Libya Temsilciler Meclisinin 2019 yılında Türkiye ile imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nı onaylaması, Doğu Akdeniz’deki hukuki, siyasi ve jeostratejik dengeler açısından önemli bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Libya’nın doğusundaki siyasi aktörlerin önceki tutumlarını değiştirerek anlaşmayı desteklemesi, Türkiye’nin Libya politikasındaki diplomatik açılımının sonuçlarını ortaya koyarken mutabakatın Libya içindeki siyasi ve kurumsal dayanağını da güçlendirmektedir. Bununla birlikte karar, Yunanistan ve Avrupa Birliği’nin itirazları, deniz yetki alanlarına ilişkin uyuşmazlıklar, enerji arama faaliyetleri ve bölgesel güvenlik riskleri bakımından yeni tartışmaları beraberinde getirmektedir. “Uzmanlar Cevaplıyor” serisinin bu sayısında uzmanlarımız, Libya’nın onay kararının uluslararası hukuk açısından anlamını, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik konumuna etkilerini, bölgesel aktörlerin muhtemel tepkilerini ve Türkiye-Libya ilişkilerinin geleceğini hukuki, siyasi, diplomatik ve askeri boyutlarıyla değerlendirdi.
Hazırlayan:
Sibel Düz, SETA
Katkıda Bulunanlar:
- Yücel Acer, SETA
- Mehmet Uğur Ekinci, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi
- Zuhal Mert Uzuner, Marmara Üniversitesi
- Serhat Süha Çubukçuoğlu, Trends Group
- Murat Aslan, Hasan Kalyoncu Üniversitesi
- Ferhat Polat, Bağımsız Araştırmacı
- Bilgehan Öztürk, Anadolu Ajansı
Yücel Acer
SETA
Libya Temsilciler Meclisinin 2019 tarihli Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’nı onaylaması, anlaşmanın uluslararası hukuktaki konumunu nasıl etkilemektedir? Yunanistan ve AB’nin hukuki itirazları karşısında bu karar Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin tezlerini ne ölçüde güçlendirmektedir?
Türkiye ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında 27 Kasım 2019’da Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları sınırını belirleyen bir anlaşma imzalanmıştır. Anlaşma iki ülke arasında yaklaşık 30 km uzunluğunda ve her iki ülkenin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) alanlarını birbirinden ayıran bir sınır oluşturmuştur. İki ülkenin karşılıklı kıyılarının birbirini gördüğü alanda oluşturulan sınır, eşit uzaklık ve bölgedeki Yunan adalarının karasuları ötesinde kıta sahanlıkları ve MEB alanları bulunmadığı esasına dayanılarak belirlenmiştir.
Türkiye ve Libya UMH arasındaki bu anlaşmaya; Yunanistan, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve dönemin Suriye rejimi itiraz etmişti. Yunanistan’ın itirazının iki gerekçesinden birincisi, “Türkiye ile Libya arasında kıyıları dolayısıyla bir anlaşma yapılamayacağı, zira arada Yunanistan’ın adalarının kıta sahanlığı ve MEB alanlarının olduğu” iddiası olmuştur. Yunanistan’ın ikinci gerekçesi ise söz konusu anlaşmanın “Libya (Temsilciler) Meclisi tarafından onaylanmadığı ve bu nedenle anlaşmanın geçerli hale gelmediği” iddiasına dayanmıştır. Türkiye ise, Anlaşma’nın Libya UMH ile imzalanması nedeniyle geçerli olduğunu ifade ederek, akabinde Birleşmiş Milletler (BM) Okyanus İşleri ve Deniz Hukuku Birimine anlaşmayı göndererek yayımlanmasını sağlamıştır. Mısır ise itirazlarını Libya UMH’nin böyle bir anlaşma yapma yetkisinin olmadığı iddiasına dayandırmıştır. Mısır’a göre Türkiye’nin Libya ile yaptığı bu anlaşma, “17 Aralık 2015’te imzalanan Libya Siyasi Anlaşması’na bu anlamda aykırılık teşkil etmiştir.”
