26 Ekim’de Tahran’da İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’nin ev sahipliğinde icra edilen dörtlü toplantıya Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan heyetleri katıldı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçinin katıldığı toplantıda Türkiye’yi MİT Başkanı İbrahim Kalın, Suudi Arabistan’ı Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan’ı ise Genelkurmay Başkanı Asım Münir temsil etti. Toplantı neticesinde dört bölge ülkesi arasındaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla görüşmelere devam etme konusunda mutabık kalındığı bildirildi. “Uzmanlar Cevaplıyor” serimizin bu sayısında, Tahran’daki görüşmelerin mahiyetini uzmanlarımız değerlendirdi.
Hazırlayan:
Sibel Düz, SETA
Katkıda Bulunanlar:
- Ali Bakir, Katar Üniversitesi
- Serhan Afacan, İRAM
- Bilgehan Alagöz, Marmara Üniversitesi
- Gökhan Ereli, İbn Haldun Üniversitesi
- Mustafa Caner, Sakarya Üniversitesi
- Merve Seren Yeşiltaş, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
Ali Bakir
Katar Üniversitesi
Ortadoğuda geleneksel ittifak ilişkilerinin ve güvenlik ortaklıklarının yeniden şekillendiği bir dönemde İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistanın Tahranda bir araya gelmesi, konjonktürel bir kriz yönetimi girişimi olarak mı addedilmeli yoksa bölgesel güvenliğin dış aktörlere bağımlılığını azaltmayı hedefleyen yeni ve daha kapsayıcı bir güvenlik mimarisinin ilk adımı olarak mı değerlendirilmeli?
Mekke İttifakı üyeleri ile İran arasında görüşme hem önemli hem de gerekliydi. İran’ın ittifak üyeleriyle aynı masa etrafında bir araya getirilmesi, tarafların pozisyonlarının netleşmesine katkı sağlarken kritik bir dönemde doğrudan diyalog kanalının açılmasına da imkn tanıdı. Bu görüşme aynı zamanda bölge devletlerinin kendi güvenliklerini dış güçlere havale etmek yerine giderek daha fazla kendi inisiyatifleriyle yönetmeyi tercih ettiklerine ilişkin güçlü bir mesaj verdi.
Bununla birlikte Mekke İttifakına kendi algılarımızdan ve beklentilerimizden kaynaklanan aşırı anlamlar ve sorumluluklar yüklememek gerekir. Tahran’da gerçekleştirilen görüşme, uzun ve zorlu bir sürecin henüz ilk adımıdır. Söz konusu girişim, taktik düzeyde acil bir krize yanıt niteliği taşımakla birlikte stratejik düzeyde bölgesel sahiplenme ve sorumluluk esasına dayalı bir güvenlik mimarisinin inşası için gerekli adımlardan biri olarak da değerlendirilebilir.
Ancak tek bir görüşme bütün sorunları çözmesini beklemek gerçekçi değildir. İttifak üyeleri son derece karmaşık bir bölgesel güvenlik ortamında faaliyet göstermekte ve sahadaki gelişmeler, bu gelişmelere kolektif yanıt üretme kapasitelerinden daha hızlı ilerlemektedir. Buna rağmen ittifakın üç aydan kısa bir süre içerisinde iş birliği, eş güdüm, ortak stratejik vizyon geliştirme ve alınan kararları uygulamaya geçirme bakımından ortaya koyduğu performans, bölgenin yakın tarihinde benzeri görülmemiş bir gelişme niteliğindedir.
İttifakın başarısı yalnızca üye devletlerin iradesine ve çabalarına bağlı değildir. Aynı zamanda diğer aktörlerin bölgesel istikrarı ciddi biçimde tehdit eden, son derece tehlikeli ve istikrarsızlaştırıcı politika ve uygulamalarından vazgeçme konusundaki istekliliklerine de bağlıdır. Bununla birlikte önümüzdeki sürecin uzun ve zorlu olacağı açıktır. İttifakın başarıya ulaşmasını, elde edeceği kazanımlar ne kadar sınırlı olursa olsun, kendi çıkarları açısından arzu etmeyen, süreci baltalamaya, sekteye uğratmaya veya doğrudan karşısında konumlanmaya hazır aktörlerin varlığı göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla ileriye dönük atılan her adımın çeşitli sınamalarla karşı karşıya kalacağı öngörülmelidir.
