Yemen’de yeniden yoğunlaşan çatışmalar, Ortadoğu’da askerî rekabetin coğrafi ve siyasi sınırlarının nasıl değiştiğini göstermektedir. İran savaşıyla birlikte Hürmüz Boğazı üzerindeki baskının artması, Körfez ülkelerini alternatif enerji ve ticaret güzergahlarına yöneltirken Kızıldeniz’in güneyindeki Babülmendep’in güvenliği daha kritik hale gelmiştir. Yemen’deki Husi kapasitesi, Irak’taki İran bağlantılı silahlı gruplar ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısının korunmasına ilişkin sorunlar, farklı coğrafyalarda ortaya çıkan tehditlerin aynı stratejik sistem üzerinde etkiler ürettiği bir ortam yaratmaktadır. Ancak bu gelişmeleri yalnızca savaş alanlarının birbirine bağlanması üzerinden değerlendirmek yeterli olmaz. Asıl mesele, bağlantılı tehditlerin bölge ülkelerinin güvenlik tercihlerini nasıl değiştirdiği ve yeni savunma ortaklıklarının bölgesel istikrar üzerinde ne tür sonuçlar doğurabileceğidir. Hürmüz ve Babülmendep çevresindeki bu karşılıklı etkileşim, İki Boğaz Savaşı (Two-Strait War) olarak kavramsallaştırılabilecek yeni bir stratejik dinamiğe işaret etmektedir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında oluşturulan Mekke İttifakı bu açıdan önemli bir örnek sunmaktadır. Yemen’deki askerî gelişmeler, paktın kolektif savunma taahhütlerini sınarken üç ülkenin farklı güvenlik önceliklerini de daha görünür hale getirmektedir. Suudi Arabistan için öncelikli mesele ülke topraklarının ve kritik altyapısının korunmasıdır. Pakistan açısından Riyad’ın güvenliği önemli bir stratejik sorumluluk oluştururken Yemen’deki savaşa doğrudan katılım daha farklı hesaplar gerektirmektedir. Türkiye açısından ise Körfez güvenliğine katkı sağlamak, İran’la ilişkilerini yönetmek ve bölgesel diplomatik hareket alanını korumak aynı stratejik denklemin parçalarıdır. Bu nedenle Mekke İttifakı’nı yalnızca bölgesel güvenlik işbirliğinin genişlemesi olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. İttifak, ortak caydırıcılığın güçlendirilmesi ile üyelerin stratejik hareket alanlarını koruma ihtiyacı arasındaki ilişkinin sınandığı bir mekanizma olarak da görülmelidir. Bu denklemi daha görünür kılan en önemli askeri ve jeopolitik gelişme Yemen’de devam eden savaştır.
İki Boğaz Savaşı: Hürmüz ve Babülmendep
Yemen’de 5 Ekim’de başlayan Yemen’in Şafağı operasyonu, Suudi Arabistan destekli hükümet güçlerinin Babülmendep çevresindeki Husi kazanımlarını geri çevirmeyi hedeflediği yeni bir askerî safhayı başlatmıştır. Askeri operasyonel değerlendirmeler, kıyı şeridindeki çatışmalar ile Taiz çevresindeki dağlık bölgelerde devam eden mücadelenin farklı dinamiklere sahip olduğunu göstermektedir. Hükümet güçlerinin kıyıdaki ilerleyişi deniz ulaşım güzergahlarının güvenliği bakımından önem taşırken Husilerin iç bölgelerdeki savunma kapasitesi, savaşın kısa sürede sonuçlanmasını zorlaştırmaktadır. Ayrıca hükümet yanlısı güçlerin kendi içindeki siyasi ve askerî farklılıklar, taktik kazanımların kalıcı bir siyasi düzene dönüştürülmesini güçleştirebilir.
Kaynak: Anadolu Ajansı https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/54345
Burada dikkat çekici olan, sahadaki askerî başarı ile bölgesel güvenlik üzerindeki stratejik etki arasındaki farklılıktır. Husiler belirli bölgelerde toprak kaybetse bile uzun menzilli füze ve insansız hava aracı kapasitesi sayesinde çatışmanın maliyetini Yemen dışına taşıyabilmektedir. 8 Ekim’de Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na yönelik saldırı ve hava ulaşımında yaşanan ciddi aksamalar bu kapasitenin ekonomik sonuçlarını göstermektedir.