Libya Temsilciler Meclisi ise söz konusu anlaşmayı 22 Ekim 2026’da onayladığını ilan etmiştir. Libya Temsilciler Meclisinin bu anlaşmayı onaylamış olması, anlaşmanın onaylanmasına itiraz eden ülkelerin gerekçelerini ciddi anlamda zayıflatmıştır. Anlaşmanın Meclis tarafından onaylanması, Yunanistan’ın öne sürdüğü iki gerekçeden birini geçersiz kılarken Mısır’ın itiraz ettiği yegane dayanağı da ortadan kaldırmıştır.
Libya-Türkiye anlaşmasının başka bir önemli boyutu, Yunanistan’ın Ege’de bulunan adalarının konumu gereği Türkiye’nin kıta sahanlığını engelledikleri için, deniz sınırlarının oluşturulması bağlamında karasularının ötesinde hukuken kıta sahanlığı ve MEB alanları olmadığı yönündeki Türkiye tezini Libya’nın da bölgede açık bir biçimde kabul etmiş olmasıdır. Dolayısıyla anlaşmanın Ege’ye ve Doğu Akdeniz’e yansıması bu açılardan da önemlidir. Bu anlaşma bu bağlamda Türkiye açısından büyük önem arz ederken özellikle Yunanistan için oldukça rahatsız edici bir hukuki belge niteliğine sahiptir. Dolayısıyla Libya Ulusal Meclisinin bu anlaşmayı onaylamış olması, ileride Ege’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılması bağlamında Türkiye’nin elini hukuken daha da güçlendirirken Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin Meis Adası bağlamındaki hukuki argümanlarına da güçlü bir dayanak sağlamıştır.
Libya Ulusal Meclisinin onayı sonrasında Yunanistan ve Mısır’ın yanı sıra Avrupa Birliği (AB) de Libya Meclisinin onayını tanımadıkları açıklamasında bulunmuştur. AB’nin bu konuda resmi açıklamasının tamamen siyasi nitelik taşıdığı, hukuki değerinin olmadığı belirtilmelidir. Zira deniz sınırlarının oluşturulması bağlamında Türkiye’nin muhatabı ilgili diğer ülkelerdir, AB değildir. Bir başka deyişle, Türkiye-Yunanistan ya da Türkiye-Mısır deniz sınırları bu ülkeler arasında yapılacak uluslararası anlaşmalarla belirlenebilir. AB hukuki anlamda bu meselenin tarafı niteliğine ya da statüsüne sahip değildir.
Mehmet Uğur Ekinci
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi
Libya’nın kararı, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki diplomatik stratejisini ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerini nasıl etkileyebilir? AB’nin anlaşmaya yönelik itirazlarını sürdürmesi, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir gerilim alanı oluşturabilir mi?
Yunanistan için deniz yetki alanları ulusal çıkarların en önemli unsurlarından biridir. Yunanistan, yetki alanlarının sınırlarını olabilecek en ileri hattan çiziyor ve bu sınırları vazgeçilmez olarak görüyor. Geçmiş yıllarda Atina, Libya’da Hafter tarafıyla ilişkileri geliştirmek suretiyle yetki alanlarını kendi tezlerine uygun şekilde paylaşmayı umuyordu. Libya Parlamentosunun oy birliğiyle aldığı karar onlar için büyük bir darbe oldu. Görünüşe göre Yunanistan’da Libya’nın adeta Türkiye’ye kaybedildiği görüşü hakim. Yunanistan’ın bundan sonra Türkiye’ye karşı izlediği stratejiyi Libya’ya karşı da uygulayacağını tahmin ediyorum. Yunanistan’ın bölgede kendi gibi düşünen ülkelerle daha yakın ilişkiler kurması ve başta AB ve BM olmak üzere uluslararası platformlarda Türkiye ve Libya aleyhinde yeni hamlelerde bulunmasını bekliyorum. Türkiye-Libya mutabakatının Yunanistan’ın yanı sıra Mısır’ın hak iddialarıyla da uyuşmamasından ötürü, önümüzdeki aylarda bu iki ülke arasında bir yakınlaşma görülebilir. Yunanistan, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin varlığına karşı bölgedeki diğer bir ortağı olan İsrail’in de desteğini arkasına almaya çalışacaktır. Önümüzdeki ABD seçimlerinin sonuçlarına da bağlı olarak Rum ve İsrail lobileri Kongreden Doğu Akdeniz konusunda bazı somut sonuçlar elde etmek için çalışmalarını hızlandırabilir.