Tam da bu nedenle beklentilerin gerçekçi bir zeminde yeniden şekillendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Mekke İttifakına, bugünün kriz yönetimi çabalarını yarının kapsayıcı, bölgesel sahiplenme ve sorumluluk ilkelerine dayanan kalıcı bir güvenlik mimarisine dönüştürebilmesi için ihtiyaç duyduğu zamanın ve hareket alanının tanınması gerekmektedir.
Serhan Afacan
İRAM
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın paydaşlarının İranla güvenlik diyaloğu geliştirme çabası, Mekke İttifakını İranı da kapsayan daha geniş bir güvenlik düzeninin kurucu unsuruna dönüştürebilir mi?
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın konjonktürel ve yapısal olmak üzere iki katmanlı bir amacının olduğu görülüyor. Bunlardan ilki, İsrail’in bölgedeki istikrarsızlaştırıcı etkisinden ABD, İsrail ve İran arasındaki savaştan ve Yemen Hükümeti ile Husiler arasındaki çatışmalardan kaynaklı gerilimin tırmanmasının önüne geçerek bölgesel güvenlik risklerini bertaraf etmektir. İkincisi ise Türkiye’nin uzun süredir vurguladığı üzere bölgesel sahiplenme, kolektif dayanıklılık, ortak caydırıcılık ve güven inşa etme doğrultusunda ortak bir platform oluşturmaktır.
Mekke İttifakı ülkelerinden Türkiye’nin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münirden oluşan üst düzey bir heyetin 26 E Pazartesi günü Tahran’a giderek İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve diğer İranlı yetkililerle yaptı görüşmenin bu katmanlardan ilkiyle ilgili olduğu kanaatindeyim. Zira ittifak üyesi devletler, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı gayrimeşru savaşın neden olduğu bölgesel güvenlik sorunlarının, İran’ın Basra Körfezindeki komşu ülkeleri hedef almasıyla derinleştiği görüşünde. Aynı şey Tahran’ın “direniş ekseni” yapılanmasının parçası olarak Husilerle geliştirdiği ilişkiler ve Husilerin Suudi Arabistan’ı hedef alışı için de geçerli. Risklerin daha fazla büyümemesi için çatışmanın yenden başlamaması ve Husilerin kontrol altında tutulması gerekiyor.
İttifakın yapısal amacına ulaşması için yeni üyelerle genişlemesi gerekse de mevcut durumda İran’ın potansiyel aday ülkeler listesinin başında yer almadığını düşünüyorum. Bunda İran’ın kendine özgü bir güvenlik ve ittifak anlayışının olması kadar yeniden geniş çaplı bir saldırıya maruz kalması durumunda caydırıcılık arayışının parçası olarak bölge ülkelerini hedef almaktan geri durmayacak olması etkilidir. Bu noktada İran güvenlik bürokrasisinde 28 Şubat’tan itibaren test edilen bu yaklaşımın etkili olduğuna dair geniş bir kabulün olduğu da hatırlanmalıdır. Tüm bunların yanında anlaşma imzalandığında İran’dan bunun bölge için olumlu bir gelişme olduğu yönünde gelen açıklamalara rağmen esasen Tahran’da bu konuda olumsuz bir kanaatin hakim olduğunu da not etmek gerekir.
Dolayısıyla mevcut savaş ve İran bağlamında İttifakı şu aşamada askeri tırmanmayı engellemeye dönük bir diplomatik baskı aracı olarak görmek daha doğru olacaktır. Yeni bir çatışmanın engellenememesi durumunda ise kolektif savunma mekanizması işletilecektir. İran’ın mevcut koşullarda ya da yakın gelecekte İttifaka dahil edilmesinin ise gerçekçi bir beklenti olmadığını düşünüyorum. Bu ancak gelecekte koşulların ve İran’ın tutumunun değişmesi durumunda söz konusu olacaktır.
