23 Eylül 2026’da Tigray güçlerinin Mekelle, Aksum ve Şire havalimanlarını ele geçirmesiyle başlayan çatışma, Pretoria Barış Anlaşması’nın dört yıllık kırılgan ömrünü fiilen sona erdirdi. Ancak bu tabloyu yalnızca Addis Ababa ile Mekelle arasında yeniden alevlenen bir iç savaş olarak okumak, olayın asıl ağırlık merkezini kaçırmak anlamına gelir. Etiyopya bugün yedi silahlı yapının kurduğu Hayatta Kalma İttifakı ile içeriden zorlanırken dışarıda da son beş yılda bizzat ürettiği tehdit algılarının biriktirdiği bir karşı cepheyle yüz yüze. Nil üzerindeki baraj politikası Mısır’ı, Sudan savaşında Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (The Rapid Support Forces, RSF) açılan alan Hartum’u ve Kızıldeniz’e çıkışı “tarihsel hak” olarak tanımlayan söylem de Eritre’yi aynı hizaya itti.
Addis Ababa, bölgesel hegemonya arayışında komşularının güvenlik alanlarına eş zamanlı olarak dokundu. Komşu devletlerin birbirinden bağımsız kaygıları da zamanla ortak bir stratejik zemine dönüştü. Bu zeminin üç katmanı var. Birinci katman, Nil havzası ve Sudan savaşı üzerinden şekillenen Mısır-Sudan ekseni. İkinci katman, Assab korkusu etrafında örgütlenen Kızıldeniz’in batı kıyısı. Üçüncü katman ise Etiyopya’nın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail ile derinleşen ilişkilerinin bölgesel ayrışmayı keskinleştiren etkisi. Bu katmanlar Etiyopya’nın iç kırılganlıklarıyla birleştiğinde Afrika Boynuzu’nda iç savaş ile bölgesel savaş arasındaki çizgiyi giderek belirsizleştiriyor.
Nil ve Sudan Hattı: RSF’ye Açılan Alanın Geri Tepmesi
Etiyopya’nın Sudan savaşındaki konumu, krizin en az konuşulan ama en belirleyici boyutlarından biridir. Nisan 2023’ten bu yana ordu (SAF) ile RSF arasında süren savaşta Addis Ababa resmi olarak tarafsızlığını koruyor. Ancak Benishangul-Gumuz’da RSF savaşçılarının eğitildiği bir kampın varlığını ortaya koyan veriler bu durumun aksini gösteriyor. Ayrıca Yale Üniversitesi İnsani Araştırma Laboratuvarı da Asosa’daki bir Etiyopya ordusu üssünde RSF’ye askeri destekle uyumlu faaliyetleri uydu görüntüleriyle belgeledi. Sudan Genelkurmay Başkanı Yasir Atta’nın Etiyopya’yı RSF İHA’larına topraklarını açmak ve Sudan’ın savaşını sınır toprakları için fırsata çevirmekle suçlaması, meselenin Hartum için artık bir istihbarat şüphesinden ziyade açık bir devlet politikası sorunu olduğunu gösteriyor. Tartışmalı el-Faşaga bölgesi de bu tabloya tarihsel bir derinlik katıyor.
Bu noktada Nil, Sudan meselesini Mısır’ın merkezi güvenlik gündemine bağlıyor. Rönesans Barajı sürecinde Sudan’ın tutumu tarihsel olarak dalgalıydı. Düzenli akışın sağlayacağı faydalar ile güvenlik ve veri paylaşımı kaygıları arasında gidip geldi. RSF meselesi ise bu dalgalanmayı sona erdirme potansiyeli taşıyor. Etiyopya’yı savaşı körükleyen bir aktör olarak gören bir Sudan ordusunun yaklaşımı, Mısır’ın Nil tezleriyle çok daha kolay örtüşüyor. 2021’de imzalanan Mısır-Sudan askeri iş birliği anlaşması, Kahire’nin SAF’a verdiği destek ve Etiyopya’nın Nil havzasında yeni barajlar duyurması birlikte düşünüldüğünde, iki aşağı havza ülkesinin aynı cephede buluşması yapısal bir karşılık kazanıyor.
