İklim değişikliği bütün iktisadi sistemi etkilemekte. İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneğinin hesaplamaları iklim değişikliği kaynaklı olarak 2050 yılına kadar Türkiye’de yeşil dönüşüm yatırımlarının yıllık 25 milyar dolar civarında seyredeceği şeklinde. Bu denli yüksek bir yatırımın tüm iktisadi dengeleri etkilemesi kaçınılmaz. Bu nedenle iklim değişikliği artık bir çevre problemi olmanın yanı sıra bir ekonomik istikrar meselesi.
İklim Finansmanı ve Makroekonomik İstikrar
Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) son dönemdeki çalışmaları da bu etkiyi açık biçimde ortaya koyuyor. Mitra ve arkadaşlarının 2025 yılında hazırladığı “Integrating Climate Change into Macroeconomic Analysis” isimli çalışmaya göre iklim değişikliğinin temel makroekonomik etkilerini çeşitli başlıklar altında değerlendirmek mümkün. Bu çalışmaya göre iklim değişikliğinin makroekonomik etkileri öncelikle büyüme, üretkenlik ve enflasyon üzerinden ortaya çıkmaktadır. Aşırı sıcaklıklar emek verimliliğini ve tarımsal üretimi azaltırken, doğal afetler altyapı ve sermaye stokunda kayıplara yol açarak ekonomik büyüme potansiyelini zayıflatabilmektedir. Avrupa ülkelerinde son iki yazdır tartışılan aşırı sıcaklık-büyüme ilişkisi bu duruma örnek teşkil etmekte. Kuraklık ya da aşırı yağışlar, gıda arzını ve dolayısıyla gıda fiyatlarını; enerji arzındaki bozulmalar ise enerji maliyetlerini artırarak enflasyon üzerinde baskı oluşturabilmektedir. Bu durum iklim değişikliğinin enflasyon ve reel faizler üzerinde yukarı yönlü baskı yaratabileceğine işaret etmektedir. Faiz oranlarının yukarı yönlü hareketi büyük yatırım gerektiren iklim sorunlarının çözümünü öteleyebilmektedir.
İklim kaynaklı fiyat artışları çoğu zaman talep kaynaklı değil, arz yönlü şoklardan kaynaklanmakta ve para politikasının bu şoklara müdahale kapasitesini sınırlamaktadır. Dolayısıyla iklim değişikliği çevresel bir sorun olmanın yanı sıra fiyat istikrarı ve para politikasının etkinliği açısından giderek daha önemli bir makroekonomik risk haline gelmektedir.
İklim değişikliğinin diğer önemli etkileri kamu maliyesi, dış denge ve finansal istikrar üzerinde görülmektedir. Sel, yangın, kuraklık ve diğer aşırı hava olayları kamu harcamalarını ve yeniden yapılandırma ihtiyacını artırırken, ekonomik aktivitedeki yavaşlama vergi gelirlerini azaltarak kamu maliyesi üzerindeki baskıyı güçlendirebilmektedir. Enerji ithalatına bağımlı ekonomiler açısından fosil yakıt fiyatlarındaki dalgalanmalar cari dengeyi etkilerken, karbon yoğun üretimin küresel ölçekte giderek daha yüksek maliyetlerle karşılaşması dış ticaret rekabetçiliğini de önemli ölçüde değiştirmektedir. Özellikle Avrupa Birliği'nin sınırda karbon düzenlemeleri, yeşil dönüşümü Türkiye açısından çevresel bir tercih olmanın ötesinde bir rekabetçilik meselesine dönüştürmektedir.
İklim kaynaklı yeni vergilendirmeler de dış ticaret hacimleri üzerinde baskı oluşturmaktadır. Finansal sistem açısından ise iklim riskleri, bir yandan sel, yangın ve kuraklık gibi fiziksel riskler, diğer yandan düşük karbonlu ekonomiye geçişin yaratacağı geçiş riskleri yoluyla şirket bilançolarını, kredi kalitesini ve finansal istikrarı etkileyebilmektedir. Bu noktada finansal sektörün kredi değerlendirmeleri de farklılaşmaktadır.
Sonuç olarak, Mitra ve arkadaşlarının çalışmasından da yeşil dönüşümün finansmanı ile finansal istikrar birbirinden ayrı iki konu olmadığı net bir biçimde ortaya çıkmakta. Tam tersine, finansal sistemin yeşil dönüşümü finanse edebilmesi kadar, iklim risklerinin finansal sistem içinde ölçülmesi ve yönetilmesi de önemlidir.