Bilgehan Alagöz
Marmara Üniversitesi
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın paydaşlarının İranla güvenlik diyaloğu geliştirme çabası, Mekke İttifakını İranı da kapsayan daha geniş bir güvenlik düzeninin kurucu unsuruna dönüştürebilir mi?
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın paydaşlarının İran’la güvenlik diyaloğu geliştirme çabasından hareketle, İran’ın ilerleyen süreçte ittifaka dahil olacağı sonucunu çıkarmıyorum. Böyle bir ihtimali kısa vadede oldukça düşük görüyorum. Zira anlaşma, 7 Ekim 2023 sonrasında İran-İsrail ekseninde derinleşen gerilimden rahatsızlık duyan bölge ülkelerinin ortak arayışının ürünüdür. Bu ülkeler, bir yandan gerilimi dengelemeyi, diğer yandan iki tarafın yarattığı tehditler karşısında yeni bir bölgesel güç merkezi oluşturmayı amaçlamaktadır. İran’ın bu yapıya dahil edilmesi ittifakın kuruluş mantığıyla çelişecektir.
Dahası İran’ın katılımı İsrail tarafından kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılanabilir. Bu durum ittifak üyelerini tam da önlemek istedikleri bölgesel gerilimin içine çekebilir. Oysa ne Türkiye ne de Suudi Arabistan İsrail’le yeni bir cephe açmak istemektedir. İttifakın bütünüyle İsrail karşıtı bir blok olarak algılanması, iki ülkenin ABD ile ilişkilerini de karmaşıklaştırabilir. Bu nedenle ittifakın, rekabetin taraflarından biri olmak yerine bu rekabetin bölgesel güvenlik üzerindeki etkilerini sınırlayan bir denge mekanizması olarak şekillenmesi daha olasıdır. İttifak paydaşları tarafından resmi olarak dile getirilmese de ABD’nin mevcut yapıyı işlevsel bulduğu söylenebilir. ABD açısından İran-İsrail geriliminin bölgeye yayılmasını önleyen bir oluşum bölgesel istikrarı koruma hedefiyle örtüşecektir.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının yeniden gündeme geldiği bir ortamda, bölge ülkeleri İran’ın olası misillemelerinin kendilerini de hedef almasını önlemek istemektedir. Bu kaygı ülkeden ülkeye farklılaşmaktadır. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri açısından mesele, enerji altyapılarının çatışmanın doğrudan hedefi haline gelmesidir. Türkiye ve Pakistan ise İran’la uzun bir sınır paylaşmaktadır. Çatışmanın uzaması göç baskısı, sınır güvenliği ve enerji fiyatları bakımından risk doğurabilir. 26 Ekim’de ittifak üyesi ülkelerin yetkililerinin Tahran’a gerçekleştirdiği ziyaretin temelinde de bu kaygıların bulunduğu söylenebilir. İran’la yürütülen temaslar, bu riski azaltmak ve diyalog kanallarını açık tutmak amacı taşımaktadır. Verilmek istenen mesaj şudur İran bölge ülkelerini hedef almazsa, ittifak üyeleri İran’ın toprak bütünlüğüne yönelik saldırılara sonuna kadar karşı çıkacaktır.
Kısacası mevcut girişimler, İran’ı da kapsayan bir güvenlik mimarisinin oluşumundan ziyade çatışmanın bölgeselleşmesini önlemeye yönelik sınırlı ve pragmatik bir diyalog olarak değerlendirilmelidir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için İran ve İsrail’in de kabul edeceği bir güvenlik çerçevesi gerekmektedir. Mevcut tablo ise buna imkan vermemektedir. Dolayısıyla İran’la yürütülen diyalog, kısa vadede bir çatışma yönetimi aracı olarak işlev görecek ve ittifakın yapısını değiştirmeyecektir.
