İsrail 9 Eylül 2025’te Hamas liderlerinin toplantı halinde bulunduğu bildirilen Katar’ın başkenti Doha’da bir binaya havadan saldırı düzenledi. İsrail medyası saldırıda 15 savaş uçağı ve 10 hassas güdümlü mühimmat kullanıldığını yazdı. Hamas, İsrail’in hedefinde Hamas müzakere heyeti mensuplarının bulunduğunu ancak bu kişilerin saldırıda zarar görmediğini, bunlar dışında 6 Hamas mensubu ve 1 Katar güvenlik gücü mensubunun hayatını kaybettiğini açıkladı. İsrail ordusu ise yaptığı açıklamada “7 Ekim saldırılarından doğrudan sorumlu olanlar”a saldırı düzenlediğini ifade etti.
İsrail’in Doha’da Hamas liderlerini hedef alarak gerçekleştirdiği bu saldırı yalnızca askeri açıdan değil aynı zamanda hukuki ve diplomatik düzlemde de bölgesel dengeleri sarsan bir tarihi gelişme oldu. Zira Hamas’ın uzun yıllardır ABD’nin bilgisi dahilinde Doha’da yürüttüğü siyasi faaliyetler ve Katar’ın ara bulucu rolü göz önünde bulundurulduğunda saldırının Katar’ın egemenliğine olduğu kadar ABD’nin bölgedeki stratejik pozisyonuna da meydan okuduğu ifade edilmektedir. Dahası “adil savaş” ilkelerini göz ardı eden İsrail’in söz konusu eyleminin bölge ülkelerinin güvenlik algılarını ve ABD ile ilişkilerini yeniden sorgulamalarına ve tanımlamalarına yol açabileceği düşünülmektedir. Konunun askeri, diplomatik, hukuki ve siyasi boyutlarını uzmanlar değerlendirdi.
Hazırlayan
Uzmanlar
Hasan Kalyoncu Üniversitesi & SETA
İsrail’in Katar’da Hamas liderliğini hedef alması askeri anlamda bölgedeki caydırıcılık dengeleri ve Siyonist rejimin operasyonel kapasitesine dair ne söylüyor?
Askeri açıdan yapılacak bir değerlendirmede bazı belirsizlikleri hatırlatmakta fayda vardır. İsrail Hava Kuvvetlerinin, Suudi Arabistan hava sahasını kullanmış olması gerekmektedir. Kullanılan uçaklar F-35I olup menzilleri 2 bin 200 kilometredir. İsrail ile Doha arasındaki mesafe ise 1.900 kilometredir. Bu nedenle uçakların dönüş öncesinde mutlaka havadan yakıt ikmali yapması gerekmektedir. Öte yandan uçak ve füze gürültüsünün duyulmamış olması nedeniyle bu saldırının nasıl icra edildiği konusunda şüpheler ortaya çıkmaktadır. İsrail’in saldırıyı başka bir yöntemle icra etmesi ve unsurları korumak için bir senaryoyu kamuoyuyla paylaşıyor olması da mümkündür.
Ancak saldırının nasıl yapıldığı dikkate alınmaksızın, sivil yerleşim yeri içerisinde bulunan bir binaya, ara buluculuk misyonu üstlenmiş bir ülkenin topraklarında ve riski fırsatlara nazaran fazla olan bir yöntemle saldırmak akil bir davranış değildir. Bu saldırı siyasi bir hedefe hizmet eden bir askeri faaliyet niteliği taşımadığı gibi aslında herhangi bir siyasi hedefin mevcut olmadığını da açığa çıkarmıştır. Ayrıca “adil savaş” kavramına aykırı bir şekilde düzenlendiği görülmektedir. İsrail’in Doha saldırısı askeri bağlamda misilleme, meşru müdafaa ve haklı harp kapsamında zorlayıcı tedbirler almayı tahrik edebilir.
Doha saldırısının en dikkat çekici yönü ise uzun vadeli stratejik kırılmaların ortaya çıkma ihtimalidir. Körfez ülkelerinin Amerikan güvenlik garantilerine ne kadar itibar edeceği artık sorgulanır bir konudur. Çin’deki Zafer Günü yürüyüşü ve öncesindeki Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde seslendirilen siyasi talepler ve askeri kuvvet gösterisi Amerikan hanesine eksi not olarak kaydedilmişken Doha saldırısı çok kutuplu dünya arzusundaki yeniden dizilimi hızlandırmıştır. Mayıs’ta 1,2 trilyon dolar değerinde anlaşmalara imza atan ve bir VIP uçağını Amerikan Başkanı Donald Trump’a hediye eden Katar’ın düştüğü bu durum hem Körfez ülkeleri hem de gelişmekte olan tüm ülkeler için yeni bir gerçeği hatırlatmıştır: “Güvenlik pusulası yanlış kuzeyi göstermektedir.” Bu nedenle ekonomik, finansal ve savunma gibi ana sektörlerde yeni bir yönelim beklenmelidir.