Türkiye'nin cevabı: Yeşil finans
Ulusal Yeşil Finans Stratejisi ve Eylem Planı (2026–2029) Türkiye'nin 2053 Net Sıfır Emisyon Hedefi çerçevesinde geliştirdiği politika setinin önemli bir unsuru olarak öne çıkmakta. Ulusal Yeşil Finans Stratejisi ve Eylem Planı 3 amaç, 11 hedef ve 45 eylemden oluşmakta.
Eylem Planı 2053 Net Sıfır Emisyon Hedefi doğrultusunda Türkiye'nin uluslararası yeşil finansman kaynaklarına daha kolay erişmesini ve yurt içi ve yurt dışı finansal kaynakların sürdürülebilir ekonomik faaliyetlere yönlendirilmesini sağlayacak bir finansal ekosistem oluşturma misyonunu detaylandırmakta. Burada dikkat çekici olan nokta, belgenin oldukça somut bir eylem mimarisi önermesi.
Türkiye’nin Ulusal Yeşil Finans Stratejisi ve Eylem Planı üç temel amaç etrafında şekilleniyor. Bunlardan ilki, şeffaf ve ölçülebilir bir yeşil finans altyapısının oluşturulması. Bu kapsamda yeşil finansı teşvik edecek sektörel düzenleyici çerçevenin oluşturulması, danışmanlık, doğrulama ve güvence sistemleri gibi destekleyici altyapının geliştirilmesi, yeşil finans alanında veri toplama ve yönetim kapasitesinin güçlendirilmesi, ortak raporlama standartlarının oluşturulması ve yeşil finansın suiistimalinin, diğer bir ifadeyle “yeşil boyama” riskinin önlenmesine yönelik mekanizmaların geliştirilmesi hedefleniyor. Bu amacın merkezinde ise Türkiye Yeşil Taksonomisi bulunuyor. Buna göre Eylem Planı, Türkiye Yeşil Taksonomisi çalışmalarının tamamlanmasını ve 2026 yılında Türkiye Yeşil Taksonomi Yönetmeliği’nin yayımlanmasını öngörürken, yeşil varlık oranı uygulamasının da taksonomide yer alacak kriterlerle uyumlu hale getirilmesini hedefliyor. Bu düzenleme finansal sistem açısından önemli bir dönüşüm anlamına geliyor.
Sonuç olarak “yeşil yatırım” kavramının ortak, ölçülebilir ve doğrulanabilir bir tanıma kavuşması; bankaların, yatırımcıların ve kamu kurumlarının aynı kriterler üzerinden hareket etmesini sağlayacak ve sermayenin hangi faaliyetlere yönlendirileceğine ilişkin daha şeffaf bir çerçeve oluşturacaktır. Bu noktada finansman maliyetlerinin yeşil çerçevede nasıl şekilleneceğinin takip edilmesi gerekiyor.
Bu altyapının önemli tamamlayıcılarından biri de veri ve raporlama mekanizması. Bu doğrultuda Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun öncü adımlarının devamı da oldukça belirleyici olacak.
Stratejinin ikinci amacı ise yeşil finans alanında kurumsal kapasite ile insan kaynağının güçlendirilmesi. Yeşil dönüşümün başarılı olabilmesi için yalnızca yeni finansal düzenlemelerin yapılmasının yeterli olmadığı açık. Bu düzenlemeleri uygulayacak, iklim risklerini ölçebilecek ve sürdürülebilirlik kriterlerini finansal kararlara yansıtabilecek nitelikli insan kaynağına da ihtiyaç bulunuyor. Bu nedenle strateji kapsamında kurum ve kuruluşların kapasitesinin geliştirilmesi hedefleniyor.
Burada özellikle dikkat çekici olan nokta, iklim risklerinin teorik bir risk olarak tanımlanmasının ötesine geçilerek finansal sistem içerisinde ölçülebilir bir risk haline getirilmeye çalışılmasıdır. Eylem Planı, 2027 yılında Türk bankacılık sektöründe iklim ve çevre riskleri bağlantılı stres testi altyapısının oluşturulmasını, 2029 yılında ise finansal sektörlere yönelik iklim ve doğa riskleri stres testlerinin gerçekleştirilmesini öngörüyor. Böylece iklim değişikliğinin finansal sistemin dayanıklılığı üzerindeki etkilerinin daha sistematik biçimde analiz edilmesi amaçlanıyor.