Gökhan Ereli
İbn Haldun Üniversitesi
Husilerin Suudi Arabistana yönelik saldırıları ve İranın bölgesel silahlı aktörlerle ilişkileri düşünüldüğünde, Tahrandaki dörtlü görüşmeler, İranın bölgesel nüfuzunu çatışmaları sınırlandıran bir güvenlik mekanizmasına dönüştürebilir mi? Riyadın Tahranla doğrudan güvenlik diyaloğuna yönelmesi, askeri caydırıcılığı diplomatik angajmanla destekleme stratejisinin bir parçası olarak mı değerlendirilmeli?
Tahran’daki toplantıyı henüz bir güvenlik mekanizması olarak görmek için erken böyle bir mekanizmanın ilk adımlarından biri olarak değerlendirilebilir. Mekke Savunma İttifakı kurulduktan ve Yemen kaynaklı çatışmalar arttıktan sonra İran’la yapılan ilk üst düzey temaslardan biri olması nedeniyle de kritik önem taşıyor.
Bu görüşme, her şeyden önce İran’la diyaloğun ve diplomasinin sürdürülmesinin bölge açısından önemli olduğunu ve hl tercih edilebilir bir yol olduğunu gösteriyor. İran, Şubat 2026dan bu yana ABD ve İsrail saldırılarıyla karşı karşıya ve bu gelişmelere verdiği en büyük karşılık Körfez ülkelerini hedef almak ve bu ülkelere zayiat verdirmek oldu. Savaşın hem coğrafi hem de siyasi olarak tam ortasında bulunan, bir yanında İran, diğer yanında ABD ve İsrail yer alan ve bu aktörlerin hiçbirine tümüyle yakın bir politika izleyemeyen Körfez’in en büyük şansı diplomasidir.
Bu çerçevede, görüşmelerin kısa sürede bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesi zor görünüyor ancak diplomasinin sürmesi ileride böyle bir yapının ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Bu tür görüşmelerin asıl amacı, tarafların savaşa ve çatışma bölgelerine dair en güncel tezlerini tartışması ve orta noktaya varılabilmesi için kimin nerede taviz vereceğini belirlemesidir. Nitekim Tahran, Husiler üzerindeki etkisini karşılıksız kullanmayacak. İran, nükleer dosyanın savaşı bitirme koşulları karşılanana kadar gündem dışı kalacağını söylüyor, yani çatışmaları sınırlandırma rolü ile müzakere pazarlığı iç içe geçmiş durumda. Bu yüzden İran’ın Mekke İttifakı gibi bir güvenlik platformuna tümüyle eklemlenmesini beklemek yerine savaşın ve onu doğuran büyük meselelerin kademe kademe, adım adım çözümünde diplomasiye şans verilmesi daha gerçekçi görünüyor.
Riyad’ın İran’la doğrudan güvenlik diyaloğunu ise caydırıcılığı diplomasiyle destekleyen bir stratejinin parçası olarak okumak doğru. Riyad’da ve diğer Körfez başkentlerinde asker caydırıcılığın asimetrik unsurlarla kolayca aşılabildiğini, milyonlarca dolarlık asker envanterin çok daha düşük maliyetli araçlarla hedef alınabildiğini ve bu saldırıların prestije zarar verdiğini gördük. Aynı hafta koalisyon Husi hedeflerini vurmaya devam etti Mısır Riyad’a savunma amaçlı asker yardımı onayla Suudi yönetimi Tahran ziyaretinin amacını asker tırmanışın geri dönmesini önlemek için müzakere kanalları açmak olarak tanımlıyor. İsrail ve ABD’de sırasıyla 27 Ekim ve 3 Kasım’da seçimler yapılırken Körfez ülkeleri bu aralığı bir diyalog ve diplomasi penceresi olarak kullanmak istedikleri düşünülebilir.
Mustafa Caner
Sakarya Üniversitesi
Tahrandaki dörtlü görüşmeler, ABD-İran ilişkilerinde doğrudan müzakerelerin yeniden başlamasını kolaylaştırabilecek bağımsız bir arabuluculuk ve güven artırıcı tedbirler mekanizmasına dönüşebilir mi? Özellikle yaptırımlar, Hürmüz Boğazında seyrüsefer serbestisi, deniz güvenliği ve askeri gerilimin azaltılması gibi konularda bölgesel aktörlerin sağlayabileceği somut güvencelerin sınırları nelerdir?