Bu gelişme, askerî harekâtın başarısının nasıl ölçülmesi gerektiğine ilişkin önemli bir soruyu gündeme getirmektedir. Kıyı şeridinde alan kontrolünün genişletilmesi, Babülmendep’e yönelik bazı tehditleri azaltabilir. Ancak Husilerin uzak mesafelerden saldırı gerçekleştirme kapasitesi devam ettiği sürece Suudi Arabistan’ın havaalanları, enerji tesisleri ve ekonomik altyapısı risk altında kalabilecektir. Dolayısıyla Yemen’deki savaşın askerî mantığı ile Suudi Arabistan’ın güvenlik ihtiyacı arasında tam bir örtüşme bulunmamaktadır. Riyad açısından toprak kontrolünün sağlanması önemli olmakla birlikte daha temel mesele, ülkenin ekonomik faaliyetlerini ve kritik altyapısını sürdürülebilir biçimde koruyabilmektir.
Bu ayrım, Yemen savaşının neden daha geniş bir bölgesel güvenlik sorunu haline geldiğini de açıklamaktadır. İran savaşı nedeniyle Hürmüz Boğazı’ndaki baskının artması, Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz üzerinden enerji ihracatına verdiği önemi yükseltmiştir. Ancak Hürmüz’e alternatif güzergâhların kullanılması, güvenlik sorununu tamamen ortadan kaldırmamaktadır. Doğu-Batı Petrol Boru Hattı ve Yenbu Limanı üzerinden sağlanan ihracat kapasitesi, enerji taşımacılığını Hürmüz’den kısmen bağımsızlaştırırken Kızıldeniz güvenliğini daha önemli hale getirmektedir. Husilerin Babülmendep çevresindeki kapasitesi, bu alternatifin de askerî baskı altında kalabileceğini göstermektedir. Irak’taki İran bağlantılı silahlı grupların oluşturabileceği tehditler eklendiğinde, farklı coğrafyalardaki gelişmelerin aynı ekonomik ve stratejik sistem üzerinde birbirini etkileyen sonuçlar ürettiği görülmektedir.
İki Boğaz Savaşı kavramı, Hürmüz ve Babülmendep’te tek merkezden yönetilen ortak bir savaş yürütüldüğü iddiasını taşımamaktadır. Kavram, Hürmüz’deki baskının enerji akışlarını Kızıldeniz’e yöneltmesi, bu alternatif güzergâhın Babülmendep çevresindeki tehditlere açık olması ve farklı çatışma alanlarında ortaya çıkan maliyetlerin birbirine aktarılması üzerinden okunmalıdır. Böylece bir boğazdaki güvenlik sorunu, diğerindeki askerî gelişmelerin stratejik önemini artırmaktadır. Bu karşılıklı bağımlılık, Suudi Arabistan gibi ülkeler açısından kritik altyapı savunmasını, deniz güvenliğini ve ortaklarla koordinasyonu aynı güvenlik hesabının parçaları haline getirmektedir.
Ancak burada önemli bir analitik ayrım yapılmalıdır. Farklı aktörlerin faaliyetlerinin aynı stratejik sistem üzerinde benzer sonuçlar üretmesi, bu faaliyetlerin mutlaka tek bir merkezden yönetildiği anlamına gelmemektedir. İran, Husiler ve Irak’taki silahlı gruplar arasında farklı düzeylerde siyasi ve askerî ilişkiler bulunsa da bu aktörlerin kendi öncelikleri ve yerel hesapları da bulunmaktadır. Bu nedenle bölgesel tehditleri tek bir koordineli stratejinin parçaları olarak görmek, aktörlerin hareket alanını ve çatışmanın karmaşıklığını olduğundan daha basit gösterebilir.

Bağlantılı savaşlar yaklaşımının açıklayıcı değeri burada ortaya çıkmaktadır. Birbirinden farklı savaş alanları, ortak komuta yapıları bulunmasa bile enerji altyapısı, ticaret güzergâhları, ekonomik beklentiler ve ittifak ilişkileri üzerinden birbirine bağlanabilmektedir. Bu bağlantıların yoğunlaşması ise devletlerin güvenlik planlamasında yeni tercihler yapmasını gerektirmektedir. Suudi Arabistan’ın yalnızca kendi askerî kapasitesine dayanmak yerine farklı ortaklarla savunma işbirliğini genişletmesi, bu değişen güvenlik ortamının sonuçlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Mekke İttifakının Caydırıcılık Kapasitesi
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında oluşturulan Mekke İttifakı, bağlantılı tehditlere karşı geliştirilen yeni güvenlik düzenlemelerinden biridir. Üç ülkenin 5 Ekim’deki olağanüstü toplantısının ardından yayımlanan ortak bildiri, kolektif savunma taahhütlerinin uygulanmasına ve üzerinde uzlaşılan askerî kuvvet ve kabiliyetlerin Suudi Arabistan’a konuşlandırılmasına yönelik tedbirlerin alınmasını öngörmektedir. Bu karar, paktın siyasi dayanışmanın ötesine geçerek operasyonel güvenlik işbirliği geliştirmeye yöneldiğini göstermektedir. Ancak henüz konuşlandırılacak kuvvetlerin kapsamı, komuta ilişkileri ve görev tanımları konusunda bütün ayrıntılar açıklanmış değildir.
