2025 yılının ilk yarısında Türkiye Büyük Millet Meclisi, Paris Anlaşması taahhütlerini hayata geçirmek üzere kapsamlı bir iklim kanunu taslağını müzakere etmeye başladı. Kamuoyu verileri toplumun bu adıma hazır olduğunu gösteriyordu. Baysal’ın 2024 yılında gerçekleştirdiği ulusal ölçekli bir anket, katılımcıların yüzde 64,4’ünün iklim değişikliğini “zamanımızın en önemli sorunu” olarak tanımladığını, yalnızca yüzde 2,8’inin konuyu “abartılı” bulduğunu ortaya koymuştu. Aynı araştırmada katılımcıların yüzde 65,3’ü iklim değişikliğinin bir güvenlik sorunu olduğunu kabul ediyordu. Tüm göstergeler yasama sürecinin nispeten sorunsuz ilerleyeceğine işaret ediyordu.
Ancak öyle olmadı. İklim kanunu taslak metni kamuoyuna ulaştığı andan itibaren sosyal medya platformlarında (Twitter/X, Instagram, Facebook ve Ekşi Sözlük’te) farklı bir tablo ortaya çıktı. Muhalefet, iklim bilimini ya da küresel ısınmayı tartışmak yerine iklim kanununun kendisini varoluşsal bir tehdit olarak çerçevelemeye başladı. Paylaşımlarda kanunun “Orwelci bir kontrol dönemi” başlatacağı, tarımı yok edeceği, kişisel özgürlükleri ortadan kaldıracağı ve Türkiye’nin egemenliğini küresel güçlere devredeceği iddia edildi. İklim politikası iklim değişikliğinden daha tehlikeli hâle getirilmişti.
Bu yazı, Şubat-Temmuz 2025 döneminde sosyal medyada dolaşan bu dezenformasyon kampanyasının tematik yapısını ortaya koymayı amaçlıyor. Dört ana platformda yayılan 225 özgün paylaşımın incelenmesiyle oluşturulan bu analiz, kampanyanın hangi korkuları harekete geçirdiğini ve toplumsal olarak neden bu denli yayılım alanı bulduğunu göstermeyi hedefliyor. Temel argümanımız şu: Temelli ve yaygın bir iklim farkındalığı oluşturulmadıkça toplum, bu tür dezenformasyon kampanyalarına karşı kırılgan kalmaya devam edecektir.
Kampanyanın Doğası: İklim Değil, İklim Politikası Hedefte
Bu dezenformasyon kampanyasını klasik iklim inkârcılığından ayıran temel özellik, hedefindeki şeyin iklim bilimi değil, iklim politikası olmasıdır. Kampanyada CO₂ yoğunluğu ya da küresel sıcaklık artışı tartışılmıyor; bunun yerine karbon vergisi, tarımsal düzenleme, izleme mekanizmaları ve enerji dönüşümü gibi politika araçları varoluşsal tehdit olarak sunuluyor. Bir başka deyişle, “iklim değişikliği tehdit” söyleminden “iklim politikası tehdit” söylemine geçiş yaşanmıştır. Bu da kampanyayı salt bilimsel inkâr hareketlerinden farklı ve potansiyel olarak daha tehlikeli kılmaktadır çünkü iklim değişikliğinin varlığını kabul eden kişileri bile politika karşıtlığına çekebilmektedir.
Kampanyanın tematik analizi, birbirine bağlı altı temel anlatıyı ortaya koymaktadır. Bu anlatılar; kişisel özgürlükler ve gözetim korkusu, ekonomik yük ve eşitsizlik, küresel elit komplosu ve egemenlik kaybı, ahlaki ve kültürel tehdit algısı, iklim bilimine güvensizlik ve demokratik meşruiyet açığı şeklinde sıralanabilir. Her biri iklim kanununu farklı bir açıdan “tehdit” olarak inşa etmekte ve birlikte bütünlüklü bir korku mimarisi oluşturmaktadır.
1. Özgürlüklerin Kısıtlanması ve Gözetim Korkusu
Kampanyanın en yaygın teması, iklim kanununun bireysel özgürlükleri ortadan kaldıracağı ve kapsamlı bir gözetim rejimi kuracağı iddiasıydı. Paylaşımlarda kanun doğrudan otoriteryanizmle eşleştirildi:
“İklim kanunu diktatörlüktür. Tarlanı ekemeyeceksin. Hayvanını besleyemeyeceksin.”
Kişisel karbon izleme iddiası özellikle yaygın bir korku malzemesi olarak kullanıldı. “Karbon ayak izi” kavramı bireylerin günlük yaşamının her alanına müdahale aracı olarak çerçevelendi:
“Karbon ayak izi adı altında attığınız her adım, aldığınız her nefes sayılacak. Bir gün bir uygulama size ‘bugün limitinizi aştınız’ diyecek.”