Gazze meselesinde ise Körfez ülkelerinin çekingen ve denge arayan pozisyonlarında değişiklik beklenmelidir. Suudilerin normalleşme çağrılarına yönelik zamana oynayan siyaseti ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail’i tolere eden duruşu gibi muğlak pozisyonların Körfez İşbirliği Konseyi ve Arap Ligi’nde değişmesi beklenebilir.
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi & SETA
Katar’ın ABD’nin en önemli bölgesel müttefiklerinden biri ve Hamas için uzun süredir bir müzakere merkezi olması dikkate alındığında bu saldırı ABD-İsrail-Katar üçgeninde nasıl bir diplomatik kırılma meydana getirebilir?
9 Eylül’de işgal devletinin Katar’a düzenlediği saldırı bölgedeki statükoya dair bilinen birçok dengeyi değiştirme potansiyeli bakımından hayli önemli bir hadise. Tel Aviv ilk defa doğrudan düşman addetmediği ve ABD’nin yakın müttefiki bir ülkeye saldırı gerçekleştirdi. Hedef alınan kişiler Katar vatandaşı olmasa dahi heyetin Doha yönetiminin koruması altında bulunması ve Filistin mücadelesindeki stratejik konum ve ehemmiyetinden ötürü Siyonist yönetimin uluslararası hukuku ihlal eden bu eylemi Ortadoğu’daki birçok ilişki biçimi üzerinde ciddi bir tesir bırakacaktır.
Saldırının gerçekleşme şekli ve saldırı için katedilen mesafe dikkate alındığında ABD açısından muhtemel iki senaryo söz konusudur. Bunlardan ilki Başkan Trump’ın bilgisi dahilinde ve onayını alarak Netanyahu ve ekibinin mezkur eylem emrini verdiğidir. İkincisi ise Beyaz Saray’ın saldırıdan haberi olmasa dahi savaş uçaklarının işgal altındaki topraklardan havalanmasının ardından Beyaz Saray’ın Doha’yı bilgilendirme yolunu tercih etmediğidir. Her iki durumda da Doha-Washington hattında karşılıklı güvene dair ciddi bir problem yaşandığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Bölgede yeni bir düzenin kurulduğu vasatta Katar’ın üstlendiği ara buluculuk misyonunu zedeleyen ve Doha’nın Ortadoğu’daki konumuna ve imajına büyük zarar verecek bu olayın hem Katar makamları tarafından detaylı ve hassas bir şekilde değerlendirilmesi hem de Trump ve Netanyahu hükümetlerine net mesajlar verecek adımların ivedilikle atılması gerekmektedir.
Katar’ın bu süreçte sessiz kalması ya da stratejik sabır yolunu seçmesi sadece Filistin ya da Gazze değil aynı zamanda Suriye ve diğer dosyalarda da elini zayıflatacaktır. Bundan mütevellit Doha’nın öncelikle Amerikan yönetiminden bu saldırıdaki pozisyonuna dair geniş bir açıklama talep etmesi ve özellikle finans silahını kullanarak Beyaz Saray’a bazı ültimatomlar vermesi elzemdir.
Bunun yanında Doha yönetimi, Tel Aviv’e yönelik uluslararası hukuk ve örgütler nezdinde bazı prosedürel girişimlerde bulunsa da somut müeyyideleri devreye sokmak için yoğun bir trafik yürütmelidir. Özellikle Körfez İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği mobilize edilerek Washington’ın Netanyahu ve ekibini sınırlandırması için gerçekçi bir baskının uygulanması yegane seçenektir. İşgal devletinin Katar’ın egemenlik hakkını ihlal eden bu eylemine güçlü bir karşılık verilmemesi halinde Doha yönetimi bölgedeki stratejik özerkliğine ciddi bir darbe alacak ve orta vadede belki dönüşü mümkün olmayan bir kırılganlıkla yüzleşecektir. Bu nedenle 9 Eylül’deki saldırının bölge siyaseti ve ikili ilişkiler için bir milat olduğu kabul edilerek Doha’nın hem Washington hem de Tel Aviv ile tüm ilişkilerini yeni gerçeklik ışığında gözden geçirmesi gerekmektedir. Ayrıca ABD’nin İsrail lehine ısrarlı tutumunu devam ettirmesi halinde Körfez nezdinde bazı bedeller ödemek zorunda kalacağı da Katar tarafından her iki aktöre net bir şekilde iletilmelidir.