Yunanistan ve GKRY’nin AB üyesi olmasının doğal bir sonucu olarak AB, Doğu Akdeniz’de bu iki ülkenin çıkarlarıyla örtüşen bir duruşa sahip. Deniz yetki alanları konusu 2019-2020 yıllarında Türkiye ile AB arasında önemli bir tartışma konusu olmuş, hatta AB Konseyi Türkiye’ye karşı bazı tedbir kararları almıştı. Libya Meclisinin ikili mutabakatı onaylaması kararına verilen hızlı tepki, AB’nin bu duruşunu koruduğunu ve konuyu önemsediğini gösteriyor. AB yetkililerinin anlaşmanın hukuki olmadığına dair söylemlerini bundan sonra da çeşitli vesilelerle tekrarlamaları şaşırtıcı olmaz.
AB’nin bu konuda atacağı adımlar, bölge aktörlerinin yetki alanlarına dair görüş ayrılıklarının sahaya ne kadar yansıyacağına bağlı. Ortaya bir kriz çıkmadığı müddetçe AB tarafından tedbir ya da yaptırım yönünde bir hamle beklemiyorum. Ancak bir krizin tırmanması durumunda AB’nin Türkiye ve Libya’nın aleyhinde bir tutum sergilemesi muhtemeldir. Bu bakımdan Yunanistan, bölgede gerilimin kontrollü bir biçimde artmasını, AB desteğini daha fazla arkasına almak ve AB ülkelerini Türkiye ve Libya’ya karşı yaptırım uygulamaya ikna etmek için elverişli bir senaryo olarak görebilir. Kısa vadede böyle bir senaryo, AB’nin maddi ve siyasi olarak desteklediği ve bir Fransız şirketinin ana hissedar olduğu GSI (Great Sea Interconnector) projesinin Türkiye ile koordineli bir biçimde yürütülmemesi durumunda ortaya çıkabilir.
Zuhal Mert Uzuner
Marmara Üniversitesi
Libya’nın kararı, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki diplomatik stratejisini ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerini nasıl etkileyebilir? AB’nin anlaşmaya yönelik itirazlarını sürdürmesi, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir gerilim alanı oluşturabilir mi?
Libya kararının hemen öncesinde Yunanistan, GSI Kablo Bağlantısı projesini kararlılıkla tamamlayacağını belirtiyor; Fransız şirket vasıtasıyla Fransa’nın da desteğini alacaklarından emin görünüyordu. AB tarafından bu konuda sağlanan finansal kaynak en önemli motivasyonlardan biriydi. GSI sürecini başlatamamak ya da zamanında tamamlayamamak Yunanistan için çeşitli yaptırımları da beraberinde getireceğinden, gerekirse askeri çatışma yaşanacağından bahsediliyordu. Ancak bu durum, Yunanistan’ın egemenlik iddialarını AB zeminine taşıyarak Türkiye’nin direncini kırma stratejisinin bir parçasıydı.
Henüz paylaşım anlamında sınırları netleşmemiş bir alanda bu tarz bir işlemde Yunanistan ve GKRY, kendilerinden izin alınmasını gerekli ve yeterli görürken, bu şekilde Sevilla Haritası’nı meşru ve geçerli olarak göstermek istemektedirler. Buna ilaveten, AB üzerinden istifade etmesi muhtemel tüm aktörleri kendi çıkar tanımını desteklemeye davet etmektedirler. Ancak AB de devreye girse, başka aktörler de devreye girse, müzakereden kaçarak ve Türkiye’yi yok sayarak bir oldu-bitti yaratma sürecinin hiçbir yanı hukuki ve adil değildir. Bölgede egemen aktörlerden biri Türkiye’dir. Bir diğer egemen aktör Libya’nın yapılan sınır belirleme anlaşmasını meclisinde onaylaması, AB yetkililerini çok aşan egemen bir tasarruftur.
