Irak’ta 11 Kasım 2025 seçimlerinden yaklaşık altı ay sonra, 14 Mayıs 2026’da Ali ez-Zeydi başbakanlığında eksik bakanlara rağmen yeni hükümet kuruldu. Hükümetin önünde ekonomi, kamu hizmetleri, bütçe dengesi ve siyasi istikrar gibi birçok önemli gündem bulunuyor. Ancak yeni dönemin başarısını belirleyecek temel alan güvenlik sektörü olacak gibi görünüyor. Zira Mukteda es-Sadr’ın kendisine bağlı silahlı milis gücü Seraya es-Selam’ın Sadr akımından tamamen ayrıldığını ve tümüyle devlet otoritesine bağlandığını açıklaması, Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehlil Hak’ın askerî komitelerini kapatması ve silahlı unsurlarını Başbakan’ın emrine vereceğini duyurması, Haşdi Şaabi içerisindeki bazı grupların silah teslim sürecine girmesi ve Peşmerge’nin de dâhil edileceği bir Federal Güvenlik Bakanlığı kurulacağına yönelik tartışmalar, hükümet kurma süreci ile birlikte ele alındığında Irak’taki son dönemin en önemli gelişmeleri arasında yer alıyor. Zira Sadr’ın devletçi tavrı ve daha önce bu yönde atmış olduğu adımlar dikkate alındığında sürpriz olmadı. Ancak bu sürecin Irak’ta İran’a en yakın gruplardan biri olarak bilinen ve ABD’nin terör örgütleri listesinde yer alan Asaib Ehlil Hak ve Ketaib Hizbullah bağlantılı Ketaib İmam Ali gibi etki alanı ve askeri kapasite açısından en güçlü gruplar arasında yer alan yapılarla başlamış olması sürecin ciddiyetini ortaya koydu. Nitekim Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin Asaib Ehlil Hak ile Ketaib İmam Ali’nin liderleriyle gerçekleştirdiği görüşme sonrasında, bu yapıların Haşdi Şaabi’den ayrılmasına yönelik mekanizmayı oluşturmak üzere ortak bir komite kurulmasının kararlaştırılması, silahların toplanmasına yönelik takvimin belirlenmesi ve sürecin doğrudan Başbakanlık tarafından sahiplenilmesi olması önemli ve başlangıç için güçlü bir adım oldu.
Ancak bu gelişmeler ilk bakışta teknik bir güvenlik reformunun parçaları gibi görünse de bugün Bağdat’ta tartışılan mesele bundan çok daha büyük. Nitekim güvenlik mimarisindeki bu girişim, yalnızca bazı silahlı grupların geleceğiyle sınırlı değildir. Tartışmanın merkezinde, son yirmi yılda farklı aktörler arasında dağılan egemenliğin yeniden devlet otoritesi altında toplanıp toplanamayacağı yer alıyor.
2003 sonrasında Irak’ta yalnızca bir rejim değişikliği yaşanmadı, aynı zamanda yeni bir devlet inşa edildi. Ancak bu devlet merkezi bir egemenlik anlayışı üzerine değil, güç paylaşımı mantığı üzerine kuruldu. Muhasasa, yani kota sistemi farklı toplumsal kesimlerin siyasal sisteme katılımını sağladı fakat devlet kapasitesinin de farklı aktörler arasında paylaşılmasını beraberinde getirdi. Böylece Irak’ta devlet ayakta kaldı ancak egemenlik tek merkezde toplanmadı. Devlet kapasitesi zayıfladıkça yeni güvenlik yapıları ortaya çıktı ve bu yapılar zamanla devletin içerisine yerleşti. Böylece Irak’ta paradoksal bir durum oluştu. Güvenlik kurumlarının sayısı arttı, bütçeleri büyüdü, yasal statüleri güçlendi. Ancak buna rağmen güvenlik alanında gerçek anlamda bir merkezileşme sağlanamadı. Devlet büyüdü ama otorite aynı ölçüde merkezileşmedi.