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi & SETA
İsrail’in yabancı bir başkentte o ülkenin egemenliğini ihlal ederek gerçekleştirdiği saldırı uluslararası hukuk açısından nasıl değerlendirilmelidir? Bu durum gelecekte benzer eylemler için emsal teşkil edebilir mi?
Katar 2012’den beri Hamas’ın Siyasi Büro merkezine ev sahipliği yapmakta ve 7 Ekim saldırılarından sonra yürütülen Hamas-İsrail arasındaki müzakerelerde kolaylaştırıcı ve ara bulucu rolü oynamaktadır. İsrail böylece Ekim 2023’ten bu yana daha önce silahlı saldırı düzenlemediği İran’ın ardından bölgedeki bir başka ülke olan Katar’a da silahlı saldırı gerçekleştirmiş oldu. Bu iki saldırının ayırt edici özelliği bu ülkelerin İsrail’e sınırı olmaması ve ülke topraklarından doğrudan İsrail’e bir saldırının gelmediği ülkeler olmasıdır. Özellikle Katar’ın Hamas’ın siyasi faaliyetlerine ev sahipliği yapma dışında İsrail’e tehdit oluşturabilecek herhangi bir unsurun arkasında olmaması ve buna rağmen ülke topraklarının hedef seçilmesi bir başka hukuki karmaşa da oluşturmaktadır.
Uluslararası hukukun ilk doğduğu üç yüz yıl öncesinden beri yerleşik ilkeleri olan devletlerin birbirlerinin egemenliğine ve sınırlarına saygı gösterme yükümlülüğü Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın da temelini oluşturur. Bu temelde antlaşma, silahlı güç kullanımını hatta silahlı güç tehdidini yasaklar. Devletlerden oluşan uluslararası toplumun hukuku, devletler arası münasebetlerde silahlı güç kullanılmasını hatta silahlı güç kullanma tehdidinde bulunulmasını, İsrail dahil tüm devletlerin taraf olduğu bağlayıcı BM Antlaşması vasıtasıyla açıkça yasaklamaktadır.
İsrail son zamanlarda artık dile getirme gereği dahi duymayarak saldırılarını gerçekleştirirken öteden beri bazı devletlere ve onların desteklediğini iddia ettiği “terör örgütleri”ne karşı meşru müdafaa hakkını kullandığını iddia etmiştir. Oysa İsrail’in saldırılarının niteliği meşru müdafaa hakkı için hukuken şart koşulan “mevcut bir saldırı olması, saldırının devam ediyor olması ve orantılılık” ilkelerinin hiçbirini karşılamamaktadır. Meşru müdafaa hakkı ancak ve ancak mevcut bir hukuka aykırı saldırı olduğunda başvurulabilecek bir haktır. Şayet belirttiğimiz ölçütler olmasaydı her bir devlet “tehdit” iddialarıyla birbirlerine karşı silahlı güç kullanma hakkına sahip olduklarını iddia ederek geniş çaplı istismarlar oluşturabilirler.
Esasen geldiğimiz noktada İsrail’in eylemlerini hukukun ilgili ilkelerine uydurma gibi bir endişe taşımadığını görüyoruz. Bugüne kadar İsrail’in hukuka aykırı eylemlerinin karşılığında hiçbir hukuki sonuçla karşılaşmaması ve bazı güçlü devletlerce hukuka karşı bir nevi korunması sonucunda hukukilik unsurunun İsrail’in ölçütleri arasından tamamen çıkarıldığını görmekteyiz.
Yakın tarihin hiçbir döneminde tek bir devlet için uluslararası adalet bu kadar bir kenara konulmamış, tümden yok sayılmamıştı. Hatta İsrail’in ne derece hukuksuzluğa yol açmaya cüret edebileceğinin yeni örnekleri, Filistin ve Gazze halkı gibi korumasızlara ya da nispeten zayıf devletlerdeki Hizbullah gibi bazı gruplara saldırılarının ötesinde muhkem ve doğrudan ilgili olmayan devletlere dahi saldırılar düzenlemesiyle görülmektedir.
Küresel adalet yerine bir devletin ya da bazı devletlerin gayrimeşru çıkarlarının öncelemesinin uluslararası toplum için ne büyük huzursuzluklar, istikrarsızlıklar ve insani kıyımlara yol açtığı günümüze kadar çokça görülmüştü. Küresel adalet müessesesinin adı olan uluslararası hukuk doğmadan önce yaşanan saldırganlıkların ve kıyımların aynı yaklaşım devam ettirildiğinde binlerce yıl sonrasında bugün de yaşandığı ve yarın da yaşanabileceği görülmektedir.
