12 gün savaşı ve 40 gün savaşını barındıran yoğun gerilimli bir senenin ardından 17 Haziran Perşembe günü ABD ve İran arasında bir Mutabakat Zaptı imzalandı. 14 maddeden oluşan mutabakat zaptı, iki taraf arasında devam eden çatışmaların bütün cephelerde kalıcı olarak sona ermesinden Hürmüz Boğazı’nın açılması, yaptırımların kaldırılması ve nükleer müzakerelerin başlatılmasına kadar pek çok konuyu kapsamaktadır. Mutabakat zaptının imzalanmasıyla yürürlüğe giren kararların yanı sıra başta İran nükleer programı olmak üzere bazı köklü meselelerin çözümü için 60 günlük bir müzakere süreci de ön görülmüştür. Dolayısıyla bir kısım kararlar hemen yürürlüğe girerken bir kısmi de 60 gün müzakerenin ardından varılacak nihai anlaşmayla yürürlüğe girmesi beklenmektedir.
Mutabakat ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan tarafından imzalanmıştır. Bu açıdan da 1979’dan bu yana ilk kez iki ülke arasında bu düzeyde bir etkileşim meydana gelmiştir. Mutabakata hem iki ülkenin iç siyasetinden hem de uluslararası camiadan destekleyici tepkiler olduğu gibi muhalif tepkiler de söz konusu olmuştur. Mevcut yazı meseleyi uzmanların kalemiyle farklı perspektiflerden ele almaktadır.
Hazırlayan
İsmet Horasanlı
Uzmanlar
Mustafa Caner
Bilgehan Alagöz
Tuğçe Ersoy Ceylan
Tuba Yıldız
İsmail Sarı
Dania Koleilat Khatib
İsmail Numan Telci
Mustafa Caner
SETA
Mutabakat zaptının imzalanmasının İran iç politik dinamikleri ve güç dengeleri üzerindeki kısa ve uzun vadeli yansımaları nelerdir?
İran’ın savaşı telakki ediş biçimi, “varoluş mücadelesi” zeminine oturdu. Bu durum, karar alıcıların savaşı bitirme yönündeki iradelerinin ağır bir yük altına girmesi anlamına geliyordu. Dökülen kanlar, bombalanan şehirler, başta dini lider Ali Hamaney olmak üzere kaybedilen kıdemli siyasi ve askeri figürler ile Minab’da katledilen yüzlerce kız çocuğu, ABD ile barışın nasıl bir çerçevede kurulması gerektiğini dikte etti. Fakat hiçbir savaşın sonsuza kadar sürmeyeceği ve İran’ın da bir dayanma kapasitesi olduğundan hareketle maksimalist taleplerden taviz verilmesi kaçınılmazdı. Şimdi bu tavizler üzerinden, diplomasiyi tercih eden siyasi elitlere karşı meydan okumalar söz konusu olacaktır. Galibaf, Irakçi, Pezeşkiyan ve elbette tüm bu sürecin onayından geçtiği yeni dini lider Mücteba Hamaney, Paydari Cephesi çatısı altında temerküz etmiş “anlaşma karşıtı muhalefetin” hedefinde olmaya devam edecekler. Özellikle, anlaşmanın kırılganlığını teşkil eden başta İsrail olmak üzere çeşitli unsurların sahadaki etkileri, İran içerisindeki siyasi mücadeleyi kızıştıracaktır.