Yunanistan açısından bu yeni durum, emrivaki stratejisinin geri tepmesidir denilebilir. Yeni durumda, Türkiye ve Libya kendi deniz alanlarında izinsiz işleme izin vermeyecektir. İzin alma noktasında da kendisini zora sokmuş durumdadır. Kendi iznini yeterli görmesine rağmen bunun yetmediği bir ortamda, taahhüt edilen inşaatın gecikmesi Yunanistan’ı maddi açıdan sıkıntıya sokacak ve 675 milyon avronun geri ödenmesini zorlaştıracaktır. Bu büyük ekonomik yükümlülüğün yanında bir de Fransız şirketin Türkiye’den izin alarak devam etme yönünde talebi de olabilir. Ya da bölgedeki tüm aktörlere bilgi verme şeklinde de ilerlenebilir. Her iki durum da baştan beri Yunanistan’ın kurguladığı yok sayma, AB üzerinden emrivaki yapma stratejisini çökertmiş bulunmaktadır. Nitekim ABD’den gelen açıklamalar da Yunanistan ve Fransız şirketin süreçte iş birliği yaparak ilerlemesi yönündedir.
Serhat Süha Çubukçuoğlu
Trends Group
Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatının Libya Temsilciler Meclisince onaylanması, Doğu Akdeniz’deki askeri ve stratejik dengeleri nasıl etkileyebilir? Tartışmalı bölgelerde enerji arama faaliyetlerinin yoğunlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasında yeni güvenlik riskleri ve askeri gerilimler doğurabilir mi?
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini korumaya yönelik 2019’dan beri kararlılıkla yürüttüğü politika önemli bir diplomatik kazanım sağlamıştır. Libya Temsilciler Meclisinin 20 Ekim 2026’da Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’nı onaylaması, 2019’dan beri yürürlükte olan anlaşmanın Libya içerisindeki siyasi ve kurumsal dayanağını güçlendirmiştir. Türkiye’nin Libya’daki tüm taraflarla diyalog kurabilen, kazan-kazan temelinde askeri ve ekonomik ilişkileri geliştiren yaklaşımı, Yunanistan’ın Libya’yı Türkiye’ye karşı kışkırtmaya dönük çabalarını önemli ölçüde etkisizleştirmiştir.
Libya’da her iki tarafın, Trablus ve Bingazi yönetimlerinin, ortak bir noktada uzlaşması Türkiye için büyük bir başarıdır. İleride bu durum, örneğin Türkiye’nin ülkedeki askeri varlığının siyasi sürdürülebilirliğini destekleyebilir ve Misrata dahil mevcut askeri iş birliği alanlarının geliştirilmesi bakımından yeni fırsatlar yaratabilir. Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de Antalya körfezine sıkıştırmak ve Kıbrıs Adası’ndan çıkartmak isteyen bazı ülkelerin hevesleri boşa çıkmıştır. AB’nin resmi ve hukuken bağlayıcı bir haritası olmamakla birlikte Yunanistan’ın deniz yetki alanlarına ilişkin iddialarını yansıtan Sevilla Haritası karşısında Türkiye’nin uluslararası hukuk ve hakkaniyet ilkelerine dayandırdığı Mavi Vatan yaklaşımı Libya içerisinde daha geniş siyasi ve kurumsal destek kazanmıştır.
Libya mutabakatının sahadaki asıl sınavı, her iki tarafın da harita üzerinde yaptıkları anlaşmayı uygulamaya koymasıyla başlayacaktır. Türkiye Petrolleri’nin (TPAO) Libya’yla 2025 yılında yaptığı mutabakatta belirlenen alanlar henüz Yunanistan’la ihtilaflı bölgeleri kapsamamaktadır. Ancak Yunanistan’ın ABD’li Chevron ile Girit çevresinde yürüttüğü enerji arama faaliyetlerinin özellikle ilerleyen aşamalarda 26° doğu boylamının ötesine (doğusuna) uzanması halinde, Türkiye daha güçlü diplomatik tepkiler vermek, hatta bölgeye donanma unsurlarını göndermek durumunda kalabilir.