İşte bugün Irak’ta yaşanan tartışmayı önemli kılan nokta tam da burada yatıyor. Yeni hükümetin göreve başlamasının ardından silahın yalnızca devlet kontrolünde olması gerektiğine yönelik açıklamalar dikkat çekmeye başladı. İlk bakışta bu gelişmeler Irak devletinin uzun yıllardır gerçekleştiremediği bir hedefe yaklaştığı izlenimini veriyor. Silahın devlet tekelinde toplanması, egemenliğin yeniden tesis edilmesi ve güvenlik sektörünün merkezileştirilmesi, Weberyen anlamda devletin temel özelliklerinden biri olan meşru şiddet tekelinin yeniden kurulması, Irak’ın 2003 sonrası dönemde en fazla ihtiyaç duyduğu meselelerdi. Ancak Irak’ta mesele hiçbir zaman teoride göründüğü kadar basit olmadı.
Irak’taki sorun yalnızca devlet dışı silahlı yapıların ortaya çıkması değildi. Asıl sorun, devletin bu yapılarla birlikte yeniden şekillenmesiydi. 2003 sonrasında devlet kurumlarının zayıflamasıyla ortaya çıkan boşlukları önce yerel silahlı yapılar doldurdu. Daha sonra bu yapılar siyasal sisteme dâhil oldu. Ardından bürokrasiye yerleşti. Güvenlik kurumları içerisinde temsil kazandı. Sonuçta ortaya devlet ile devlet dışı aktörler arasındaki sınırların giderek belirsizleştiği bir yapı çıktı.
Bu nedenle bugün Haşdi Şaabi’nin geleceği tartışılırken yalnızca bir milis organizasyonundan söz edilmiyor. DEAŞ’a karşı mücadele döneminde ortaya çıkan ve daha sonra yasal statü kazanan Haşdi Şaabi, artık Irak’ın güvenlik mimarisinin ayrılmaz parçalarından biri oldu. Tartışılan yeni düzenlemeler de bunu gösteriyor. Haşdi Şaabi’nin tamamen tasfiyesi değil, yeni bir kurumsal statü içerisinde yeniden tanımlanması gündemde. Hatta tartışılan modellerin önemli bir kısmı Savunma Bakanlığı entegrasyonundan çok, doğrudan Başbakan’a bağlı yeni bir güvenlik organizasyonuna işaret ediyor.
Son yıllarda özellikle Muhammed Şiya es-Sudani döneminde, devlet kapasitesinin güçlendirilmesine yönelik belirgin bir arayış ortaya çıktı. Bölgesel iş birliği projeleri, kamu yönetiminde reform girişimleri, bölgesel entegrasyon çabaları ve güvenlik sektöründeki yeniden yapılanma tartışmaları aynı stratejik yaklaşımın parçalarıydı. Sudani döneminde şekillenen bu yaklaşımın merkezinde devletin yeniden işlevsel hâle getirilmesi yer alıyordu. Zeydi hükümeti ise bu süreci güvenlik alanında daha somut ve daha iddialı bir aşamaya taşımaya çalışıyor.
Bu noktada Nuri el-Maliki döneminin mirası da önem kazanıyor çünkü Irak’ta güvenlik alanındaki parçalanma yalnızca milislerden kaynaklanmıyor. Devletin kendi güvenlik mimarisi de parçalı bir yapı üretti. Terörle Mücadele Servisi, Ulusal Güvenlik Müsteşarlığı, İçişleri Bakanlığı bünyesindeki yapılar ve Başbakanlık merkezli güvenlik kurumları zaman içerisinde farklı güç merkezlerinin oluşmasına yol açtı. Tüm bu çerçeve içerisinde ülkede “kurumsallaşmış parçalanma” ortaya çıktı. Sorun, bu parçalı yapının zamanla geçici bir kriz yönetimi aracından kalıcı bir güvenlik düzenine dönüşmesidir. Bu kurumsal çoğulluk, devletin ayakta kalmasında bir etken olsa da ortak bir egemenlik anlayışı ve merkezi bir kapasite oluşturamadı. Buradan hareketle, silahlı grupların silah bırakmasının ötesinde devletin güvenlik alanındaki dağınık yapıyı yeniden ortak bir egemenlik çerçevesi altında toplayıp toplayamayacağı esas meseleyi oluşturuyor. Bu nedenle bugün Federal Güvenlik Bakanlığı gibi yeni modeller tartışılırken asıl soru yeni bir kurumun kurulup kurulmayacağı değil, o kurumun yeni bir merkezileşmeyi mi yoksa kurumsallaşmış parçalanmanın yeni bir versiyonunu mu üreteceğidir.
