Hürmüz’den Babülmendep’e: ABD/İsrail-İran Savaşının Jeopolitik Etki Alanı

Hürmüz’den Babülmendep’e: ABD/İsrail-İran Savaşının Jeopolitik Etki Alanı

Savaşın coğrafi ve stratejik etkilerinin Basra Körfezi ile sınırlı kalmayacağı aksine Kızıldeniz, Babülmendep, Doğu Afrika ve Hint Okyanusu hattına doğru genişleme potansiyeli taşıdığı görülmektedir.
Paylaş:

ABD/İsrail-İran savaşının ikinci haftası geride kalırken sahadaki gelişmeler mevcut çatışmanın seyrini ve bölgesel güç dengelerinin hangi yönde şekillenebileceğini göstermeye başladı. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı çevresinde yoğunlaşan güvenlik baskısı, enerji arz güvenliği ve deniz ulaştırma hatlarının kırılganlığını artırırken çatışmanın etkilerinin Kızıldeniz ve Babülmendep hattına uzanan daha geniş bir jeopolitik alanı etkileyebileceğine dair işaretler üretti.

İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen Hürmüz Boğazı çevresinde artan güvenlik baskısı Kızıldeniz ve Babülmendep hattının yeniden stratejik önem kazanması ve Somaliland’da olası bir İsrail askeri varlığına ilişkin ortaya atılan iddialar gibi gelişmeler güncel saha verileriyle birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir jeopolitik resmin parçaları haline gelmektedir.

Günümüzde karşı karşıya olunan durum tekil bir güvenlik sorunu olarak ele alınabilecek dar bir çerçevenin ötesine geçmiştir. Aksine Basra Körfezi’nden Hürmüz’e, oradan Aden Körfezi, Babülmendep ve Kızıldeniz hattına uzanan daha geniş bir jeopolitik dizilimin unsurları giderek birbirine eklemlenmektedir. Bu nedenle sahada ortaya çıkan işaretleri güncel kriz başlıkları ile birlikte enerji arz güvenliği, deniz ulaştırma hatları, liman kontrolü, üs rekabeti ve bölgesel nüfuz mücadeleleri arasındaki bağlantılar üzerinden okumak gerekmektedir.

Harita 1. Stratejik Deniz Yolu Hattı

İsrail’in Somaliland’da kuracağı iddia edilen söz konusu üssün Lughaya’nın iç kesimlerine doğru, Berbera’nın batısında yer alan Agabar bölgesinde bulunma ihtimali dikkate alındığında ifade edilen jeopolitik tablo daha da karmaşık ve bölge açısından riskli hale gelmektedir. Bu ihtimalin önem taşımasının nedeni, meselenin yalnızca coğrafi bir yer seçimiyle sınırlı olmamasıdır. Agabar, Somaliland’daki bilinen en büyük altın yataklarını, lityum ve demir cevheri rezervlerini barındıran alanlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Söz konusu özellik, bölgeyi yalnızca taktik bir gözetleme sahası olmaktan çıkararak İsrail açısından hem jeostratejik gözetleme kapasitesi hem de yeraltı kaynakları bakımından jeoekonomik değeri yüksek bir alan haline getirmektedir. Dolayısıyla Agabar’a ilişkin değerlendirmelerde sadece bir askeri üs ihtimaline odaklanmak yeterli değildir. Yeraltı kaynakları, lojistik derinlik, iç bölgelere erişim ve bölgesel gözetleme kapasitesi birlikte ele alınmalıdır.

Bölgesel gözetleme kapasitesiyle kastedilen, özellikle Aden Körfezi ve Babülmendep hattındaki deniz trafiğinin, Husi hareketliliğinin ve bölgedeki askeri faaliyetlerin radar, insansız hava araçları ve istihbarat-gözetleme sistemleri aracılığıyla izlenebilmesidir. Bu yönüyle söz konusu alanın İsrail açısından hem jeostratejik hem de jeoekonomik avantajlar sunduğu ileri sürülebilir. İsrail’in Somaliland’ı tanımasının karşılığında Hargeisa yönetiminin ise İsrail’e arazi, yeraltı kaynakları ve Husi hareketliliğini izlemeye dönük bir üs kullanım imkanı verebileceği yönündeki ihtimal göz ardı edilmemelidir.

