yersiz bir algıdır. NATO’nun güvenlik garantileri bir yana ABD ve Fransa ile askeri iş birliği antlaşmaları olan Yunanistan, İsrail üzerinden bir “güvenlik” politikası üretmek istemektedir. Ancak Yunanların yanılgısı güvenliğin çehresiyle ilgilidir. Güvensizlik söylemleriyle tesis edilen güvenlik her zaman maliyetli ve çökmeye mahkum hal tarzlarına dönüşmektedir. Yunanistan’ın 2008’de aynı hataya düştüğü ve ekonomisinin çöktüğünü hatırlaması gerekir. Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias’ın 2030 Gündemi çerçevesinde sadece Türkiye’ye karşı tasarladığı savunma projesinin Yunan ekonomisine getirdiği yükü hayal etmek zor değildir. Üstelik bu savunma dönüşümü Yunanistan’ın güvenliğine değil İsrail’e hizmet etmektedir. Geçmişte bir NATO ülkesi olan Yunanistan’ın Rusya’dan medet umması, TOR M1 (SA-15) ve S-300 hava savunma sistemlerini tedarik etmesi hatırlandığında aynı senaryonun İsrail üzerinden yeniden sahneye koyulduğu görülmektedir. Ancak İsrail’den medet ummak Yunanistan için ekonomik maliyetin yanında istemediği gerilimlere dahil olmak şeklinde zuhur edebilir. Öte yandan İsrail lehine pozisyon almış Yunanistan’ın NATO garantilerinden faydalanabilmesi de mümkün değildir.
Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’de ciddi bir kriz yaşanması halinde Mekke Anlaşması’nın kolektif savunma hükmü devreye girer mi yoksa iki ülkenin NATO üyesi olması nedeniyle böyle bir durum özellikle anlaşma dışında mı değerlendirilir?
Mekke İttifakı 7 Ağustos’ta imzalanan anlaşma ve 31 Ağustos’ta İstanbul’da belirlenen prensipler çerçevesinde henüz şekil almaya başlamıştır. Kesin olan husus kolektif savunma hükmünün varlığıdır. Bir saldırıya maruz kalan herhangi bir müttefik diğer müttefiklerinden farklı formatlarda yardım isteyebilir. Doğal olarak saldırıya uğrayan ülkenin müttefiklerini bilgilendirmesi ve taleplerini iletmesi böyle bir mekanizmayı tetikleyecektir. Öte yandan Mekke İttifakı’nın komuta kontrol, standardizasyon, doktrin ve teknik gereklilikler gibi birçok farklı alanda kurumsallaşması ve müşterek/birleşik harekat icra etme yeteneğinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle Mekke İttifakı’nın uzun soluklu bir süreç olduğu hatırlanmalıdır.
Bu noktada ittifakın “caydırma” ve “savunma” üzerine kurgulandığını dikkate almak gerekir. İsrail veya Yunanistan gibi ülkelerin Türkiye’ye karşı tehditkar tavırları ve muhtemel saldırıları halinde ittifakın istişare ve müşterek eylem süreçleri tetiklenecektir. İttifak üyelerinin dayanışma yükümlülükleri nedeniyle gerektiğinde ortak siyasi tutumları ve askeri nitelikte destekleri olacaktır. Böyle bir durum NATO’ya rağmen değil NATO ile birlikte ve koordinasyon içinde “savunma” kavramını geliştirecektir. Ayrıca NATO’nun 32 üyeli yapısı ve “oydaşmaya dayanan” karar alma süreci nedeniyle Mekke İttifakı hem tamamlayıcı hem de alternatif bir savunma girişimini tetiklemiştir. Nitekim Türkiye ile ittifak ilişkisi içinde olan devletlerin gerektiğinde sorumluluk bölgesinin ötesinde NATO ile iş birliğine de açık olacağı değerlendirilmelidir.
Mehmet Uğur Ekinci
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi, SETA
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ile İsrail-Yunanistan-GKRY eksenleri arasında yeni bir bölgesel bloklaşmadan söz edilebilir mi?
Söz konusu iki yakınlaşma içerisinde Mekke Anlaşması’nı tehdit tanımları ve öncelikleri birbirinden oldukça farklı üç devletin başlattığı, genişleme odaklı bir güvenlik topluluğu girişimi olarak görüyorum. Ayrıca mevcut haliyle Mekke Anlaşması Doğu Akdeniz jeopolitiği üzerinde doğrudan bir oyun değiştirici konumda değil. Pakistan’ın bu bölgedeki dinamiklere müdahil olması zor olduğu gibi Suudi Arabistan’ın hem Türkiye hem de Yunanistan-GKRY ikilisiyle güçlü ilişkileri bulunuyor. İsrail-Yunanistan-GKRY iş birliğinin ise başlangıcından beri ortak bir Türkiye tehdidi algısı barındırması ve istikrarlı bir derinleşme sürecinde olması bakımından bir bloku daha çok andırdığı söylenebilir. Ancak Yunanistan’ın İsrail ile iş birliğine gitmesinde kendi savunma sanayiini geliştirmek ve AB fonlarından yararlanmak gibi pragmatik hedefleri de var. İsrail’in ise bu mekanizmayı kalıcı bir blok haline getirmek için son yıllarda özel bir çaba sarf ettiğini görüyoruz. Ortadoğu’da çevrelenmişlik algısıyla hareket eden İsrail hem bölgedeki diğer aktörleri zayıflatma hem de ortaklıklar yoluyla cepheyi genişletme yönünde bir strateji izliyor. Doğu Akdeniz’de de Türkiye’yi saldırgan ve tehditkar göstererek GKRY ve Yunanistan’ı kendine mecbur bırakmaya çalışıyor. Böylelikle Türkiye’nin bölgesel etkisini kalıcı olarak kırabilmeyi ve uzun vadede Türkiye’yi bölgede marjinalleştirmeyi hedefliyor.
Yunanistan ile İsrail arasında kurulacak bir blokun Türk-Yunan ilişkileri ve Yunanistan dış politikası bağlamında doğurabileceği ciddi riskler de bulunuyor. Türkiye-İsrail gerilimine bağlı olarak mevcut sorunların coğrafi alanı genişleyebilir ve bu sorunlar çok daha karmaşık hale gelebilir. Örneğin Ege’de yaşanabilecek olası bir Türk-Yunan krizine İsrail’in kendi çıkarları doğrultusunda müdahil olması, meselenin gidişatını öngörülemez biçimde değiştirecektir. Benzer şekilde Yunanistan’ın da Gazze ve Lübnan politikaları nedeniyle uluslararası alanda giderek marjinalleşen İsrail ile savunma entegrasyonunu derinleştirmesi, Atina’yı Ortadoğu’nun güvenlik riskleriyle doğrudan karşı karşıya bırakacaktır. Bu riskleri azaltmak için Türkiye ve Yunanistan’ın ikili ilişkilerindeki hassasiyeti gözeterek aralarındaki diyalog ve iş birliği kanallarını canlı tutmaları büyük önem taşıyor.