Stratejinin üçüncü amacı ise yeşil finansın gelişimine yönelik piyasa mekanizmalarının oluşturulması. Buradaki temel mesele şirketlerin yeşil yatırım yapmaya teşvik edilmesi ve bu yatırımlar için gerekli finansal ürünlerin ve piyasa altyapısının geliştirilmesi. Yeşil ve sürdürülebilir tahviller, sürdürülebilirlik bağlantılı finansman araçları, sürdürülebilirlik endeksleri, çevresel, sosyal ve yönetişim derecelendirmesi ile KOBİ’lerin yeşil dönüşüm yatırımları için finansmana erişiminin kolaylaştırılması bu yaklaşımın önemli unsurları arasında yer alıyor. Bu aşamada Emisyon Ticaret Sisteminin işlerlik kazanması da gündemde. Türkiye bu açıdan önemli bir adımı 27 Ağustos 2026 tarihinde bir yönetmelik açıklayarak attı.
Eylem Planı ayrıca sermaye piyasalarında ÇSY (İngilizce “Environmental, Social, Governance" kelimelerinin Türkçe karşılığı olan “Çevresel, Sosyal ve Yönetişim” sözcüklerinin baş harfleridir) derecelendirmesine yönelik düzenlemelerin yapılmasını ve finansal varlık türlerine göre sektörel ve tematik sürdürülebilirlik endekslerinin geliştirilmesini öngörüyor. Böylece yeşil finansın, finans sektörünün tamamına yayılarak sermaye piyasalarının da yeşil dönüşümün finansmanında daha etkin bir rol üstlenmesi amaçlanıyor.
Bu çerçeveden bakıldığında Türkiye’nin Yeşil Finans Stratejisi’ni salt “çevreci yatırımların finansmanı” olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Stratejinin daha geniş hedefi, finansal sistemin kaynak tahsis mekanizmasını iklim risklerini ve sürdürülebilirlik kriterlerini dikkate alacak şekilde dönüştürmektir. Bu yönüyle Yeşil Finans Stratejisi, Türkiye’nin 2053 Net Sıfır Emisyon hedefinin çevre politikasından finansal sisteme, oradan da ekonomik büyüme ve rekabetçilik politikasına uzanan en önemli bağlantılarından birini oluşturuyor.
Sonuç: Yeşil dönüşüm Türkiye için bir maliyet değil, yeni bir büyüme mimarisidir
İklim değişikliğine uyum sağlamak ve düşük karbonlu üretime geçmek çevre politikasının ötesinde ekonomik dayanıklılık ve rekabet gücünün korunması açısından stratejik bir zorunluluk haline gelmekte. Türkiye’nin Ulusal Yeşil Finans Stratejisi ve Eylem Planı da bu küresel dönüşümün dışında kalmak yerine, Türkiye’nin finansal sistemini bu yeni döneme hazırlamayı amaçlayan önemli bir adım niteliğinde.
SPK da 13 Ağustos 2026 tarihli duyurusuyla yeşil, sürdürülebilir ve sosyal sermaye piyasası araçları ile sürdürülebilirlik bağlantılı araçların ihracının teşvik edilmesi amacıyla yeni düzenlemeler yapmıştır. Sonuç olarak Türkiye, yeşil finans için gerekli düzenleyici altyapısını oluşturmaktadır. Bu doğrultuda veri altyapısının kurulmasından Türkiye Yeşil Taksonomisi’ne, sürdürülebilirlik raporlamasından iklim risklerinin stres testleriyle ölçülmesine ve yeşil finansal ürünlerin geliştirilmesine kadar pek çok farklı çalışmanın yürütülmesi de planlanmaktadır.
Türkiye açısından asıl fırsat, yeşil dönüşümün ortaya çıkaracağı yeni yatırım alanlarını doğru değerlendirebilmektir. Yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, düşük karbonlu sanayi, elektrikli ulaşım, batarya teknolojileri, yeşil hidrojen, döngüsel ekonomi ve sürdürülebilir tarım gibi alanlar önümüzdeki dönemin önemli büyüme ve yatırım başlıkları olacaktır. Yeşil finans altyapısının güçlendirilmesi ve yoğun ar-ge faaliyetleri bu alanlara hem yurt içi tasarrufların hem de uluslararası sermayenin yönlendirilmesini kolaylaştırabilir. Özellikle Türkiye’nin Avrupa ile güçlü ticari bağları düşünüldüğünde, düşük karbonlu üretim kapasitesinin artırılması ihracat pazarlarının korunması kadar yeni pazarlara erişim açısından da stratejik önem taşıyor.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki mesele sadece iklim değişikliğinin ekonomik maliyetlerini azaltmak değildir. Asıl mesele, küresel ekonomide yaşanan yeşil dönüşümü Türkiye’nin üretim, yatırım, ihracat ve finansman kapasitesini güçlendirecek bir fırsata dönüştürmektir. Sonuç olarak Türkiye için yeşil dönüşüm, COP31 yolunda uyulması gereken uluslararası bir gündem ve geleceğin ekonomisinde rekabet avantajı elde etme fırsatıdır.