ABD/İsrail-İran savaşının mevcut seyri de bu değerlendirmeyi destekleyen daha geniş bir çerçeve sunmaktadır. Savaşın mevcut aşaması, ağırlıklı olarak Basra Körfezi ve Hürmüz ekseninde yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte çatışma büyüdükçe enerji arz güvenliği ile deniz ulaşım hatlarının önemi daha da artacaktır.

Bu durum ilk aşamada Hürmüz Boğazı’nı öne çıkarmaktadır. Ancak Hürmüz üzerindeki baskı yoğunlaştıkça küresel ticaret ve enerji geçişinin sürekliliği bakımından Babülmendep’in stratejik ağırlığı daha da belirginleşecektir. Başka bir ifadeyle savaşın coğrafyası genişledikçe çatışan aktörlerin, çatışmanın ürettiği lojistik ve ekonomik baskının da yeni bir hatta taşınması beklenmelidir. Bu nedenle sonraki aşamanın, yani “maçın ikinci yarısının”, Aden Körfezi, Babülmendep ve Kızıldeniz hattında şekillenme ihtimali ciddi biçimde dikkate alınmalıdır.

Limanlar, Üsler ve Kızıldeniz Ekseninde Güç Mücadelesi

Bu genişleyen jeopolitik hattın en kritik düğüm noktalarından biri Sudan’dır. Sudan, Kızıldeniz coğrafyasının merkez ülkelerinden biri olma özelliğini korumaktadır. Son dönemde Sudan’da Müslüman Kardeşler’e yönelik ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio tarafından yapılan açıklama bu bağlamda ayrıca hatırlanmalıdır. Sudan krizini yakından izleyenler açısından bu tür çıkışların arkasındaki İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) etkisine ilişkin tartışmalar yeni değildir. Buradaki mesele yalnızca Sudan’ın iç siyasi dengeleriyle sınırlı değildir. Kızıldeniz havzası üzerindeki rekabet sertleştikçe Sudan gibi kıyı kuşağının merkezinde yer alan ülkeler, bu rekabetin dolaylı ve doğrudan baskılarına daha fazla maruz kalacaktır. Savaşın ikinci fazının bu sahaya da yansıması muhtemeldir. Bununla birlikte Sudan’ın farklı meşguliyetlerle baskı altına alınmaya çalışıldığı bir dönemde dahi Sudan ordusunun sahada belirli ölçüde ilerleme kaydetmesi Kızıldeniz jeopolitiğinde bütün taşların henüz tam anlamıyla yerine oturmadığını göstermektedir.

Cibuti de bu denklemin merkezi aktörlerinden biridir. Ülkenin son derece kritik bir darboğazı kontrol etmesi, onu yalnızca bölgesel değil küresel düzeyde de stratejik hale getirmektedir. ABD ve Çin başta olmak üzere altı farklı ülkenin burada üs ve askeri varlık bulundurması tesadüf değildir. Bu tablo, Hürmüz sonrasındaki dönemde Babülmendep ve çevresinin öne çıkmasıyla birlikte limanların, üslerin ve boğaz geçişlerine yakın alanların daha da değer kazanacağını göstermektedir.

Bu noktada, ABD/İsrail-İran savaşı sırasında Çin’e ait bir geminin Umman Denizi açıklarında “uzay çalışmaları” yürüttüğüne dair iddialar da yalnızca dar bir teknik faaliyet olarak değerlendirilmemelidir. Çin’in Cibuti’deki askeri varlığı ve uzay limanı projesi bağlamındaki faaliyetleri birlikte düşünüldüğünde bölgedeki güç dengesinin daha karmaşık bir niteliğe bürünebileceği görülmektedir.