Tahran’daki toplantının ve Mekke İttifakının bir arabuluculuk mekanizmasına dönüşmesini pek mümkün görmüyorum. Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, Mekke İttifakı esasen bir savunma ittifakıdır. Bir diplomatik mekanizma ya da arabuluculuk girişimi değildir. İkincisi, halihazırda Pakistan ve Katar üzerinden işleyen bir arabuluculuk mekanizması zaten mevcut. Dolayısıyla ittifak ülkeleri ancak işleyen bu mekanizmaya destek olabilir, onun yerine geçecek ayrı bir diplomatik kanal oluşturamaz. Üstelik ABD-İran müzakerelerindeki tıkanıklık, arabulucuların aşabileceği nitelikte değil. Washington’ın şu an için bu formatı bir mekanizma olarak kabul etmesi için bir sebep yok. İran tarafı da açıkçası şu aşamada ne anlaşmaya ne de müzakereye sıcak bakıyor. Rızai’nin sert tutumu, böyle bir diplomatik kanalın şimdilik işlemeyeceğini gösteriyor.
Buna karşılık bölgesel aktörlerin, özellikle de Mekke İttifakının, İran savaşının yayılmaması konusunda önemli girişimleri ve sahada yaratacağı farklar söz konusu olabilir. Bence toplantı büyük ölçüde bu amaçla gerçekleştirildi. Taraflar toplantıyı farklı biçimlerde çerçeveledi. İran tarafı bu toplantıyı yıllardır ABD’ye karşı sürdürdüğü direnişin bir zaferi olarak sunmayı tercih etti. Mekke İttifakı tarafı ise toplantıyı bir de-eskalasyon girişimi, en azından savaşın yayılmasını ve tırmanmasını engellemeye yönelik bir adım olarak sundu. Yemen’deki Suudi Arabistan-Husi çatışması dikkate alındığında, Tahran’la yapılan bu görüşmelerin sahada bir karşılık bulması son derece muhtemel. Görüşmelerin devam edeceği anlaşılıyor, ancak bu ilk toplantıdan şimdiye kadar net bir sonuç çıkmadı.
Diğer konulara gelince, Hürmüz ve yaptırımlar gibi başlıklarda tarafların sunabileceği güvenceler son derece sınırlı. Bölgesel aktörler ABD ile diplomatik görüşmelerin kolaylaştırılmasına katkıda bulunabilir. Ancak ne bu görüşmelerin hızlandırılmasında ne de içeriklerine dair oyun değiştirici katkılar ya da yön değişiklikleri sağlamakta etkili olabilirler. Benzer şekilde Hürmüz, yaptırımlar ve seyrüsefer serbestisi gibi konularda sahadaki etkileri de son derece sınırlı kalacaktır. Zaten böyle bir misyonları da yok. Mekke İttifakının şu an için ABD-İran savaşını çözmek gibi bir misyonu bulunmuyor. Yapabilecekleri, savaşın etkilerini yönetilebilir hale getirmeye ve eğer gerçekleşecekse diyalog girişimlerini kolaylaştırmaya katkı sunmak.
Merve Seren Yeşiltaş
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi
İstihbarat diplomasisi, güvenlik koordinasyonu ve kriz yönetimi boyutlarıyla değerlendirildiğinde, MİT Başkanı İbrahim Kalının Tahran görüşmelerine katılımı ne ifade ediyor? Türkiyenin bu süreçte üstlenebileceği rol, taraflar arasında arabuluculukla mı sınırlı kalır yoksa bölgesel güvenlik düzenlemelerinin şekillendirilmesinde daha kurumsal ve belirleyici bir konuma evrilebilir mi?