Öte yandan anlaşmanın kalıcı bir barışa tahvil edilmesi halinde mümkün olabilecek İran ekonomisinin dünya ekonomisi ile çeşitli düzeylerdeki entegrasyonu, yaptırımların kaldırılmasının sunacağı sosyo-ekonomik rahatlama ve İran’ın izolasyonunu hedefleyen çevreleme siyasetlerinin sona ermesi, tabiri caizse “İkinci İslam Cumhuriyeti” döneminin kapısını aralayabilir ve anlaşmayı kotaran mezkur siyasi eliti bu dönemin başat siyasi aktörleri kategorisine oturtabilir. Ve bu elit, İran’a yaklaşık yarım yüzyıldır uygulanan yaptırımları masada değil sahada bitiren, dünyanın süper gücü ABD’ye karşı yenilmemiş bir yönetim kadrosu olma anlatısıyla gücünü pekiştirecektir. Dolayısıyla savaş sonrası İran siyasetinde, yeni kurucu elitin siyasi programına muhalif kadroların tasfiyesini görmek olasıdır. Aynı doğrultuda, İran’ın bölgesel siyaseti de çok daha iddialı, buyurgan ve uzlaşmasız bir noktaya kayabilir. Özellikle Hürmüz üzerinden İran’ın ispatladığı jeopolitik kabiliyetler, savaş sonrası süreçte caydırıcılık gücü yüksek bir pozisyona İran’ı kavuşturabilir.
Bilgehan Alagöz
Marmara Üniversitesi
Mutabakat zaptı, ABD iç siyasetinde, karar alıcı mekanizmalarda ve kamuoyunda nasıl karşılık bulmaktadır?
Mutabakat Zaptı, ABD’de hem Cumhuriyetçi Parti içerisinde hem de Demokrat Parti’ye yakın dış politika çevrelerinde yoğun tartışmalara neden olmuştur. Eleştirilerin odak noktasını mutabakatın kısa vadede uygulanabilecek hükümleri oluşturmaktadır. Özellikle İran’ın petrol ihracatına yeniden belirli ölçüde izin verilmesi ihtimali, ABD yaptırım hukukunun mevcut yapısı nedeniyle yoğun şekilde tartışılmaktadır. ABD’nin İran yaptırımları yalnızca Başkan’ın kararlarıyla gerçekleşmemektedir. Iran Sanctions Act (ISA), NationalDefense Authorization Act (NDAA), CISADA, CAATSA ve diğer Kongre kaynaklı düzenlemelere dayanmaktadır. Başkan, ulusal güvenlik gerekçesiyle belirli süreli muafiyet (waiver) yetkisi kullanabilir. Bunların önemli bölümü 120 veya 180 günlük sürelerle yenilenebilmekte ve Kongre’ye düzenli raporlama yapılmasını gerektirmektedir.
Buna karşılık yaptırımların kalıcı biçimde kaldırılması veya İran’ın talep ettiği kapsamlı ekonomik normalleşmenin sağlanması, birçok durumda Kongre’nin yeni yasal düzenlemeler yapmasını zorunlu kılmaktadır. Ayrıca Devrim Muhafızları Ordusu’nun yabancı terör örgütü listesinden çıkarılması, terörizm ve insan hakları yaptırımları ile bağlantılı düzenlemeler ve OFAC süreçleri de Başkan’ın tek taraflı olarak çözebileceği konular değildir.
Öte yandan, Cumhuriyetçi Kongre üyelerinden şu ana kadar çok sert bir muhalefet gelmediği görülmektedir. Bunun en önemli nedeni iç politika dinamikleridir. Yaklaşan Kongre ara seçimleri öncesinde birçok Cumhuriyetçi senatör ve temsilci, halen parti tabanı üzerinde belirleyici etkisini sürdüren Trump ile doğrudan çatışmaya girmek istememektedir. Dolayısıyla mutabakat zaptına yönelik eleştiriler daha çok hukuki ve teknik uygulanabilirlik üzerinde yoğunlaşırken, doğrudan Başkan’ı hedef alan sert siyasi söylemler şimdilik sınırlı kalmaktadır.
Mutabakatın arkasındaki temel motivasyon ABD ekonomisidir. Yükselen benzin fiyatları ve gıda enflasyonu seçmen davranışını doğrudan etkilemektedir. Hürmüz Boğazı’ndaki geçişlerin serbestleşmesiyle global enerji fiyatlarının aşağı yönlü baskılanabileceği beklentisi, yönetimin ekonomik hesaplarında önemli yer tutmaktadır. Aynı zamanda Amerikan kamuoyunun İran ile yeni bir askeri çatışmaya sıcak bakmaması da diplomatik çözüm arayışını teşvik eden unsurlar arasında değerlendirilmektedir.