Keza Libya, Yunanistan’ın Chevron’a ruhsat verdiği Girit’in güneyindeki açık deniz arama faaliyetlerini ve sismik araştırmaları resmen protesto etmiştir. Eğer Libya Türkiye’yle yaptığı mutabakata dayanarak daha kuzeyde Girit’e yakın alanlarda da TPAO’ya arama ruhsatı verirse ve Türkiye burada aramalara başlarsa, Türk Deniz Kuvvetleri unsurlarının bölgeye sevkiyle de gerilim tekrar yükselebilir. Ayrıca orta vadede Yunanistan, Girit çevresinde karasularını 12 deniz miline çıkarabilir. Bunun doğrudan Türkiye’nin deniz yetki alanlarına menfi bir etkisi olmaz ancak ileride Girit ve On İki Adalar’ın doğusunda da benzer bir hamleyi yapmak için Yunanistan’a zemin yoklama fırsatı verebilir.
Türkiye bütün bunlara karşı Mavi Vatan tezini daha güçlü biçimde savunacak uluslararası meşruiyete kavuşmuş durumdadır. Ankara’da DEHUKAM (Deniz Hukuku Ulusal Araştırma Merkezi) tarafından taslak metni hazırlanan Deniz Yetki Alanları yasa taslağı da meclise gelir ve kanunlaşırsa, iç hukuk bağlamında da Türkiye’nin daha sağlam bir dayanağı olacak ve Yunanistan’ın oldu-bittilerine karşı caydırıcılığı artacaktır.
Murat Aslan
Hasan Kalyoncu Üniversitesi
Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatının Libya Temsilciler Meclisince onaylanması, Doğu Akdeniz’deki askeri ve stratejik dengeleri nasıl etkileyebilir? Tartışmalı bölgelerde enerji arama faaliyetlerinin yoğunlaşması, Türkiye ile Yunanistan arasında yeni güvenlik riskleri ve askeri gerilimler doğurabilir mi?
Türkiye ve Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanı Sınırlandırma Antlaşması’nın Libya Temsilciler Meclisinde onaylanması birçok farklı açıdan anlamlandırılabilir.
Türkiye’nin taraf olmadığı anlaşmaları argümanlarının temeline yerleştiren Yunanlar ve Rumlar an itibarıyla meşru bir zemine saygı göstermek zorundalar. Nitekim Libya’da farklı görüşlerde olan ve geçmişte çatışmış tarafların bu konu üzerinde uzlaşmış olmaları anlaşmanın hem hukuki hem de siyasi yönünü güçlendiriyor. Böyle bir durumda geçmişte Bingazi’ye inip Hafter ile görüşen Dendias’ın Trablus Havalimanı’ndan Libya Dışişleri Bakanı Leyla Menguş’u protesto ederek ayrılmış olması hatırlanmalı ve Bingazi’ye verilmiş meşruiyet kredisinin bu noktada Türkiye lehinde olduğu görülmelidir.
Türkiye ve Libya arasındaki deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmasının BM Hukuk Müşavirliğine, Yunanistan ve Mısır arasında daha sonra imzalanan anlaşmadan önce tescil ettirildiği dikkate alınmalıdır. Bu nedenle zaman bağlamında olaylar silsilesi bu anlaşmanın siyasi geçerliliğini de uluslararası teamüller bağlamında geçerli kılıyor.
Anlaşma sonrasında ortaya çıkan sonuç aslında gayet net: Yunanistan’ın Enosis iddiası diğer bir ifadeyle Kıbrıslı Rumlarla Türkleri dikkate almadan birleşme ideali an itibari ile çökmüş durumdadır. İkinci sonuç; bu anlaşmayla birlikte bölgede gerginliğin artması ve İsrail-Rum ve Yunan üçlüsünün, muhtemelen Mısır’ı da ikna etmek suretiyle somut tedbirler almaya kalkışmasıdır. Özellikle AB’nin Yunan ve Rum ikilisi lehine almış olduğu karar sonrasında gerilimin artması beklenebilir. Ancak Türkiye bu tip bir senaryoya hazır ve bölgede karşı tedbirleri alabilecek güçtedir.
Ferhat Polat
Bağımsız Araştırmacı
Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisinin önceki tutumunu değiştirerek Türkiye ile yapılan anlaşmayı onaylamasının arkasında hangi siyasi ve jeopolitik dinamikler bulunmaktadır? Bu karar, Türkiye’nin Hafter yönetimiyle yakınlaşması ve Libya’daki siyasi uzlaşı süreci açısından ne ifade etmektedir?