Bu anlatı, soyut bir politika tartışmasını banyo suyunun kısıtlanmasından saksıda çiçek yetiştirmenin yasaklanmasına kadar somut, gündelik senaryolara taşıyarak korkuyu elle tutulur hâle getirdi. İklim Değişikliği Başkanlığı, Temmuz 2025’teki resmî açıklamasında bu iddiaları “mit” olarak nitelendirip tek tek yanıtladı ancak paylaşımların yarattığı distopik imgelem çoktan geniş kitlelere ulaşmıştı.
2. Ekonomik Yük ve Eşitsizlik
Kampanyanın ikinci güçlü bileşeni, iklim kanununun doğrudan ekonomik yıkıma yol açacağı iddiasıydı. Karbon vergisi, tarımsal yasaklar, çiftçilere cezalar ve yapay et dayatması gibi spesifik korkular genel bir “fakir daha fakirleşecek” anlatısıyla birleştirildi. Paylaşımlarda iklim politikasının sınıfsal bir saldırı olduğu vurgulandı:
“Bedeli yoksul, esnaf ve köylü ödeyecek; çevreyi kirleten holdinglere ise cezayı silecek ‘yeşil sertifika’ verilecek.”
Tarım ve gıda güvenliği özellikle hassas bir alan olarak öne çıktı. “Sıfır emisyon ne demek? Tarımın ve hayvancılığın sonu demek” gibi paylaşımlar, kırsal kesimdeki geçim kaygılarını doğrudan harekete geçirdi. Yapay et meselesi de Bill Gates üzerinden komplo anlatılarına bağlandı: Doğal et yemenin zenginlere özgü bir ayrıcalık hâline geleceği iddia edildi. Ekonomik anlatı, soyut iklim hedeflerini mutfak masasına taşıyarak kampanyanın en geniş kitleye ulaşan boyutu oldu.
3. Küresel Elit Komplosu ve Egemenlik Kaybı
Kampanyanın en derin ve en zor müdahale edilebilir katmanı iklim politikasını küresel bir komplonun parçası olarak sunan anlatıydı. Bu temada Paris Anlaşması, Türkiye’nin topraklarını yabancı güçlere devreden bir “satış sözleşmesi” olarak tanımlandı:
“Türkiye globalistlere satıldı. Paris İklim Anlaşması bir satış sözleşmesidir. Meclis’ten geçen iklim kanunu da tapunun devridir.”
Komplo anlatısı, BlackRock, Bill Gates ve “Büyük Sıfırlama” (Great Reset) gibi küresel dolaşımdaki unsurlarla beslendi. Bazı paylaşımlarda dil kıyamet senaryolarına ulaştı:
“Globalist şeytancıların ‘Büyük Sıfırlama’ yani ‘insanlığın yok edilmesi’ planını onaylamış olacaksınız. Bu vatanın ve milletin en büyük ihaneti.”
Bu komplo çerçevesi diğer tüm temaları birbirine bağlayan bir üst anlatı işlevi gördü. Yapay et korkusu, karbon vergisi endişesi ve tarımsal kısıtlama iddiası tek tek ele alındığında birer politika tartışmasıyken, komplo çerçevesine yerleştirildiğinde “küresel saldırının kanıtları” hâline geldi. Her yeni kısıtlama iddiası komplonun doğrulanması olarak yorumlandı. Dikkat çekici olan, İklim Değişikliği Başkanlığının resmî yanıtında bu komplo anlatılarına hiç değinmemiş olmasıdır.
4. Ahlaki ve Kültürel Tehdit Algısı
İklim kanunu muhalefeti, bazı paylaşımlarda derin bir medeniyet krizi anlatısına dönüştü. Kanun yalnızca ekonomik ya da siyasi değil, ahlaki ve kültürel bir tehdit olarak sunuldu:
“Cinsiyetsiz, mülksüz, dinsiz, dijital olarak izlenen bir köle toplum olacağız.”
Dini çerçeveleme de sıkça karşımıza çıktı: “Allah’a savaş açan er geç kaybedecektir” gibi ifadeler, iklim politikasını bir inanç meselesi hâline getirdi. Antisemitik söylem de bu temada yer aldı. Bu anlatı, iklim politikasını teknik bir müzakereden çıkarıp kimlik çatışmasına taşıdığı için uzlaşmayı neredeyse imkânsız kılıyor. Medeniyete yönelik bir saldırı olarak algılanan şeyle kısmi uzlaşma mümkün değildir.
5. İklim Bilimine Güvensizlik
Kampanyanın epistemik boyutu iklim biliminin tamamen reddedilmesinden IPCC raporlarının “hükümet kontrolünde” olduğu iddiasına uzanan geniş bir yelpazeye yayıldı. “#iklimdüzenbazlığı” ve “#yeşildolandırıcılık” gibi hashtag’lerle yayılan bu anlatıda, bilimsel üretim sürecinin kendisi şüpheli ilan edildi:
“İklim krizi diye bir şey yok. İklim yalanı var.”