Mekke İttifakı’nın temel stratejik sınaması, üyelerin ortak savunma taahhütleri ile farklı güvenlik öncelikleri arasındaki ilişkiyi nasıl yönetecekleridir. Suudi Arabistan için Yemen’den kaynaklanan füze ve insansız hava aracı saldırıları doğrudan ulusal güvenlik meselesidir. Pakistan açısından Suudi Arabistan’ın savunulması önemli bir stratejik sorumluluk oluşturmakla birlikte Yemen’deki savaşın doğrudan tarafı olmak farklı maliyetler doğurabilir. Türkiye açısından ise Körfez güvenliğine katkı sağlamak ve bölgesel diplomatik hareket alanını korumak birbirinden ayrı değerlendirilemeyecek önceliklerdir.
Bu nedenle ittifakın varlığı, üç ülkenin bütün bölgesel güvenlik meselelerinde aynı stratejik tercihlere sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Ortak tehdit algısının belirli alanlarda örtüşmesi, daha geniş bir askerî ittifakın otomatik biçimde uyumlu hareket edeceğini garanti etmez. Nitekim ittifak siyasetinin temel sorunlarından biri, üyelerin ortaklarına yeterli destek vermeme endişesi ile ortaklarının tercihleri nedeniyle istemedikleri çatışmalara sürüklenme riski arasındaki dengedir. Mekke İttifakı açısından da bu iki sorun önem taşımaktadır. Riyad’ın beklediği askerî desteğin kapsamı ile Ankara ve İslamabad’ın üstlenmeye hazır olduğu sorumluluklar arasında farklılıklar ortaya çıkabilir.
Bununla birlikte bu farklılıklar, ittifakın etkisiz kalacağı anlamına gelmemektedir. Ortak savunma mekanizmalarının başarısı her zaman üyelerin bütün tehditleri aynı biçimde değerlendirmesine bağlı değildir. Belirli görev alanlarında geliştirilen müşterek kapasite, erken uyarı, hava savunması, istihbarat paylaşımı ve lojistik koordinasyon gibi alanlarda somut güvenlik sonuçları üretebilir. Ancak bu katkıların caydırıcılığı güçlendirip güçlendirmeyeceği, yalnızca askerî kapasitenin büyüklüğüne değil, karşı tarafın bu kapasiteyi nasıl algıladığına ve üyelerin kriz anlarında ne ölçüde uyumlu hareket edebildiğine bağlı olacaktır.
Burada ikinci bir stratejik ikilem ortaya çıkmaktadır. Mekke İttifakı’nın Suudi Arabistan’ın savunma kapasitesini artırması, Husilerin saldırı maliyetlerini yükselterek caydırıcılığı güçlendirebilir. Buna karşılık İran ve Husiler, yeni savunma düzenlemesini kendilerine yönelik daha geniş bir askerî çevreleme girişimi olarak yorumlayabilir. Böyle bir algı, karşı tedbirleri ve asimetrik saldırı seçeneklerini teşvik edebilir. Dolayısıyla paktın bölgesel istikrar üzerindeki etkisi önceden belirlenmiş değildir. Sonuç, askerî hazırlıkların niteliği, siyasi mesajların içeriği ve çatışmanın hangi sınırlar içinde tutulabileceğiyle yakından ilişkili olacaktır.
Türkiye’nin Stratejik Hesabı: Kapasite, Çıkar ve Hareket Alanı
Türkiye’nin Mekke Paktı içindeki konumu, son yıllarda geliştirdiği savunma kapasitesinin bölgesel güvenlik ilişkilerinde nasıl kullanılabileceğine ilişkin yeni sorular ortaya çıkarmaktadır. Ankara’nın insansız sistemler, hava savunması, elektronik harp, istihbarat ve operasyonel planlama alanlarında geliştirdiği kabiliyetler, Suudi Arabistan’ın güvenlik ihtiyaçlarına belirli katkılar sağlayabilir. Ancak bu katkıların Türkiye’nin bölgesel rolünü hangi yönde değiştireceği, sağlanan kapasitenin kapsamına ve üstlenilen yükümlülüklerin niteliğine bağlı olacaktır.