Öte yandan mutabakat zaptı, Cumhuriyetçi Parti içerisindeki güç dengelerini ve 2028 başkanlık seçimlerine yönelik liderlik rekabetini de etkileme potansiyeline sahiptir. Partinin önde gelenleri arasında konuşulan konulardan biri, Dışişleri Bakanı MarcoRubio’nun süreç hakkında bazı çekinceleri olduğu, Başkan Yardımcısı JD Vance’in ise mutabakatın en güçlü siyasi savunucularından biri olduğudur. Özellikle Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel dış politika ve ulusal güvenlik kanadının Rubio’ya daha yakın konumlandığı dikkate alındığında, İran’ın yükümlülüklerini yerine getirmemesi veya mutabakatın başarısızlığa uğraması halinde parti içindeki Rubio çizgisinin bu sonucu Vance’in savunduğu diplomatik yaklaşımın başarısızlığı olarak çerçevelemeye çalışması beklenebilir. Buna karşılık mutabakatın başarılı olması durumunda ise Vance, Trump’ın dış politika mirasını çatışma yerine kontrollü müzakere yoluyla ilerletebilen isim olarak öne çıkabilir ve bu durum 2028 Cumhuriyetçi başkan adaylığı yarışında önemli bir siyasi avantaj sağlayabilir.
Tuğçe Ersoy Ceylan
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi
İsrail’in ilgili mutabakat zaptına yönelik jeostratejik yaklaşımı ve güvenlik eksenli değerlendirmeleri ne şekildedir?
İsrail bu zaptı bir “diplomatik başarı” olarak görmüyor kesinlikle, bu anlaşmayı kendi varoluşsal güvenliğine yönelik büyük bir jeostratejik risk olarak görüyor ve tabi varılan mutabakatı bir bypass edilme olarak okuyor. İsrail’in yaklaşımını üç ana sütun üzerinden açıklamak mümkün.
İlk sütun bölgesel vekalet savaşları ve çevreleme stratejisinin çöküşüdür. İsrail’in stratejik yaklaşımındaki en büyük kırılma noktalarından biri Lübnan ve Hizbullah cephesidir. Mutabakat metninde “Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması” ifadesi geçiyor ve İran tarafı bunu kendi başarısı olarak sunuyor. Ancak İsrail ve tabi Netanyahu yönetimi Lübnan’ın güneyindeki operasyonlarını bu mutabakatın bir parçası olarak görmeyi kesinlikle reddediyor. Mutabakata göre İran’a sağlanacak ekonomik rahatlama (memorandumda sözü edilen petrol muafiyetleri ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması) İsrail perspektifinden doğrudan Hizbullah, Husiler ve Suriye’deki İran varlığının lojistik ve finansal olarak yeniden tahkim edilmesi anlamına geliyor. Yani İsrail, ABD’nin bu hamleyle bölgedeki caydırıcılığını zayıflattığını düşünüyor.
İkinci sütün nükleer mesele işgili. Metinde statükonun korunmasının bir aldatmaca ve zaman kazanma taktiği olduğu algısı hakim İsrail tarafında. 60 günlük müzakere süresince nükleer programın mevcut durumunun korunması taahhüdü yer alıyor. Bu noktada İsrail’in 2015’teki JCPOA (Nükleer Anlaşma) sürecini hatırladığı söylenebilir. İsrail, ABD’nin, özellikle de Trump’ın iç siyaset ve yaklaşan seçimler sebebiyle küresel enerji piyasalarını rahatlatmak adına uranyum zenginleştirme altyapısını tamamen tasfiye etmeksizin İran’a taviz verdiğini savunuyor. Yani İsrail’e göre statükonun korunması demek, İran’ın nükleer eşik devlet konumunu zımnen tescillemek demektir. Bu açıdan 60 günlük süre, İsrail stratejik aklına göre İran’ın uranyum stoklarını gizleme ya da diplomatik oyalama taktiğinden ibarettir.