Burada doğal olarak en kritik mesele Haşdi Şaabi’nin geleceği. Haşdi Şaabi artık yalnızca bir milis yapılanması değildir. Devlet bütçesinden pay alan, yasal statüye sahip, siyasi temsil üreten ve bürokratik ağlara yerleşmiş bir güvenlik-siyaset aktörüdür. Bu nedenle Haşdi’nin tamamen tasfiye edilmesi gerçekçi görünmüyor. Bu bağlamdaki asıl tartışma, Haşdi’nin hangi kurumsal çerçeveye oturtulacağıdır. Savunma Bakanlığı’na mı bağlanacak? Başbakanlık altında mı kalacak? Yoksa yeni kurulması tartışılan Federal Güvenlik Bakanlığı gibi farklı bir yapının parçası mı olacak?
Peşmerge meselesi ise Haşdi Şaabi tartışmasını daha karmaşık hâle getiriyor çünkü Irak’ta silahın devlet kontrolüne alınması yalnızca Şii milis grupların geleceğiyle sınırlı bir başlık değil. Eğer yeni güvenlik yapılanması Peşmerge güçlerini de kapsayacaksa, bu durum Bağdat-Erbil ilişkilerinde yeni ve oldukça zor bir pazarlık alanı açacaktır. Zira Peşmerge sahada tekil bir askerî yapı değildir. KDP’ye bağlı güçler, KYB’ye bağlı güçler ve IKBY Peşmerge Bakanlığı çatısı altında birleştirilmeye çalışılan ortak birlikler arasında uzun süredir devam eden kurumsal ayrışma var. Bu nedenle Bağdat açısından “Peşmerge’yi sisteme dâhil etmek” teknik bir güvenlik reformundan çok daha fazlası anlamına geliyor. Hangi Peşmerge’nin, hangi komuta zinciriyle, hangi bütçe ve yetki düzeni içerisinde merkezi güvenlik mimarisine bağlanacağı sorusu doğrudan Kürt iç dengelerini, Erbil-Bağdat ilişkilerini ve Irak’ın federal yapısını ilgilendiriyor.
Ancak bu modelin başarı şansı, kâğıt üzerinde kurulacak yeni kurumsal çatıdan çok, bu çatının gerçek komuta birliği üretip üretemeyeceğine bağlı olacak. Aksi hâlde Irak’ta silahın devletleşmesi yerine, farklı silahlı yapıların yeni bir yapı içerisinde yeniden konumlandığı daha karmaşık bir güvenlik düzeni ortaya çıkabilir.
Bu nedenle asıl mesele, bu süreç sonunda ortaya çıkacak yapının gerçekten devlet kapasitesi ve kurumsallaşmış bir egemenlik oluşturup oluşturmayacağıdır. Irak’ın son yıllarda izlediği çizgi ve bölgesel dengelerde yaşanan değişim, bu yönde bir iradenin ortaya çıktığını gösteriyor. Ancak sürecin başarısı yeni kurumlar kurmaktan çok mevcut güç ilişkilerinin dönüştürülmesine bağlı olacak. Süreç güçlü bir merkezi otorite ve net bir komuta zinciri üretemezse Irak, milisleri tasfiye eden bir devlete dönüşmek yerine, milislerin devlet içinde yeniden konumlandığı daha karmaşık bir güvenlik düzenine doğru ilerleyebilir. Bu nedenle bugün Irak’ta cevap aranan soru, Haşdi Şaabi’nin, Peşmerge’nin ya da başka bir silahlı yapının geleceğinden daha büyük bir anlam taşıyor. Asıl soru, güvenlik reformu üzerinden yürütülen bu sürecin yeni bir egemenlik inşası mı yoksa kurumsallaşmış milisleşmenin yeni bir aşaması mı olacağıyla ilgilidir. Bu soruya verilecek cevap Irak’ın geleceğini belirleyecektir.