8 Ekim’de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yaptığı açıklamalar bu ayrımı daha belirgin hale getirmiştir. Fidan, Türkiye’nin Suudi Arabistan’a yönelik savunma desteği seçeneklerini değerlendirdiğini, ancak Yemen’deki taarruz operasyonlarına katılımın veya Türk askerinin doğrudan konuşlandırılmasının gündemde bulunmadığını belirtmiştir. Hava savunması, elektronik harp ve teknik destek öne çıkan alanlar arasındadır. Paktın TBMM onay süreci tamamlanana kadar desteğin ağırlıklı olarak ikili savunma işbirliği çerçevesinde yürütülmesi öngörülmektedir.
Bu yaklaşım, Türkiye’nin bölgesel güvenlik işbirliğini genişletirken askerî angajmanın sınırlarını belirleme arayışına işaret etmektedir. Ancak bu sınırların korunması yalnızca Ankara’nın başlangıçtaki tercihlerine bağlı olmayacaktır. Çatışmanın şiddetlenmesi, Suudi Arabistan’ın yeni askerî ihtiyaçları veya Husilerin saldırılarının genişlemesi, ortaklar arasındaki beklentileri değiştirebilir. Özellikle savunma amaçlı sağlanan sistemlerin daha geniş bir askerî harekâtın parçası haline gelmesi, siyasi sorumlulukların kapsamını tartışmalı hale getirebilir. Bu nedenle Türkiye açısından temel mesele, hangi kabiliyetleri sağlayabileceğinden çok, bu kabiliyetlerin hangi görev ve angajman sınırları içinde kullanılacağını belirleyebilmektir.
Gerek sahadaki operasyonel resim, gerek Suudi Arabistan’ın karşı karşıya kaldığı tehdidin niteliği ve Mekke ittifakından beklentiler birlikte ele alındığında Türkiye’nin önünde birbirinden farklı üç angajman düzeyi bulunmaktadır. Suudi Arabistan’ın topraklarının ve kritik altyapısının savunulması, doğrudan savunma işbirliği kapsamında değerlendirilebilir. Kızıldeniz’de deniz güvenliğine katkı sağlanması, daha geniş bir bölgesel güvenlik sorumluluğu anlamına gelecektir ki Türkiye söz konusu bölgelerde farklı deniz gücü görevlerinde bulunmuştur. Olası görünmese de Yemen içindeki taarruz operasyonlarına katılım ise Türkiye’yi çatışmanın doğrudan tarafı haline getirebilecek farklı bir askerî ve siyasi eşiktir. Bu seçeneklerin her biri farklı maliyetler, riskler ve diplomatik sonuçlar üretmektedir. Mevcut değerlendirmede ilk iki seçenek daha yakın ihtimaller olarak öne çıkmakla birlikte angajmanın kapsamı, sahadaki gelişmelere ve ortaklar arasındaki mutabakata bağlı olacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’na katılımını otomatik biçimde bölgesel nüfuz artışı veya askeri özerkliğin güçlenmesi olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır. Yeni savunma ortaklıkları Ankara’nın bölgesel etkisini ve askerî işbirliği imkânlarını genişletebilir. Ancak aynı ortaklıklar yeni yükümlülükler, ittifak içi beklentiler ve bölgesel krizlere daha fazla maruz kalma riski de oluşturabilir. Bu iki eğilim arasında sürdürülebilir bir denge kurulması, Türkiye’nin bölgesel güvenlik denklemindeki etkisini artırabilir.
Türkiye açısından bir diğer önemli unsur, Körfez güvenliğinin İran’la ilişkiler ve daha geniş Ortadoğu dengeleri üzerindeki etkisidir. Ankara’nın Suudi Arabistan’ın savunmasına katkı sağlaması, İran’a karşı doğrudan bir askerî cepheleşme tercih ettiği anlamına gelmek zorunda değildir. Ancak Tahran’ın bu işbirliğini nasıl değerlendireceği, Türkiye’nin niyetinden bağımsız biçimde bölgesel ilişkileri etkileyebilir. Bu nedenle askerî işbirliğinin diplomatik mesajlarla desteklenmesi ve savunma amaçlarının açık biçimde tanımlanması, Türkiye’nin hareket alanını koruması bakımından önem taşımaktadır.