Üçüncü sütunun bölgesel ilişkilerle bağlantılı olan İsrail-Arap normalleşmesinin aşınması ve İsrail’in bölgesel yalnızlaşma içine girmesi olduğunu söylemek mümkün. Zira bu anlaşmaya en çok sevinenler Hürmüz Boğazı’nın kapanmasından ekonomik olarak darbe yiyen Körfez ülkeleridir (özellikle Bahreyn, Kuveyt, Katar, BAE). İsrail’in İran’a karşı kurmaya çalıştığı “Sünni Arap-İsrail Güvenlik Duvarı” ya da anti-İran koalisyonunun Körfez’in Washington-Tahran yumuşamasına uyum sağlamasıyla jeostratejik olarak havada kalma riski taşıdığını değerlendiriyor İsrailli analistler. Trump’ın G7 zirvesindeki son açıklamaları da göz önünde bulundurulduğunda, İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine yönelik olası bir askeri harekatında artık ABD’nin tam desteğini arkasında bulamayacağının farkında olduğunu söylemek mümkün. Bu da İsrail’i doktrinel bir yalnızlığa itecektir kaçınılmaz olarak.
Son tahlilde İsrail’in bu mutabakat zaptına yaklaşımının tam bir stratejik alarm durumu olduğunu söyleyebilirim. İsrail diplomasi masasında olmadığını gördü, o yüzden kendi oyun planını diplomatik uzlaşı üzerinden değil, sahada tek taraflı askeri caydırıcılığını artırarak revize edecektir. Bu noktada Lübnan’da operasyonların süreceğini ve Suriye’de belki nokta atışı suikastlar yapacağını bekleyebiliriz. ABD ile ilişkilerde ise perde arkasında ciddi bir kırılma ve güven bunalımı yaşanması da kaçınılmazdır. Son olarak, İsrail’in bu memorandumu bir tehdit olarak görmesinin ortak bir devlet refleksi olduğunu ancak bu tehdide nasıl cevap verileceği sorusunun iç siyasetteki varoluşsal krizin tam da merkezinde olduğunu vurgulamak isterim.
Netanyahu bu anlaşmayı seçimi kazanmak için bir Washington-Tahran “komplosu” ve tırmandırma gerekçesi olarak okumaya meyilli olacaktır. Muhalefet (Beyachad) ve askeri kanat ise İran’la varılan anlaşmayı Netanyahu’nun diplomasi masasından dışlanmasının ve stratejik yalnızlığının faturası olarak İsrail kamuoyuna sunacaktır.
Tuba Yıldız
İstanbul Üniversitesi
Hizbullah’ın mutabakat zaptı karşısındaki pozisyonu ve bu gelişmenin Hizbullah’ın bölgesel stratejilerine etkisi nasıl analiz edilebilir?
Mutabakat zaptının ilanıyla birlikte Hizbullah tarafından gelen açıklamada mutabakatın İsrail’in Lübnan’daki işgaline son vermesi açısından kritik bir önemi olduğu vurgulandı. Mutabakat şartları arasında Lübnan dosyasının ele alınması ve İran’ın net tutumu, Hizbullah’la olan ilişkilerinin stratejik gücünü koruduğunu gösteriyor. Hizbullah ise mutabakat zaptını, İsrail-Lübnan arasında doğrudan başlayan müzakere sürecinin geçersizliği üzerinden değerlendiriyor. Nitekim, İsrail, Lübnan’la yaptığı anlaşmaya “kendisini savunma hakkı olduğu” maddesini ekleterek işgale ve saldırılara devam ederken, İran’ın, mutabakata İsrail’in Lübnan saldırılarına son vermesine yönelik madde eklemesi, Hizbullah’ın Lübnan hükümeti karşısında elini güçlendiriyor. Aynı zamanda Hizbullah’ın sahadaki savaşı sürdürebiliyor olması da Naim Kasım’ın silahsızlandırılmanın mümkün olmayacağını vurgulamasındaki en önemli faktör. Bu durum, Hizbullah’ın İsrail ve Lübnan’ın İran’ı devreden çıkararak ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması üzerinden bir müzakere yürüterek doğrudan bir anlaşma yapamayacağı söylemini pekiştiriyor. Dolayısıyla Hizbullah, İsrail’in Lübnan topraklarından çekilmesinin İran-ABD anlaşmasıyla olabileceği üzerinden İran’la olan bağını meşrulaştırırken, güney Lübnanlıların topraklarına geri dönmek için İsrail- Lübnan görüşmelerinden daha çok İran-ABD ateşkesini öncelemeleri üzerinden de toplumsal meşruiyetini güçlendiriyor.