Buradaki paradoks yeterince açık. Etiyopya, Sudan’daki savaşta RSF’ye alan açarak kısa vadede batı sınırında nüfuz kazanmayı hedeflemiş olabilir. Ancak bu tercih Hartum’daki muhatabını kalıcı bir hasma dönüştürdüğünü ve Kahire’ye Nil meselesinde yalnız olmadığını kanıtlayan bir müttefik kazandırdığını da ortaya koyuyor. Üstelik Mavi Nil ve Benishangul-Gumuz hattı bugün Etiyopya’nın kendi güvenlik açığı haline gelmiştir. Hayatta Kalma İttifakı’nda Benishangul ve Gumuz hareketlerinin yer alması, Sudan sınırındaki bu gri alanın her iki yöne de işleyebileceğini gösteriyor. Nitekim komşusunu istikrarsızlaştırmak için kullanılan bu coğrafya aynı araçlarla bu kez kendi aleyhine de kullanılabilir. Etiyopya Cumhurbaşkanı Taye Atske Selassie’nin BM Genel Kurulu’nda çatışmalar için “dış aktörler”i suçlaması Addis Ababa’nın bu geri tepmeyi algıladığını ancak sorumluluğu dışsallaştırmayı tercih ettiğini gösteriyor.
Kızıldeniz’in Batı Kıyısı: Assab Korkusu ve Eritre Merkezli Karşı Cephe
Eritre açısından Etiyopya tehdidi soyut bir ihtimalden ziyade yıllardır somutlaşan bir senaryo. Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in Ekim 2023’te Kızıldeniz’e erişimi “tarihsel hak” olarak tanımlayan konuşması, Asmara’da doğrudan bir savaş tehdidi olarak okundu. Assab’ın Eritre’nin savunulması daha güç, nüfus merkezlerinden kopuk güney kıyısında yer alması bu algıyı derinleştirdi. Etiyopya’nın Afar bölgesinde Assab’a vurma mesafesinde mekanize birlik ve ağır silah konuşlandırması ise Asmara yönetiminin en kötü senaryoyu esas almasına yol açtı.
Kasım 2025 ve Şubat 2026’da Addis Ababa’da sahada karşılaşılan veriler, başkentten kuzeye yönelik sürekli bir askeri sevkiyatı gözler önüne sermekteydi. Bu hareketlilik, kuzey cephesinde uzun soluklu bir hazırlığın işaretiydi. Aynı dönemde açık kaynak analizler de Tigray çevresinde federal bir yığınağı kaydetmiş ve bunun Eritre ile genişleyebilecek bir savaşa hazırlık olabileceğini tartışmaktaydı. Bugün yaşananlar da o dönemdeki saha verilerinin işaret ettiği yönde gerçekleşti.
Eritre bu tehdide, tarihsel düşmanı Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) ile pragmatik bir yakınlaşmayla yanıt verdi. Mısır ile otuz yıllık ittifakını derinleştirdi. Sudan ordusunun yanında konumlandı ve Mısır’ın aracılığıyla Suudi Arabistan’la ilişkilerini geliştirdi. ABD’nin 19 Eylül’de Eritre ordusu ve iktidar partisine yönelik yaptırımları kaldırması Asmara’nın uluslararası yalnızlığını kırdı. Eritre böylece Etiyopya’ya karşı oluşan dizilimin coğrafi ve askeri bağlantısı haline geldi. Addis Ababa ittifakın Eritre finansmanıyla hareket ettiğini iddia etmeye devam ediyor.