Bu yaklaşım sonucunda özellikle Ortadoğu’da büyük bir adaletsizlik, istikrarsızlık ve insani kıyımın yaşandığını görmekteyiz. İsrail’in uluslararası hukuku çok daha geniş çaplı ihlal ederek bölge devletlerine saldırıları sonrasında Ortadoğu’da kalıcı barışın kurulmasının artık daha da zor olduğunu söyleyebiliriz.
Sakarya Üniversitesi & SETA
Katar’daki Hamas liderlerine yönelik İsrail saldırısının İran ve diğer bölgesel aktörler üzerinde stratejik ve güvenlik boyutunda ne tür etkileri olabilir?
İsrail’in Doha saldırısı İran ve Katar’ı aynı saldırganlığın kurbanları olarak birbirine yaklaştırma potansiyelini ihtiva ederken bunun ötesinde Tahran’ın ana oyuncularından biri olduğu karmaşık bölgesel ilişkilerin yeniden şekillenmesi olasılığı dikkat çekmektedir.
İranlı yetkililer tekmili birden Katar’a yapılan İsrail saldırısını kınadı. Cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı başta olmak üzere hükümet yetkilileri, reformist ya da muhafazakar siyasetçiler, milletvekilleri ve askerler bu anlamda açıklamalarıyla öne çıkan isimlerdi. Katar’daki Udeyd Hava Üssü’nün yaklaşık iki ay önce İran tarafından vurulması ile İsrail’in saldırısı arasındaki fark ise özellikle Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi tarafından vurgulandı. Irakçi ülkesinin asla “kardeş Katar halkını ve sivil yerleşim yerlerini hedef almayı aklından bile geçirmeyeceğini” söyleyerek Udeyd saldırısının ABD’nin İran’a saldırısına misilleme olarak yapıldığının ve askeri bir alana gerçekleştiğinin altını çizdi.
Katar’ın İsrail’in saldırısına uğraması, İranlı yetkililerin söylemlerinde fark edilen iki hususu öne çıkarıyor. Birincisi Washington’ın sözde askeri korumasının, Katar’daki Amerikan üssünün ve ABD’den satın alınan silahların İsrail saldırganlığına karşı bir anlam ifade etmediği. Bu anlamda Körfez ülkelerinin de ABD ile ilişkilerini gözden geçirmeleri gerektiği. İkincisi ise Körfez ülkelerinin İran’a yönelik bakışlarını da yeniden değerlendirmeleri gerektiği. İran’ın özellikle İbrahim Anlaşmaları sürecinde Körfez ülkelerine yönelttiği sert eleştiriler ve İsrail’i diplomatik zeminde meşrulaştıracak girişimlere karşıtlığı dikkate alındığında son İsrail saldırısının İran’ın bu pozisyonuna Körfez’i daha da yaklaştırabileceği düşünülebilir. Özellikle Katar başbakanının İsrail’e karşı “bütün bölgenin misilleme yapması gerektiği” şeklindeki sözleri bu olasılığın yüksek olduğunu gösteriyor.
Bu doğrultuda İran ile Körfez ülkeleri arasında yeni bir momentumun oluşma olasılığı kuvvetlidir. Suudi Arabistan ile İran’ın 2023’te ilişkilerini normalleştirmeleri; tarafların daha sonra BRICS’e katılımları ve Suudi Arabistan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne diyalog partneri sıfatıyla katılımı gibi ABD’ye alternatif platformlar ve aktörlerle etkileşim sonucunu doğurmuştu. Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi diğer aktörler de İsrail saldırganlığı karşısında ABD’nin koruma şemsiyesinin işlemediğini görüp İran ile ilişkilerini yoğunlaştırabilirler. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi’nin yapısında ve siyasi doğrultusunda bir değişim gözlemlenebilir. Bilindiği üzere bu yapının temel amacı İran’ı ABD koruma kalkanıyla dengelemekti. Dolayısıyla uzun bir süredir çatırdayan, geleneksel “İran’a karşı Körfez ve ABD iş birliği” formülasyonunun İsrail’in Doha saldırısıyla tamamen geçersiz hale geldiği söylenebilir.
Necmettin Erbakan Üniversitesi
Doha saldırısı hakkında Netanyahu’nun “Gazze savaşının sonuna giden yol olabilir” söylemi İsrail iç siyasetinde nasıl karşılanabilir?