Hizbullah’ın gelişmelerle birlikte bölgesel stratejisini yeniden şekillendirmesi ise Lübnan’daki askeri ve siyasi pozisyonunu korumasıyla ilintili. Lübnan’da 2 Mart 2026 öncesi Hizbullah’ın silahsızlandırılması söylemi daha güçlüyken, Lübnan hükümetinin siyasi iradesini yeteri kadar gösterememesi, Hizbullah’ın ekonomik gücü kapsamında topluma olan desteğini sürdürmesi ve bu hususta da yine İran desteğinin olması, ayrıca İsrail’e karşı İran’la birlikte direniş göstermeleri, örgütün bölgesel olarak zayıflatılamayacağını da vurgulamasına neden oluyor. Dolayısıyla Hizbullah’ın “Direniş ekseni” vurgusu içerideki pozisyonu açısından hala önemli. Ancak Hizbullah mevcut durumda büyük ölçüde Lübnan’daki meşruiyetine odaklanmış durumda. İran’la olan ilişkisini vurgularken Lübnan’ı korumayı öncelediğini göstermeye çalışıyor. Bu nedenle de yeni bir Gazze savaşı çıkması ihtimalinde Hizbullah’ın çok daha temkinli ilerleyeceği söylenebilir. Benzer durum Suriye’ye yönelik strateji için de geçerli. Suriye, Trump’ın Hizbullah krizini çözmesine yönelik teklifini reddetmekle birlikte Hizbullah’a olan düşmanlığını saklamıyor. Hizbullah ise Suriye ile doğrudan karşı karşıya gelmek yerine şimdilik Lübnan hükümetinin Şam ile yürüttüğü diplomatik ilişkileri arka plandan takip etmeyi tercih ediyor.
İsmail Sarı
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi
Mutabakat zaptının imzalanması ve olası bir nihai anlaşmanın, İran’ın bölgesel ve küresel dış politika yönelimleri üzerindeki yapısal etkileri neler olacaktır?
Mutabakat Zaptı’nın yürürlüğe girmesi ve muhtemel bir nihai uzlaşı, İran’ın bölgesel “Direniş Ekseni” stratejisi ile küresel “Doğu’ya Bakış” politikaları üzerinde dönüştürücü yapısal dinamikler barındırmaktadır. Tahran yönetimi, bölgesel güvenlik mimarisini ve jeopolitik bekasını, özellikle Lübnan’daki statüko ile organik bir bütünlük içerisinde algılamaktadır. Mutabakatın birinci maddesi uyarınca Lübnan dâhil tüm cephelerde askeri operasyonların kalıcı olarak durdurulması şartı, İran’ın cepheleri birleştirme vizyonunun nükleer programı kadar hayati bir ağırlık merkezine yerleştiğini ve kesin bir kırmızı çizgi olduğunu kanıtlamaktadır. Savaş öncesi Tahran’ın sınır ötesi savunma hattını inşa ederek İran’a asimetrik bir güvenlik kalkanı sağlayan vekil güçler, gelinen yeni jeopolitik denklemde rollerin tersyüz olmasıyla bizzat İran’ın diplomatik ve askerigarantörlüğü altına girmiştir.
