Başkan Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı Amerikan toprağı ilan edeceğini söylemesi, ilk bakışta emperyal bir güç gösterisi olarak okunabilir. Ancak bu tarz bir söylem Washington’ın gücünden çok Trump’ın kendini içinde bulduğu açmaza işaret ediyor. Haftalardır Hürmüz’e abluka uyguladığını ve zaman zaman boğazın petrol gemilerine açık olduğunu ifade eden Trump, gelişmelerin kendi inisiyatifinde geliştiği mesajını vermeye çalışıyor ancak bunun İran karşısında istediğini alamamasının bir ifadesi olduğunu söyleyebiliriz. Trump’ın ‘ağır biçimde’ yenildiğini iddia ettiği İran çatışmayı tırmandırma tehdidi savururken Hürmüz’ün geleceğinde söz sahibi olduğunda da ısrar ediyor. Dolayısıyla sahadaki tablonun Trump’ın söylemiyle örtüşmediği ortada. ABD ve İsrail İran’a ağır zarar vermiş durumda ancak bu göç gösterisinin Washington’ın istediği siyasi sonucu üretmiş olmadığı söylenebilir.
Buradaki temel ayırım askeri güçle siyasi kontrol arasındaki farkta yatıyor. ABD İran’ın askeri tesislerini vurabilir, altyapısını tahrip edebilir ve ekonomisine daha fazla yeni maliyetler üretebilir ancak İran’ı istediği şartlara zorlayamadığı sürece net bir zafer kazanmış sayılmaz. Trump’ın karşı karşıya kaldığı sorun da bu: büyük bir yıkım gücüne sahip olmasına rağmen olayların akışını belirleyememesi. Bu da giderek Trump’ı huzursuz kılan Umman’ı vurmak gibi söylemlere yönelten bir dinamik yaratıyor.
Bu açıdan bakıldığında İran’ın ABD’yi yenmesi gerekmiyor, sadece Trump’ı hızlı, ucuz ve kamuoyuna zafer olarak sunabileceği bir sonuçtan mahrum bırakması yeterli. Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrolü de bu zafer vermeme stratejisinin en kilit aracı olarak öne çıkıyor. Dünya enerji piyasalarının en kilit parametrelerinden biri olan ham petrol fiyatları üzerindeki orantısız gücü, İran’ın küresel piyasaları sarsmasını ve faturayı Amerikan tüketicisine kesmesini en azından kısmen mümkün kılıyor.
İran’ın asıl kozu da Amerikan uçakları veya gemilerine karşı koyacak askeri kapasiteye sahip olması değil, Trump’ın siyasi takvimini etkileyebilmesi. İran Trump’ın bu savaşı bir an önce bitirmek istediğini, Amerikan halkının ucu açık bir savaş istemediğini ve petrol fiyatlarının ara seçimler öncesinde baskıyı artırdığını biliyor. Amerikan askeri gücü sahada operasyonel üstünlük sahibi olsa da Beyaz Saray dilediği siyasi sonuçları alabilecek ekonomik maliyet ve siyasi zamanlama opsiyonlarını İran’a kaptırmış görünüyor.
Trump bu açmazdan diplomasiyle çıkmak için önemli tavizler vermek zorunda kalabilir ancak ne bunu zafer olarak satması mümkün ne de buna niyetli görünüyor. Askeri tırmanmaya ve hatta bazı haberlerde belirtildiği gibi nükleer opsiyonu ciddi bir seçenek olarak masaya koyarsa kriz derinleşir. Enerji piyasalarını altüst edecek, borsaya panik yaşatacak ve Amerika’yı sonu belirsiz bir savaşa iyice sokacak gelişmeler silsilesi Trump için tam bir ‘tırmandırma tuzağı’ olarak öne çıkacaktır. Güçlü lider imajını korumak adına söylemlerini sertleştirerek tırmandırma stratejisi izledikçe elindeki diplomatik opsiyonları da zayıflatmış olacak.
İran’dan istediğini alma konusunda zorlanan Trump için son günlerde İsrail lideri Netanyahu’nun Gazze konusundaki ‘resti’ de diğer bir baş ağrısı kaynağı olarak öne çıkıyor. Trump’ın barış planını kamuoyu önünde Hamas’ın tamamen silah bırakması şartına bağlayan ve askeri operasyonlara devam eden İsrail, Gazze’den çekilmeyeceğini ve yeniden inşa sürecinin de başlamayacağını ifade ederek Trump’ı zayıf gösteriyor. Hamas’ın önce İsrail’in askeri operasyonlarını sonlandırması ve çekilmesi şartı da Trump planının geleceğinin pek parlak olmadığına işaret ediyor.
Netanyahu’nun tutumundan rahatsız olsa da onu ikna için damadı Kushner’i devreye sokan Trump’ın İsrail’e anlamlı bir baskı yapma enerjisi veya isteği olmadığı da ortada. Düşmanı İran’a ve dostu Netanyahu’ya benzer şekilde istediği siyasi sonuçları dikte ettiremeyen Trump, İsrail’e askeri ve siyasi destek sağlamaktan da geri durmuyor. Buna rağmen Netanyahu üzerinde sonuç alıcı bir siyasi nüfuz sağlayamıyor. Amerikan gücünün ne düşman İran ne de dost İsrail karşısında kendi planını uygulatabildiği bir siyasi görünüm ortaya çıkıyor. İran ve İsrail’e istediklerini yaptırma konusunda gerek tırmandırma gerekse ‘havuç’ stratejilerinin etkisiz kaldığı bir görüntü ortaya çıkıyor.
Amerikan başkanının düşmanını teslim olmaya ve en yakın müttefikini iş birliğine zorlayamaması, Trump’ın kendini içinde bulduğu iç siyasi sıkışmışlığın da yansıması aslında. Görev onay oranının bazı anketlerde %33 seviyelerine düştüğünü gören dost ve düşman güçler, Trump’ın Ortadoğu politikalarının popüler olmadığının farkında ve bunu kullanıyorlar. Temmuz ayında enflasyon %3,4 olurken enerji fiyatlarının bir yıl öncesine göre %14,7 oranında artması ve ikinci çeyrek büyümesinin %1,5’a gerilemesi Amerikan halkının gözünde Trump’ın Ortadoğu politikalarından rahatsızlığı da besliyor. Trump’ın savaşları bitirme ve ekonomiyi uçurma sözleri vermesine karşın İran’la savaşa girerek derin bir prestij kaybı yaşaması görev onay oranına da dip yaptırıyor.
Başkanın Amerika’nın yıkıcı gücünü İran savaşıyla tekrar dünyaya göstermesi not edilse de bu güç kullanımının istenen siyasi sonucu üretmediğinin de herkes farkında. Trump’ın gündemi kontrol etmeyi başarması sonuç aldığı anlamına gelmiyor. Hürmüz’ü Amerikan toprağı, İran’ı mağlup ve Gazze’de barış ilan etmesi bunların siyasi gerçeklik haline geldiği anlamına gelmiyor. Trump’ın dış politikada güç kullanımını siyasi güce dönüştürmekte giderek daha fazla zorlanması, ekonomik sonuçları da dikkate alındığında iç siyasetteki konumunu zayıflatan bir etki yaratıyor. Bunun siyasi maliyetinin boyutunu da ancak Kasım seçimlerinde görmemiz mümkün olacak.
[Yeni Şafak, 19 Ağustos 2026]

