Uluslararası siyasette bir kez daha yapısal kırılmaların ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemeçteyiz. Bu olağanüstü durumu anlamaya yönelik alternatif iddialar ortaya atılıyor. Bu iddialar arasında liberal uluslararası düzenin dağılması ve ABD’nin başını çektiği tek-kutuplu uluslararası düzenin yerini çok-kutupluluğa bırakması öne çıkıyor. Bunların yanı sıra, transatlantik ilişkilerindeki gerilimler ve Avrupa Birliği’nde (AB) yaşanan yıkıcı gelişmeler sonucunda Batı içi bütünlüğün ve kurumsal düzenin dağılmaya yüz tuttuğu dile getiriliyor. Bunların etkisiyle de Batı-dışı bölgelerde sistem karşıtı hareketlenmelerin yaşandığına yönelik iddialara rastlamak da mümkün. Bu bağlamda, özellikle Çin’in bölgesinde geleneksel emperyal düzenini (tributary system) canlandırması ve gücünü başka bölgelere yayma girişimleri, üzerinde en fazla durulan konu başlıklarından biri. Rusya’nın bölgesinde tekrar askeri-emperyal hamlelere girişerek nüfuz alanını genişletmeye çalışmasını da listeye eklemek gerek.
Kamuoyu uluslararası düzenin nereye evrileceği ve kimlerin ya da nelerin ayakta kalıp kalmayacağı gibi soruları tartışmaya devam edecek. İçinde bulunduğumuz belirsiz siyasi gerçeklik bu ve benzeri soruları biz istemesek bile sordurmayı sürdürecek. Bu bağlamda, akla pek yatkın olmasa bile, uç senaryoları da hesaba katmamız gerekiyor. İnsanın ancak anlayarak var olabileceği gerçeğini akıldan çıkarmamalıyız.
Doğu’da devleti ve siyaseti güçlendiren dinamikler çok daha farklı. Batı’nın son dönemde kendi iç sorunlarına odaklanması ve çekilme stratejisiyle nihayet Doğu’yu boş vermesi, küreselleşmenin sağladığı büyük ekonomik fırsatlar ve sürekli hale gelmiş kriz ve çatışmalarla kendi başına baş etmek zorunda kalmış olmak, Doğu’da devletin ve siyasetin güçlenmesine zemin teşkil etti. Doğulu toplumlar özgüven kazanıyor ve özellikle eli yüzü düzgün bir kurumsallaşmaya sahip devletlerin toplumları, küresel pastadan daha fazla pay almak ve belirsizliğin arttığı uluslararası sistemde kendilerini daha güvende hissetmek için, güçlü siyasi liderliği ve devleti destekliyor. Buna ikna olmayanlar ise (özellikle otoriter ve zayıf kurumsal yapıya sahip devletlerin bireyleri) doğrudan Batı’ya beyin göçü yoluyla veya kanundışı yollarla akın ediyor.
Yapılması gereken şey, ortaya atılan alternatif iddialardan hangisinin yaşanan gerçekliğe en yakın durduğunu ortaya çıkarmak ve buradan bir strateji üretmek. Bunun için de uluslararası düzen olgusunu bütünlüklü bir şekilde ele almak gerekiyor. Uluslararası düzen olgusunu anlamanın yolu ise sistemde gücün ne ölçüde temerküz ettiğine bakmaktan geçiyor.
Emperyal uluslararası düzen
Bu noktada yapılması gereken şey, ortaya atılan alternatif iddialardan hangisinin yaşanan gerçekliğe en yakın durduğunu ortaya çıkarmak ve buradan bir strateji üretmek. Bunun için de uluslararası düzen olgusunu bütünlüklü bir şekilde ele almak gerekiyor. Uluslararası düzen olgusunu anlamanın yolu ise sistemde gücün ne ölçüde temerküz ettiğine bakmaktan geçiyor. Uluslararası düzen iddialarını bu kritere göre bir doğruya oturtmak mümkün. Doğrunun bir ucunda gücün tek bir merkezde toplandığı emperyal düzen varken, diğer uçta gücün hiçbir şekilde temerküz edemediği düzensizlik durumu yer alır. Bu iki uç nokta arasında ise egemen devletlerin ortak kurallar belirleyebildiği ve ilişkilerin bu kurallar temelinde yürütüldüğü “kurumsal” düzen ile düzenin yalnızca devletler arasındaki materyal-güç dağılımına göre şekillendiği “güç siyaseti” düzeni bulunuyor.
Bu yazıda ağırlıklı olarak iki uç noktaya, emperyal düzen ile düzensizliğe odaklanmaya çalışacağız. Keza bir tarafta uluslararası anarşinin emperyal süreçler –sivil toplum boyutuyla liberal-kapitalist küreselleşme ve siyasi toplum boyutuyla Çin’in yükselişi karşısında düşüşe geçtiği, diğer tarafta ise korona salgınının da etkisiyle uluslararası düzenin dağılacağına yönelik endişeler yer alıyor. Emperyal düzenin düzenleyici prensibinin hiyerarşi olduğunu söylemeye gerek yok. Sistemi oluşturan tüm siyasi aktörler hiyerarşik bir düzeni norm olarak kabul eder. Siyasetin özünü de bu hiyerarşik yapı içinde üst basamaklara tırmanma mücadelesi oluşturur. Örneğin Çin’in geleneksel uluslararası sistemi, hiyerarşik bir özellik gösterir. Bu sistemin en tepesinde Çin otururken, azalan bir hiyerarşik skalada Kore, Vietnam, Siam, Laos ve Burma gibi diğer bölge ülkeleri yerlerini almaktaydı. Bu devletlerin diplomatları, görüşmelerde kendilerinden üstte olan devletin yetkilileri önünde hiyerarşiyi sembolize eden secdeye gitme eylemini (kowtow) gerçekleştirirdi. Ayrıca Çin’e belirlenen miktarda yıllık haraç göndermekle de yükümlüydüler. Emperyal düzen meselesini önemli kılan husus, Çin’in günümüzdeki yükselişinin bölgede tekrar bu geleneksel hiyerarşik sistemi doğuracağı, bölgenin anarşik ve eşit egemen ulus-devlete dayalı düzenini sarsacağına yönelik endişeler. Özellikle Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde bu durumun alarm zillerini çaldırdığı aşikâr.