Aynı çerçevede Cibuti’nin BAE’ye ait DP World’ü ülkeden çıkarmasının ardından Abu Dabi’nin Somaliland’a daha fazla yönelmesi ve Aden Körfezi’ndeki çeşitli ada ve adacıklarda yeni havaalanları inşa ederek Babülmendep çevresini çevrelemeye dönük bir strateji izlemesi de dikkat çekicidir. Bunun önemi, Kızıldeniz üzerindeki limanların kontrolüne ilişkin daha büyük rekabetten kaynaklanmaktadır. Kızıldeniz’in bir girişi ve bir çıkışı bulunmaktadır. İsrail’in Ben Gurion Kanalı’na yönelik ilgisi hatırlandığında Süveyş Kanalı’nın Mısır’ın kontrolünde olması nedeniyle İsrail’in kendi denetimi altında işleyecek alternatif güzergahlara yönelme isteği daha anlaşılır hale gelmektedir. Ancak böyle bir stratejinin işlerlik kazanabilmesi için yalnızca kuzeyde alternatif arayışlara odaklanmak yeterli değildir. Aynı zamanda güney çıkışını oluşturan Babülmendep’in de daha erişilebilir ve daha etkilenebilir hale gelmesi gerekse de Babülmendep’in alternatifi bulunmamaktadır. Bu nedenle söz konusu boğazın İsrail ve BAE açısından daha rahat erişilebilir ve etkilenebilir bir aktör üzerinden kontrol edilmesi en makul senaryolardan biri olarak görünmektedir.

Bu noktada Cibuti ilk bakışta uygun bir aktör gibi görünse de ülkenin Somali denklemini dikkate almadan hareket etmeyeceği açıktır. Nitekim bölgesel çevrelerde dile getirilen bir ifade Cibuti’nin Somali dosyasını ne denli yakından takip ettiğini vurgulamak amacıyla Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle’nin “Somali hakkında bilgi almadan uyumadığı” şeklinde aktarılmaktadır. DP World meselesi de dikkate alındığında geriye Etiyopya seçeneği kalmaktadır.

Etiyopya’nın son yıllarda denize erişim konusunu sürekli gündemde tutması bu nedenle ayrıca önem taşımaktadır. 1 Ocak 2024’te Somaliland ile imzalanan mutabakat zaptı ve sonrasında Ankara Deklarasyonu ile bu sürecin askıya alınması Etiyopya’nın arayışlarının sona erdiği anlamına gelmemektedir. Aksine bu gelişmeler Etiyopya’nın denize erişim meselesini uzun vadeli stratejik hedef olarak koruduğunu göstermektedir. Bu çerçevede Eritre’nin Assab şehrinin asıl hedeflerden biri olduğu yönündeki değerlendirme de anlam kazanmaktadır.

Günümüzde Etiyopya ile Eritre arasında giderek artan gerilim sınır hattındaki askeri hareketlilik ve iç dinamikler birlikte düşünüldüğünde bu denklemin yeniden önem kazandığı görülmektedir. Babülmendep, Kızıldeniz limanları ve denize erişim tartışmasının öne çıktığı bir dönemde Etiyopya’nın denize çıkış arayışı artık ekonomik bir ihtiyaçla bölgesel güç rekabetinin taşıyıcı unsurlarından biri haline gelmiştir. Bu nedenle Somaliland hattı ile Etiyopya/Eritre gerilimi birbirinden bağımsız dosyalar olarak görülmemelidir. Bunlar, aynı bölgesel sıkışmanın farklı görünümleridir. Daha derin bir okumada bölgede dolaşıma sokulan kimlik meseleleri, Beyt İsrail/Falaşalar ve son aylarda Somaliland’da artan Mossad varlığına müsamaha gösterilmesi de bu çerçeve içinde ayrıca değerlendirilmelidir.

Somali, Hint Okyanusu ve Türkiye’nin Stratejik Konumu

Bahse konu edilen senaryonun gerçekleşmesi halinde etkilerin yalnızca bölgesel düzeyde kalmayacağı açıktır. Babülmendep hattında yaşanacak bir tırmanma, deniz ticareti ile birlikte Somali’nin son on beş yılda oluşturduğu kırılgan istikrarı da doğrudan baskı altına alacaktır. Dahası böyle bir süreçte Husilerin de karşılık üretme ihtimali dikkate alınmalıdır. Somali’nin son dönemde elde ettiği istikrar Hargeisa’nın yalnızca tanınma amacıyla, Gazze’de katledilen masum insanlara yapılan zulmün aktörü ile geliştirebileceği bir yakınlaşma üzerinden bütün Somali toplumunu etkileyen yeni bir baskı mekanizmasına dönüşebilir. Somali halkının ticari, toplumsal ve siyasal refleksleri dikkate alındığında bu tür bir tırmanmanın sahada tepkisiz kalması beklenmemelidir.