2019 yılında Türkiye ile Libya arasında imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması mutabakatı, iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin ötesinde, Doğu Akdeniz’in jeopolitik dengeleri açısından stratejik önem taşıyor. Anlaşma, Türkiye ve Libya’nın deniz yetki alanlarına ilişkin haklarını tanımlarken, bölgedeki enerji kaynaklarının araştırılması ve ekonomik iş birliğinin geliştirilmesi için de bir çerçeve sunuyor. ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumuna (USGS) atfedilen tahminlere göre, Doğu Akdeniz’de yaklaşık 700 milyar dolar değerinde doğal gaz rezervi bulunması, bölgenin ekonomik ve stratejik önemini daha da artırıyor.
Mutabakatın temel stratejik boyutlarından biri, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve enerji politikaları bakımından bölgesel düzenlemelerin dışında bırakılmasına yönelik girişimlere karşı geliştirdiği yaklaşımdır. Ankara, bu anlaşmayı, Türkiye’nin katılımı olmaksızın bölgedeki deniz alanları ve enerji kaynakları üzerinde düzenlemeler yapılmasının önüne geçilmesi ve Türkiye’nin meşru çıkarlarının korunması açısından önemli bir araç olarak değerlendiriyor. Bu yönüyle mutabakat, yalnızca enerji kaynaklarına erişim meselesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de stratejik olarak yalnızlaştırılmasını önleme ve bölgesel dengelerdeki konumunu koruma çabasının da bir parçası niteliğindedir.
Libya Temsilciler Meclisinin anlaşmayı onaylaması ise mutabakatın siyasi açıdan daha geniş kabul görmesi bakımından önemli bir gelişmedir. Bu karar, Türkiye’nin yalnızca Trablus’taki yönetimle değil, Libya’nın doğusundaki aktörlerle de diplomatik ilişkilerini geliştirmesinin önemini ortaya koyuyor. Bununla birlikte anlaşmanın uzun vadeli etkisi; enerji alanındaki somut adımların yanı sıra Libya’da siyasi uzlaşının, kurumsal bütünlüğün ve güvenliğin güçlendirilmesiyle de bağlantılıdır. Dolayısıyla mutabakat, Türkiye-Libya ilişkilerinin geleceği ve Doğu Akdeniz’deki güç dengeleri açısından önemini koruyor.
Türkiye’nin Hafter’e yakın Doğu Libya yönetimiyle ilişkilerini geliştirmesi ve Temsilciler Meclisinin mutabakatı onaylaması, Ankara’nın Libya politikasında diplomatik temaslarının genişlediğini ve siyasi uzlaşı arayışının yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor. Türkiye, 2019’dan bu yana Trablus merkezli yönetimle güvenlik ve askeri iş birliğini sürdürürken, 2022’den itibaren doğudaki siyasi aktörlerle de diyaloğunu artırdı. Bu yaklaşım, Libya’daki siyasi bölünmüşlüğün aşılması ve ülke genelinde ortak bir zeminin oluşturulması açısından önem taşıyor.
Türkiye’nin Libya’daki güvenlik rolü, askeri kapasite desteğinin yanı sıra ulusal kurumların güçlendirilmesi ve güvenlik yapısının bütünleştirilmesi hedefiyle de bağlantılıdır. 2019’da Askeri Eğitim ve İş Birliği Anlaşması çerçevesinde yürütülen eğitim ve kapasite geliştirme faaliyetleri, Libya’nın güvenlik kurumlarının güçlendirilmesine katkı sunmayı amaçlıyor. Ancak kalıcı istikrar için farklı bölgelerde faaliyet gösteren silahlı grupların ortak bir ulusal güvenlik yapısı altında birleştirilmesi, kurumlar arasındaki ayrışmanın giderilmesi ve ülke genelinde işleyen bir komuta ve koordinasyon sisteminin kurulması gerekiyor.