İsrail’in Doha saldırısı birçok açıdan iç siyasette de yankı bulan bir dalgalanma oluşturdu. Başbakan Binyamin Netanyahu bir süredir Katar merkezli “Qatargate” skandalıyla uğraşıyordu. Bu skandal Netanyahu’nun danışmanlarının İsrail’de Katar lehine medya kampanyaları düzenledikleri iddiasına dayanıyor. Netanyahu ve ekibi ise Katar’ın düşman bir ülke olmadığını belirterek bunda bir sorun olmadığını savunmuşlardı. 9 Eylül’de yaşananlar ise Netanyahu ve ekibi ile Katar arasındaki ilişkinin İsrail muhalefeti tarafından tekrar sorgulanmasına yol açabilir.
Öte yandan Katar’a yönelik saldırının gerçekleştirilmesi ilginç bir denklem oluşturdu. Muhalefet liderleri İsrail’in saldırısına yönelik destek mesajlarını hemen yayımladılar. İsrail içinde temel eleştiri ise Gazze’deki İsrailli esirlerin bu saldırılar sebebiyle geri dönemeyeceği üzerine yoğunlaşıyor.
Saldırıdan sonra yayımlanan haberlerde dikkat çeken bir ayrıntı ise Doha saldırısının Şin-Bet (İsrail İç İstihbarat Servisi) ve İsrail ordusu tarafından icra edilmiş olmasıydı. Hamas’ın yurt dışındaki faaliyetlerden sorumlu kurum olan Mossad’ın (İsrail Dış İstihbarat Servisi) bu kez sürece dahil olmaması ise kayda değerdi.
İsrail’in Hamas liderlerine yurt dışındaki saldırıları yeni değil, uzun süredir devam ediyor. 1997’de Halid Meşal Amman’da (Ürdün) zehirlenmek istendi. 2010’da Hamas yöneticilerinden Mahmud Mabhuh Dubai’de (Birleşik Arap Emirlikleri) suikasta uğradı. Bu süreç Ocak 2024’te Beyrut’ta (Lübnan) Salih Aruri’ye ve Temmuz 2024’te de Tahran’da (İran) İsmail Heniyye’ye yönelik suikastlarla devam etti.
İsrail, Doha saldırısında bir dizi Hamas liderini hedef aldığını açıkladı. Fakat zaman geçtikçe bu hedefin başarılı olmadığına dair kuşkular artıyor. İsrail iç siyasetinde Netanyahu’nun ateşkes sürecini baltaladığı ve başarısız olduğuna dair tepkiler artabilir. Bu tepkiler Netanyahu’yu suikastlara devam konusunda bir baskıyla baş başa bırakabilir. Çünkü son anketler gösteriyor ki İsrail toplumu sağ ve sağın türevleri olan partilere doğru kayıyor. Güvenlikçi eğilimlerin popülerlik kazandığı bu politik ortamda siyasi kültür kim daha fazla sertlik yanlısı olacaksa ona bakacak gibi.
Netanyahu’nun ateşkes ve müzakerelerle ilgilenmediği ise aşikar. Son yaptığı açıklamalardan da anlaşıldığı üzere “Münih Doktrini 2.0” uygulamaya koyulmuş durumda. Hamas liderliğine yönelik yoğun bir suikast dalgasını başlatmak isteyen Netanyahu, Gazze’deki esirlerin geri döndürülmesi taleplerine de kulaklarını tıkıyor. İsrail’de seçimlerin yapılmasına yaklaşık bir sene var. 27 Ekim 2026’da yapılması planlanan seçimler hükümet içi anlaşmazlık yaşanması durumunda daha erken yapılabilir. Netanyahu bu sebeple Gazze’deki işgalin devamından yana olan Bezalel Smotrich ve Itamar Ben-Gvir’i de hükümet içinde tutmayı başarıyor.
İsrail’de yapılan son anketlere göre eski Başbakan Naftali Bennett ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot tarafından kurulacak bir parti ilk sırayı almış durumda. 120 üyeli Knesset’te hükümet kurmak için 60+1 vekile ihtiyaç duyulduğu düşünüldüğünde olası bu siyasi oluşumun şimdiden 30-35 sandalye aralığına ulaşması dikkatleri üzerine çekiyor. İsrail’de güncel bir anket muhalif blokun 60, iktidar blokunun 50 ve Arap blokunun 10 vekile ulaşacağını gösteriyor.

Murat Aslan
Muhammed Hüseyin Mercan
Yücel Acer
Mustafa Caner
Gökhan Çınkara 