Öte yandan Körfez ülkeleri, bölgesel istikrarsızlığın yegâne kaynağının İran olmadığını, İsrail’in de ciddi bir bölgesel tehdit oluşturduğunu görerek Tahran ile ilişkilerini dışlamak yerine rasyonel bir denge ve diplomatik angajman zemininde tutmayı hedeflemektedir. Dolayısıyla Körfez ülkeleri, bir yandan Hürmüz Boğazı’nda Tahran’ın dayatabileceği yeni denizcilik düzenlemelerini sürdürülebilir bir anlaşmanın zorunlu bedeli olarak zımnen kabullenirken, diğer yandan ABD şemsiyesinin işlevsiz kalmasıyla ortaya çıkan güvenlik zafiyetini, Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın katılımıyla şekillenen “Dörtlü Güvenlik İş Birliği” mekanizması üzerinden dengeleme arayışına girmişlerdir.Başka bir ifadeyle; ABD’nin bölgedeki güvenlik garantörlüğüne duyulan derin güven krizinin bir yansıması olarak Körfez stratejik bir kalibrasyondan geçmektedir. Savaş sonrası İran’ın Körfez’e yönelik politikaları da bu yeni hizalanmadan etkileneyecektir.
Küresel dış politika düzleminde ise, İran’ın 2018 sonrası mecburi bir rotaya soktuğu ve büyük ölçüde Rusya ile Çin eksenine dayanan “Doğu’ya Bakış” stratejisi yapısal sınırlarına ulaşmıştır. Savaş süresince Pekin’in kendi ekonomik menfaatlerini ve Hürmüz Boğazı’nın seyrüsefer güvenliğini önceleyen pragmatik yaklaşımı ile Moskova’nın krizdeki manipülatif konumu, Tahran’a bu asimetrik müttefikliklerin sınırlarını açıkça kanıtlamıştır. Batı ile varılacak kapsamlı bir nihai anlaşma ve yaptırımların tam teşekküllü kaldırılması, İran’ın bu tek taraflı bağımlılığını kırarak küresel güç dengelerinde ona çok boyutlu, esnek ve bağımsız bir manevra alanı kazandıracaktır. Ancak kişisel kanaatim ABD ile İran arasında Trump döneminde bir büyük uzlaşının olmayacağı yönündedir.
Dania Koleilat Khatib
Research Center for Cooperation and Peace Building
Mutabakat Zaptı’nda (MOU) Lübnan’ın bir “çatışmasızlık bölgesi” olarak tanımlanmasına rağmen İsrail’in bu ülkedeki saldırılarını sürdürme yönündeki açık niyeti dikkate alındığında, anlaşmanın kalıcılığı ve uygulanabilirliği açısından ihtimaller nelerdir?
Israel Hayom gazetesi, anonim kaynaklara dayandırdığı haberinde, Washington’da Lübnan’la yürütülen doğrudan müzakerelerin, İran’ın öne sürdüğü “İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi” önkoşulunu devre dışı bırakmayı amaçladığını aktardı. Oysa İran-ABD Mutabakat Zaptı, ilk maddesinde Lübnan dahil tüm askeri operasyonların durdurulmasını açıkça hükme bağlıyor. Ayrıca Lübnan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğine vurgu yapıyor. İsrail, Lübnan’ı ABD-İran müzakerelerinden koparmak istiyor. Çünkü Lübnan tek başına müzakere ettiğinde, iki taraf arasındaki güç dengesizliği nedeniyle inisiyatif İsrail’in eline geçiyor.
Lübnan’ın makul bir uzlaşı elde edebilmesinin yegane yolu, bölgesel bir anlaşmadan geçiyor. İşte tam da burada iç siyasetteki rekabetler devreye giriyor. Hizbullah’a muhalif fraksiyonlar, ateşkesin Tahran kanalıyla gelmesi halinde bunun Hizbullah’ı güçlendireceğinden ve devlet üzerindeki hakimiyetini pekiştireceğinden endişe ediyor. Esasen mevcut hükümetin görüşünü temsil eden bu fraksiyonlar, ABD’nin İsrail’e baskı yaparak saldırılarını durdurmasını ve Lübnan’dan çekilmesini sağlayacağı umuduyla İsrail’i yatıştırma siyasetinden yana. ABD ise Washington’daki müzakereleri, Hizbullah’a karşı yürütülen ortak bir İsrail-Lübnan çabası olarak çerçeveliyor. Bu da elbette iç bölünmeleri derinleştirecek ve Lübnan’ın İsrail karşısındaki konumunu zayıflatacaktır.