Bununla birlikte, Temsilciler Meclisinin mutabakatı onaylaması Libya’daki siyasi uzlaşının tamamlandığı anlamına gelmiyor. Anayasal çerçeve üzerindeki anlaşmazlıklar, bölünmüş devlet kurumları ve güvenlik sorunları, ulusal seçimlerin düzenlenmesini ve sonuçlarının kabul edilmesini zorlaştırmaya devam ediyor. Dolayısıyla Türkiye’nin hem Trablus hem de doğudaki aktörlerle sürdürdüğü diyalog, siyasi uzlaşıya katkı sağlayabilecek önemli bir diplomatik kanal oluşturuyor. Ancak bu sürecin kalıcı sonuçlar üretmesi, Libyalı aktörlerin ulusal uzlaşı, kurumsal bütünlük ve güvenlik reformu konusunda somut adımlar atmasına bağlı.
Bilgehan Öztürk
Anadolu Ajansı
Libya’nın anlaşmayı onaylaması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu ve bölgesel nüfuzunu nasıl etkilemektedir? Bu gelişmenin Türkiye’nin Mısır ve diğer bölgesel aktörlerle ilişkilerine ve Doğu Akdeniz’deki yeni iş birliği arayışlarına yansımaları neler olabilir?
Libya Temsilciler Meclisinin Türkiye-Libya deniz yetki alanları anlaşmasını onaylaması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu ve bölgesel nüfuzunu güçlendiren stratejik bir gelişmedir. Bu adımın önemi, yalnızca anlaşmanın Libya tarafındaki siyasi desteğinin genişlemesinden değil, aynı zamanda Libya’nın siyasi ve askeri bütünlüğünün yeniden tesis edilmesine yönelik sürece katkı sunmasından kaynaklanmaktadır.
Anlaşma bugüne kadar uluslararası meşruiyete sahip Trablus merkezli yönetimler tarafından desteklense de Libya’daki fiili bölünmüşlük, anlaşmanın uzun vadeli geçerliliği ve uygulanabilirliği açısından bir kırılganlık oluşturuyordu. Doğu Libya merkezli Temsilciler Meclisinin onayı, bu kırılganlığı önemli ölçüde azaltmaktadır. Aynı zamanda Libya’da yeni bir yürütme yapısının oluşturulması ve ülkenin toprak bütünlüğünün güçlendirilmesi yönündeki çabalarla birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik konumlanmasının temel dayanaklarından biri daha sağlam bir zemine kavuşmaktadır.
Gelişmenin bir diğer önemli boyutu, Halife Hafter liderliğindeki Doğu Libya’nın bölgesel konumlanmasındaki değişimdir. Bugüne kadar Mısır ve Yunanistan ile müttefiklik ilişkileri geliştiren, İsrail ve GKRY ile yakın ilişkiler kuran bu yapının Türkiye ile deniz yetki alanları anlaşmasını onaylaması, Doğu Akdeniz’deki rekabet dinamiklerini değiştirebilecek niteliktedir. Ankara, böylece kendisine karşıt pozisyonlar geliştiren bölgesel aktörlerle yakın ilişkileri bulunan bir merkezi, kendi tezlerini destekleyen bir zemine çekmiş olmaktadır.
Mısır’ın bu gelişmeden memnuniyet duyması beklenmese de Kahire ile Ankara arasında son yıllarda gelişen ikili ilişkilerin bu durumdan ciddi biçimde etkilenmesi muhtemel görünmemektedir. Mısır’ın Hafter yönetimiyle de iyi ilişkilere sahip olması, gerilimin kontrol altında tutulmasını kolaylaştırabilir. Buna karşılık Türkiye’nin Yunanistan ve İsrail ile Doğu Akdeniz merkezli geriliminin daha da tırmanması muhtemeldir.
Önümüzdeki dönemde Türkiye-Libya arasında hidrokarbon arama ve çıkarma faaliyetlerine yönelik iş birliği ivme kazanabilir. Buna karşılık özellikle GKRY ve Yunanistan tarafından yapılacak yeni lisanslamalar ve deniz faaliyetleri, zaman zaman başta Yunanistan olmak üzere Avrupalı donanmalarla Türk donanması arasında düşük yoğunluklu gerilimlere yol açabilir. Ancak Türkiye’nin GSI projesine kategorik olarak karşı olmadığını, yalnızca kendisine yazılı bildirim yapılmasını talep ettiğini açıklaması, Ankara’nın bölgesel iş birliklerini engelleme veya gerilimi tırmandırma niyetinde olmadığını göstermektedir.