Üstelik bu hattaki gerilim yalnızca Somali ile sınırlı kalmayacaktır. Sürecin Hint Okyanusu’na sıçrama ihtimali oldukça yüksektir. Böyle bir durumda Somali’yi etkileyen gelişmelerin Kenya’ya da sirayet etmesi mümkündür. Etiyopya ve Cibuti denkleminin zaten bu zincirin parçası olduğu düşünüldüğünde Kenya boyutunun devreye girmesiyle birlikte Hindistan ve İsrail faktörlerinin de daha görünür hale geleceği öngörülebilir. Zira Hint Okyanusu bağlantısı devreye girdiğinde mesele artık yalnızca Kızıldeniz’deki bir sıkışmadan ibaret olmayacak olup Doğu Afrika’nın tamamını etkileyebilecek daha geniş bir deniz jeopolitiği krizine dönüşecektir.

Türkiye’nin bölgedeki konumu da tam bu noktada daha belirgin hale gelmektedir. Ankara’nın uzun yıllar boyunca geliştirdiği stratejik bağışıklık, stratejik dayanıklılık ve stratejik sabır birlikte değerlendirildiğinde bölgedeki barış ve istikrara sunduğu katkının mahiyeti daha iyi anlaşılmaktadır. Burada stratejik bağışıklık, Türkiye’nin Afrika Boynuzu gibi kırılgan jeopolitik ortamlarda ani krizlere rağmen varlığını sürdürebilen kurumsal ve diplomatik kapasitesini; stratejik dayanıklılık, uzun süreli bölgesel belirsizlikler karşısında askeri, ekonomik ve diplomatik araçlarını birlikte kullanarak sahada kalabilme yeteneğini; stratejik sabır ise kısa vadeli jeopolitik dalgalanmalara rağmen uzun vadeli istikrar ve kurumsallaşma hedeflerini koruyabilme yaklaşımını ifade etmektedir. Bölgesel denklem Hürmüz’den Babülmendep’e, oradan Doğu Afrika kıyılarına ve Hint Okyanusu’na doğru genişliyorsa Türkiye’nin Somali ve daha geniş anlamda Doğu Afrika’daki varlığı artık yalnızca ikili ilişkiler bağlamında okunmamalıdır. Bu varlık aynı zamanda kriz önleyici, dengeleyici ve istikrar üretici bir stratejik rol olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak, mevcut savaşın coğrafi ve stratejik etkilerinin Basra Körfezi ile sınırlı kalmayacağı aksine Kızıldeniz, Babülmendep, Doğu Afrika ve Hint Okyanusu hattına doğru genişleme potansiyeli taşıdığı görülmektedir. Ancak bu genişleme yalnızca coğrafi bir yayılma olarak anlaşılmamalıdır. Bu çerçevede etkinin özellikle enerji arz güvenliği, deniz ulaştırma hatlarının güvenliği, limanlar ve boğazlar üzerindeki nüfuz mücadelesi, askeri üslenme ve gözetleme kapasitesi ile Doğu Afrika’daki kırılgan siyasal dengeler üzerinde hissedilmesi muhtemeldir. Yemen hattı başta olmak üzere vekil aktörler, deniz güvenliği krizleri ve bölgesel hizalanmalar üzerinden şekillenebilecek bu ikinci baskı alanı, Somaliland, Etiyopya/Eritre gerilimi, Sudan’ın Kızıldeniz denklemindeki yeri, Cibuti’nin darboğaz siyaseti ve Somali’nin kırılgan istikrarını aynı zincirin birbirine bağlı halkaları haline getirmektedir.

Dolayısıyla önümüzdeki süreçte asıl mesele savaşın nerede genişleyeceği ve bu genişlemenin hangi stratejik hatlar üzerinde güvenlik, ticaret ve siyasal istikrar baskısı üreteceğidir. Bu nedenle mevcut çatışmanın etkilerinin kısa vadede Kızıldeniz, Babülmendep ve Doğu Afrika hattında ikinci bir jeopolitik baskı alanı üretmemesi bölge ülkeleri açısından ve küresel sistemin istikrarı bakımından da büyük önem taşımaktadır.

Paylaş:
İLGİLİ YAYINLAR