Bu tema diğerlerinin entelektüel altyapısını oluşturdu. İklim bilimini reddederek birincil tehdit iddiasının ampirik temelini çürütmek aynı zamanda iklim politikasına yönelik aciliyet ve tehdit söylemini sürdürmeyi mümkün kıldı. İklim Değişikliği Başkanlığının resmî açıklamasında bu temaya doğrudan yanıt verilmemiş olması önemli bir boşluktur.
6. Demokratik Meşruiyet Açığı
Kampanyanın son önemli bileşeni, iklim kanununun demokratik süreci atlayarak gerçekleştirildiği iddiasıydı. Paylaşımlarda milletin sesinin duyulmadığı ve sivil toplumun dışlandığı öne sürüldü:
“Milletin açık itirazına rağmen TBMM’den geçirildi.”
“Sivil toplum, bilim insanları ve yerel yönetimler sürecin dışında bırakıldı” iddiası, diğer tüm temalar için meşruiyet alanı açtı. Eğer süreç demokratik değilse, çıkan yasaya karşı çıkmak meşru hâle geliyordu. Bu da iklim politikasına yönelik itirazların salt içerik eleştirisi olmaktan çıkıp sistemik bir direnme çağrısına dönüşmesini kolaylaştırdı.
Kurumsal Yanıt ve Karşılanamayan Boşluklar
İklim Değişikliği Başkanlığı, Temmuz 2025’te sosyal medya üzerinden resmî bir açıklama yayımlayarak dolaşımdaki dokuz spesifik iddiaya yanıt verdi. Başkanlık; özgürlük kısıtlaması, karbon vergisi, tarımsal yasak, çiftçi cezası, yapay et, Paris Anlaşması toprak devri, fosil yakıt yasağı, muhalefeti suç sayma ve kişisel karbon cezası iddialarını tek tek “mit” olarak nitelendirip çürüttü.
Ancak bu yanıt, kampanyanın yalnızca bir boyutunu karşılıyordu. Küresel elit komplosu, iklim bilimine köklü güvensizlik, ahlaki ve kültürel tehdit anlatıları ve demokratik meşruiyet eleştirisi gibi kampanyanın en derin ve en yayılan temalarına resmî düzeyde hiçbir yanıt verilmedi. Oysa sosyal medya verilerimiz, tam da bu yanıtsız kalan anlatıların kampanyanın temel taşıyıcıları olduğunu göstermektedir. Başkanlık spesifik politika mitlerini çürütürken, bu mitlere kültürel rezonans ve seferberlik gücü kazandıran daha derin anlatıları gözden kaçırmıştır.
Sonuç: İklim Farkındalığı Yoksa Kırılganlık Var
Türkiye’nin iklim kanunu sürecindeki deneyimi çarpıcı bir paradoks ortaya koymaktadır: İklim değişikliğini yüzde 96 oranında kabul eden bir toplumda bile iklim politikalarına yönelik dezenformasyon kampanyaları geniş yayılım alanı bulabilmektedir. Bu durum iklim farkındalığının yalnızca “iklim değişikliği vardır” şeklindeki genel bir kabulden ibaret olamayacağını göstermektedir.
Dezenformasyon kampanyasının başarısı toplumda iklim politikalarının neden gerekli olduğuna, nasıl işlediğine ve kimin için olduğuna dair temelli bir anlayışın eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İnsanlar iklim değişikliğini genel olarak kabul edebilir ancak karbon fiyatlandırmasının ne olduğunu, emisyon azaltım mekanizmalarının nasıl çalıştığını ve uluslararası iklim rejimlerinin ulusal egemenlikle ilişkisini bilmediklerinde bu boşlukları komplo teorileri, korku senaryoları ve siyasi manipülasyon doldurmaktadır.
Bu analizden çıkan temel ders şudur: İklim iletişimi yalnızca iklim bilimini anlatmakla yetinemez. Toplumu dezenformasyona karşı dirençli kılmak için iklim politikalarının mantığını, maliyetlerinin nasıl paylaşılacağını, demokratik meşruiyetini ve uluslararası boyutunu da kapsayan bütünlüklü bir farkındalık gereklidir. Aksi takdirde, “iklim kanunu diktatörlüktür” diyen bir paylaşımın yayılma hızı, yıllarca süren bilimsel emeği ve politika çalışmasını bir gecede boşa çıkarabilmektedir.
Türkiye’nin yaşadığı bu deneyim yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinden Avrupa’daki Yeşil Mutabakat karşıtlığına, ABD’deki “Once Amerika” iklim politikalarından küresel çapta yükselen otoriter popülizme kadar benzer kalıplar görülmektedir. İklim politikalarının toplumsal meşruiyetini korumak bugünün en kritik yönetişim meselelerinden biridir ve bu meşruiyet ancak bilgiye dayalı ve katılımcı bir iklim farkındalığı üzerine inşa edilebilir.