Burada üç hususa dikkat çekilmelidir. Birincisi günümüzde çok boyutlu diplomasi angajmanı önem kazanmıştır. Mekke İttifakının tarafları olan Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ile İran arasında ulusal ve bölgesel güvenliğin tesisine ilişkin bu tarz kritik görüşmeler her zaman çok boyutlu diplomasi faaliyetleriyle icra edilir. Bu bağlamda toplantıların öncesinde, esnasında ve sonrasında geleneksel diplomasi, istihbarat diplomasisi, askeri diplomasi, savunma diplomasisi ve güvenlik diplomasisi gibi farklı kurum ve kuruluşların nezdinde icra edilen yoğun bir diplomasi trafiği yaşanır. Nitekim toplantı Suudi Arabistan’ı temsilen Savunma Bakanı, Pakistan’ı temsilen Genelkurmay Başkanını, İran kanadında ise Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanının katılması; devletler arası ilişkilerde, diyalog ve uzlaşma mekanizmalarında geleneksel, askeri ve istihbarat diplomasisinin ne kadar iç içe geçtiğinin önemli bir kanıtıdır.
İkincisi geleneksel diplomasi ile istihbarat diplomasisi birbirine karıştırılmamalıdır. Zira Dışişleri Bakanlığı tarafından ve nezdinde yürütülen geleneksel diplomasi ile MİT Başkanlığınca ifa edilen istihbarat diplomasi; rol, görev ve sorumluluk alanları itibarıyla birbirlerinin yerine ikame edilebilecek kavram ve olgular değildir.
Ama son 20 yıla baktığımızda farklı olan Türkiye tarihinde ilk defa istihbarat diplomasisinin bu kadar fazla geleneksel diplomasiyi, askeri ve savunma diplomasisini beslemesi ve birçok meselede katalizör olarak ortaya çıkmasıdır. Bu anlamda istihbarat diplomasisinin dış politikaya hükmetmediği lakin dış politikanın karar alma ve uygulama süreçlerinde asli ve kritik bir rol üstlendiğine tanıklık ediyoruz.
Üçüncüsü son 15 yıla bakıldığında, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleri ve stratejik çıkarları açısından Türk istihbarat diplomasisinin çok daha aktif bir rol ve angajmana girdiğine, bilahare ulusal ve uluslararası görünürlüğünün giderek arttığına tanık oluyoruz. Bu bağlamda genelde MİT’in özelde İbrahim Kalın’ın artan görünürlüğü ve temsili Tahran’daki görüşmelerde somut şekilde tezahür etmektedir.
Tüm bu unsurlardan yola çıkıldığında Türkiye’nin proaktif dış politika yaklaşımına paralel olarak proaktif bir istihbarat diplomasisi eşlik etmekte keza bu iki sacayağını askeri, güvenlik ve savunma diplomasisi ciddi oranda beslemektedir. Bu çok boyutlu diplomasi yaklaşımından Türkiye’nin beklentisi elbette ki salt kriz yönetimi odaklı bir arabuluculuk rolü değildir. Türkiye, ortak çıkarlar doğrultusunda İttifak ortaklarıyla beraber İran meselesinin yanı sıra Gazze, Lübnan, Yemen, Hürmüz ve benzeri güvenlik meselelerine kalıcı çözümler getirmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla bölgesel barış, güvenlik ve refahın tesisi kriz dönemlerinde icra edilen toplantı silsilelerine değil kurumsallaşmış yapıların sağlayacağı güvenilir uzlaşı ve iş birliği mekanizmalarına ihtiyaç duyar. Tahran’daki toplantı gecikmiş bir arayışın ürünü olmakla birlikte küresel aktörlerin çözümsüz kalan müdahale ve girişimlerine yönelik bölge devletlerinin alternatif bir çabası olarak görülmelidir. Zamanı geldiğinde bu tarz bölgesel ittifak ve oluşumlar, küresel aktörlerle daha güçlü bir uzlaşı mekanizması inşa edebileceklerdir. En nihayetinde Tahran masasından nihai bir çözüm çıkması, tarafların beklenti ve niyetlerinden ziyade güvenlik koordinasyon ve iş birliği mekanizmasının sürdürülebilirliğine ve angajmanlar üzerinde mutabık taahhütlerine riayet etmelerine bağlıdır.