Anlaşmanın ardından Cumhurbaşkanı Avn yaptığı açıklamada, Lübnan’ın ateşkesin tesisine katkı sunan her ülkeyi -İran dahil- memnuniyetle karşıladığını belirtti. Bu, Lübnan hükümetinin tutumunda bir değişimin işareti olabilir. Bundan böyle Hizbullah ve İran’la temas kurma yönünde bir eğilim ortaya çıkabilir. Diğer yandan İsrail’in, Lübnan’ı herhangi bir anlaşmayı sabote etmek ve ABD ile İran’ın nihai bir mutabakata varmasını engellemek için bir kaldıraç olarak kullanması bekleniyor. Dolayısıyla bombardımanın süreceği ve İsrail’in Washington müzakerelerini kendi eylemlerini meşrulaştırmak için kullanacağı öngörülebilir.
İsmail Numan Telci
Sakarya Üniversitesi
Mutabakat zaptının imzalanmasının Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin güvenlik algıları bağlamındaki makro etkileri nelerdir?
ABD ve İran arasında savaşın sonlandırıldığına dair mutabakat zaptının imzalanması, Körfez ülkelerinin savaştan algıladığı tehdidin boyutunu kısmen azaltmış olmakla birlikte, mevcut endişeleri tamamen gidermeye yetmemiştir. Üç aydan uzun süren savaş sırasında küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması ve bölgedeki Amerikan üslerinin Körfez ülkelerine saldırıları önleyememesi, Körfez monarşilerinin uzun süredir güvendiği dış güvenlik garantisinin sınırlarını göstermişti. Bu çerçevede mutabakat zaptı geçici bir rahatlama sağlamış olsa da bu deneyim bölge ülkelerinde kalıcı bir kırılganlık duygusu bıraktı. Dolayısıyla anlaşmaya rağmen gerek Körfez’in ABD’ye yönelik güven bunalımı, gerekse de bölgesel istikrarın geleceğine yönelik belirsizlik hissiyatı Körfez karar alıcıları nezdinde devam edecektir.
Sonuçları itibariyle değerlendirildiğinde anlaşmanın çıktılarından birisinin Körfez’deki güvenliğin askeri caydırıcılıktan ekonomik bağ kurmaya doğru kayabileceği olarak ifade edilebilir. Bölgenin öne çıkan aktörleri olan Riyad, Abu Dabi ve Doha artık İran’ı dondurulmuş fonlara erişim ve diplomasi yoluyla yönlendirmeyi tercih edebileceklerdir. İkinci olarak, anlaşmanın İran’ın askeri kapasitesini yeterince sınırlamaması Körfez başkentlerinde giderilmemiş bir güvenlik kaygısı bırakmıştır. Benzer şekilde anlaşmada Tahran’a 2015’e göre daha az taviz dayatılması KİK’in önümüzdeki müzakere sürecine kuşkuyla yaklaşmasına yol açabilecektir. Anlaşmanın bir diğer etkisi ise Amerikan güvencesine duyulan güvenin azalmış olmasıdır. Trump’ın güvenlik karşılığında ticaret imasının ardından Körfez ülkeleri Türkiye, Mısır ve Pakistan ile işbirliğini artırarak Amerikan şemsiyesine bağımlılığı azaltma yoluna gitmişlerdi. Bu eğilimler ile birlikte, Körfez güvenliğinin tek bir koruyucuya dayanmaktan çıkıp birden çok aktör arasında denge aramaya doğru kaydığı görülebilir. Aynı zamanda mutabakat zaptı istikrar sözü verirken Körfez’in dış bağlantılarını yeniden düzenlemeye zorlayabilecek ve bölgesel özerklik tartışmasını da bölgede kalıcı bir gündem haline getirebilecektir.