Kızıldeniz’in batı kıyısı bu nedenle yeni bir jeopolitik anlam kazandı. Mısır, Sudan ve Eritre, Etiyopya’nın denize erişim arayışını kendi egemenlikleri ve deniz güvenliklerine yönelik bir meydan okuma olarak görüyor. Cibuti ise daha karmaşık bir konumda. Etiyopya dış ticaretinin ana kapısı olması onu ekonomik olarak Addis Ababa’ya bağlıyor. Ancak Etiyopya’nın Somaliland ve Assab üzerinden alternatif liman arayışı, Cibuti’nin gelir modelini tehdit ediyor. Addis Ababa’nın Afar milliyetçiliğini araçsallaştırma girişimleri ise Afar ve Issa nüfusları arasındaki hassas dengeye dayanan Cibuti için ayrı bir risk. Kısacası kıyı devletlerinin tamamı –farklı yoğunluklarda da olsa– Etiyopya’nın Kızıldeniz ajandasını bir güvenlik sorunu olarak algılıyor. Afar’ın günümüzdeki görünümü de bu gerilimin iç yansıması. Bölge yönetimi federal güçlerle birlikte savaşırken yerel bir silahlı grup Tigray güçlerinin yanında yer alıyor. 2025’te bir özel kuvvet birliğiyle Eritre’ye geçen Afar komutanı İbrahim Osman Aliyu’nun durumu ise Afar kartının Addis Ababa aleyhine de işleyebileceğini kanıtlıyor.
Bloklaşmanın Mantığı ve Addis Ababa’nın Sınırları
Etiyopya’ya karşı oluşan bu dizilimi anlamlı kılan, Addis Ababa’nın Kızıldeniz’in karşı tarafındaki ortaklıklarıdır. BAE, 2020-2022 savaşında insansız hava araçlarıyla (İHA) federal hükümetin askeri üstünlüğünde belirleyici bir rol oynadı. Bugün de Etiyopya’nın en önemli dış destekçisi olarak görülüyor. İsrail ise Aralık 2025’te Somaliland’ı tanıyarak Kızıldeniz’deki istikrarsızlığı daha da artırma yönünde bir adım attı. Ayrıca Etiyopya ile istihbarat iş birliği anlaşması imzaladı ve Cumhurbaşkanı Herzog’un Şubat 2026’daki Addis Ababa ziyaretiyle ilişkileri üst düzeye taşıdı. İsrail’in mevcut çatışmada doğrudan askeri rol üstlendiğine dair açık kaynaklarda ifadeler olmasa da sahadaki gözlemler farklı bir durum ortaya koyuyor. Ancak BAE-Etiyopya-İsrail yakınlaşması, bölgede bir karşıt blok algısının oluşmasında belirleyici oldu. Bu algı Mısır, Sudan ordusu, Eritre ve Suudi Arabistan’ın birbirinden farklı motivasyonlarını ortak bir stratejik dile çevirdi. Sahada gözlemlenen tablo, Doğu Afrika’da konumlanmanın giderek İsrail ile kurulan ilişki üzerinden tanımlandığını gösteriyor. Bu ikilik her aktörün tercihini tek başına açıklamamakla birlikte bloklaşmanın hangi eksende keskinleştiğini anlama açısından güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır.
Yine de bu tablo, Abiy yönetiminin çöküşe sürüklendiği sonucunu doğurmuyor. Federal hükümet insan gücü ve teknoloji bakımından üstünlüğünü koruyor. Yerli üretime de başlayarak İHA kapasitesini artırdı. TPLF ise Pretoria sürecinde ağır silahlarının önemli kısmını teslim etti. Daha önemlisi Hayatta Kalma İttifakı’nın omurgasını oluşturan Tigray cephesi tek parça değil. Son iki yılda Tigray siyaseti fiilen üçe bölündü. Birinci kesim, Debretsion Gebremichael liderliğindeki TPLF ve onun kontrolündeki Tigray Savunma Kuvvetleri (TDF). Bugün savaşı yürüten yapı bu. İkinci kesim, Getachew Reda öncülüğündeki federal yanlısı çizgi. Bu çizginin sahadaki silahlı karşılığı ise TPLF’nin savaş hazırlığı ve Eritre ile yakınlaşmasına itiraz ederek ayrılan ve Afar sınırında faaliyet gösteren Tigray Barış Gücü (TPF). Üçüncü kesim ise iki kutup arasında kararsız kalan kıdemli askeri kadrolar. Önceki savaşın başkomutanı ve geçici yönetimin eski başkanı Tadesse Werede de bu grupta yer alıyordu. Savaşa şüpheyle yaklaşan, aralarında Werede’nin de bulunduğu dört kıdemli askeri liderin silahlı kişilerce gözaltına alınması, TPLF liderliğinin bu ara kesimi tasfiye ederek Tigray’da kontrolü tek elde toplamaya çalıştığını gösteriyor.