Ortaçağ Avrupasında da hiyerarşik, ancak çok daha karmaşık bir düzen söz konusuydu. İktidar görece daha az merkeziydi. Tüm Avrupa tek bir siyasi yapı olarak (Res Publica Christiana) dizayn edilmişti. En tepede Uzak Asya’daki gibi belli bir devlet değil, Kutsal Roma İmparatoru ve Papalık gibi siyasi-kutsal makamlar yer almaktaydı. Bu ikisine zamanla seküler kral ve prensler de eklendi. Ortaçağ düzeninde bunların altında ise farklı önem ve güç derecelerine göre sıralanan aristokratlar ve en dipte tüccarlardan, zanaatkarlardan ve köylülerden oluşan “sıradan” halk tabakasının yer aldığı hiyerarşik bir düzen bulunmaktaydı. Bu düzen 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dağılma sürecine girdi ve yaklaşık 150 yıl sonra yerini anarşik ve eşit egemen devlet merkezli bir düzene bıraktı. 20. yüzyılda ise ikinci bir büyük kırılma yaşandı. 1950 sonrasında Avrupa’da, Ortaçağ ve modern uluslararası düzenin bir karışımı ortaya çıktı. Egemen devletler varlığını korurken, bu devletlerin üzerinde oluşturulan Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu gibi kurumlar egemenliğe ortak oldu. Lakin günümüzde AB’nin, bu iki düzen modelini başarılı bir şekilde mezcetmekten gün be gün uzaklaşarak iki model arasında bir ikilem ve çatışma yaşadığını ifade etmek gerekir. Brexit’in başarılı bir şekilde gerçekleşmesi ve diğer Avrupa ülkelerinde yükselen devletçi-milliyetçi popülist siyasilerin “Britanya’yı takip etmeliyiz” tarzındaki çıkışları ve Birliğin geleceğine yönelik tartışmalar, bu durumu açıkça ortaya koyuyor.
Uluslararası düzensizlik
Dağılma ya sistemde gücün en asgari düzeyde dahi temerküz edememesi sonucunda siyasi aktörlerin ortaya çıkamamasına ya da aktörler arasında dikkate değer (yani onları bir sistemin parçası yapacak düzeyde) bir etkileşimin kurulamamasına işaret eder. Batı Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun dağılmasının akabindeki 200-300 yıllık tarihi dönem ilk duruma (yani, güç temerküzü eksikliğine) örnek gösterilebilir. Bu durumu “medeniyetsizlik” olarak da adlandırabiliriz. Günümüzde devletlerin yaşanan salgın kriziyle birlikte çökebileceği iddiası bu duruma işaret ediyor. Bu iddialar ilk bakışta abartılı görünebilir. Muhtemelen Roma İmparatorluğu’nun vatandaşları ve tahakküm altındaki topluluklar da zamanında bu şekilde düşünüyordu. Popüler kültürde birçok film ve dizide işlenen kıyamet-sonrası dünya senaryolarında, bu dağılmanın ve medeniyetsizlik durumunun resmedilmesinden ise bahsetmeye bile gerek yok. Kolektif bilincimizde böyle bir korkunun varlığı söz konusu.
İkinci durumu ise Çin İmparatorluğu ile Roma İmparatorluğu arasındaki ilişki açık edebilir. Bu iki imparatorluk aynı dönemde var olmalarına rağmen, etkileşim eksikliği nedeniyle bir uluslararası sistem oluşturamadılar. Aradaki mesafenin günün şartlarına göre çok büyük olması, bu iki aktörün askeri ve askeri-olmayan eylemlerinde birbirlerini gözetmek zorunda kalmaları ya da eylemlerinin birbirini etkilemesi sonucunu doğuramadı. Günümüzde devletlerin içe kapanma sürecinin düzensizlik üretecek bir etkileşimsizlik durumunu ortaya çıkaracağını söylemek elbette o kadar kolay değil. Fakat olağanüstü zamanlar bize şunu öğretiyor: Karşılaşana kadar, birçok vaka ve durum pek mümkün görünmez. İnsan zihni normal olanın ötesini algılama konusunda pek ehil değildir. Dolayısıyla bu durumu hemen reddetmemek gerekir. Keza her uluslararası düzen, kendi içinde potansiyel olarak bu söz konusu düzensizlik ya da dağılma durumunu barındırır.
Sonuç olarak, kamuoyu uluslararası düzenin nereye evrileceği ve kimlerin ya da nelerin ayakta kalıp kalmayacağı gibi soruları tartışmaya devam edecek. İçinde bulunduğumuz belirsiz siyasi gerçeklik bu ve benzeri soruları biz istemesek bile sordurmayı sürdürecek. Bu bağlamda, akla pek yatkın olmasa bile, uç senaryoları da hesaba katmamız gerekiyor. İnsanın ancak anlayarak var olabileceği gerçeğini akıldan çıkarmamalıyız.
[AA, 31 Mart 2020].