Üç Stratejik Bulgu
Sonuç olarak yeniden şiddetlenen Yemen savaşı bölgesel ölçekli stratejik resmin üç etki üretebileceğini göstermektedir.
Birincisi, İki Boğaz Savaşı, bölgesel güvenliğin üretim biçimini değiştiren bir bağlantılı çatışma dinamiğidir. Hürmüz ve Babülmendep arasındaki ilişki, stratejik yer değiştirme, çatışmalar arasında maliyet aktarımı ve güvenlik sorumluluklarının yeniden dağılımı üzerinden işlemektedir. Bu bağlantılar, tek bir savaşın veya ortak komutanın varlığını gerektirmemektedir. Tehditlerin birbirine bağlanması, kendiliğinden bütünleşik bir bölgesel güvenlik mimarisi ortaya çıkarmamaktadır. Devletlerin ortak tehdit değerlendirmesi geliştirme, askerî kapasitelerini koordine etme ve farklı çatışma alanları arasındaki tırmanmayı yönetme becerileri belirleyici olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla İki Boğaz Savaşı dinamiğinin temel stratejik sonucu, güvenlik tehditlerinin coğrafi olarak genişlemesinin ötesinde, bölgesel aktörlerin caydırıcılık, savunma işbirliği ve güvenlik sorumluluklarını yeniden tanımlamak zorunda kalmalarıdır.
İkincisi, Mekke İttifakı’nın geleceğinin kolektif caydırıcılık ile stratejik özerklik arasındaki dengenin nasıl kurulacağına bağlı olmasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak savunma mekanizması geliştirmesi, bölgesel güvenlik işbirliğinde yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Bununla birlikte üyelerin tehdit algıları, bölgesel öncelikleri ve askerî angajman tercihleri tamamen örtüşmemektedir. Bu farklılıklar, paktın kriz anlarında nasıl işleyeceğini belirleyecek temel değişkenlerdir. Paktın askerî kapasiteyi artırması caydırıcılığı güçlendirebilir, ancak yeni güvenlik yükümlülükleri ve karşı tarafın tehdit algısındaki değişimler bölgesel tırmanma riskini de artırabilir. Bu nedenle ittifakın başarısı, yalnızca askerî katkıların büyüklüğüyle değil, ortak karar alma süreçlerinin etkinliği ve angajman sınırlarının açıklığıyla değerlendirilecektir.
Üçüncüsü ise Türkiye’nin bölgesel güvenlik rolünün, yeni imkânlarla birlikte yeni stratejik kısıtlar da üretiyor olabileceğidir. Ankara’nın savunma sanayii, istihbarat ve askerî planlama kapasitesi, bölgesel ortaklarla daha kapsamlı güvenlik işbirliği geliştirmesine imkân sağlamaktadır. Ancak bu kapasitenin bölgesel güvenlik sağlayıcılığına dönüşmesi, askerî yükümlülüklerin genişlemesi ve farklı çatışma alanlarına daha fazla maruz kalma ihtimalini beraberinde getirebilir. Türkiye açısından temel stratejik mesele, bölgesel güvenliğe katkı sağlarken kendi askerî ve diplomatik hareket alanını koruyabilmektir. Bu nedenle Ankara’nın Mekke İttifakı içindeki rolü, yalnızca sağlayacağı askerî kapasite üzerinden değil, üstleneceği sorumlulukların sınırlarını ne ölçüde belirleyebildiği üzerinden de değerlendirilmelidir.
Bu nedenle Yemen’deki savaşın geleceği, yalnızca Babülmendep çevresindeki askerî güç dengesiyle şekillenmeyecektir. Daha geniş mesele, bağlantılı güvenlik tehditlerinin Ortadoğu’da yeni savunma ortaklıklarını nasıl etkileyeceği ve bu ortaklıkların bölgesel istikrar üzerinde hangi sonuçları doğuracağıdır. Mekke İttifakı bu bakımdan önemli bir sınav alanı oluşturmaktadır. Türkiye açısından ise asıl stratejik soru, bölgesel güvenlik sorumluluklarını genişletmenin hangi koşullarda daha fazla etki ve hareket alanı sağlayacağı, hangi koşullarda yeni maliyetler üreteceğidir. Bu sorunun cevabı, bölgesel güvenlik mimarisinin geleceği kadar Türkiye’nin stratejik özerkliğinin askeri ve politik düzeyde nasıl şekilleneceğini de belirleyecektir.