Bu hamle kısa vadede karar alma sürecini hızlandırabilir. Ancak krizin en az konuşulan ama belki de en belirleyici boyutu Tigray halkının tutumu. TPLF’nin meşruiyeti açlık, yerinden edilme ve ödenmeyen tazminatlar nedeniyle zaten aşınmış durumda. Bunun üzerine bir de Eritre faktörü ekleniyor. 2020-2022 savaşında Eritre güçlerinin Aksum başta olmak üzere Tigray’da gerçekleştirdiği katliamlar ve yaygın cinsel şiddet uluslararası insan hakları kuruluşlarınca belgelendi. Bu travma Tigray’ın toplumsal hafızasında halen taze. Sahadan yükselen sesler, halkın büyük bölümünün TPLF-Eritre yakınlaşmasına destek vermediğini gösteriyor. Bu tepkinin en somut göstergesi ise Tigrayların son dönemde bölgeden, özellikle Addis Ababa’ya doğru belirgin biçimde ayrılması. Yani halkın bir kısmı TPLF’nin savaşını kendi savaşı olarak görmüyor. Havalimanlarının ele geçirilmesiyle hava yoluyla ayrılma imkanının ortadan kalkması ise bölgede kalan nüfus üzerindeki baskıyı artıracaktır.
Bu durumun savaşın seyrine doğrudan etkileri olacaktır. İlk olarak önceki savaşta varoluşsal bir savunma duygusuyla sağlanan geniş seferberlik bu kez aynı kolaylıkla gerçekleşmeyecektir. Askere alım zorlaşacak ve cephedeki moral kırılganlaşacaktır. İkinci olarak halkın TPLF-Eritre ittifakına mesafesi, gözaltına alınan kararsız generallerin ve çevrelerinin toplumsal destek kazanmasına zemin hazırlayabilir. Bu kesimin TPF ile birlikte hareket etmesi halinde TPLF Tigray’ın içinde ikinci bir cepheyle karşı karşıya gelebilir. Üçüncü olarak Addis Ababa bu gerilimi TPLF’yi Tigray halkından ayrıştırmak için siyasi bir kaldıraç olarak kullanabilecektir. Önceki savaşta Tigray, federal hükümete karşı tek bir toplum olarak direnmişti. Bu kez ise TPLF’nin karşısında yalnızca federal ordu değil kendi toplumunun sessiz itirazı da duruyor.
İttifakın geri kalanında da fay hatları belirgindir. Batı Tigray üzerindeki Fano-TPLF anlaşmazlığı çözülmüş değil. Oromo Kurtuluş Ordusu (OLA) ise ittifakı siyasi bir anlaşma değil “usule dair bir mutabakat” olarak tanımlıyor. OLA’nın bu temkinli tutumunun ardında stratejik bir hesap da olabilir. Abiy Ahmed, Etiyopya’nın ilk Oromo başbakanı ve Oromolar bugün merkezde tarihsel olarak en güçlü konumlarında bulunuyor. OLA, Abiy yönetimine karşı savaşsa bile Abiy sonrası bir geçiş sürecinin, geçmişte iktidarı elinde tutmuş Tigray ve Amhara aktörlerinin ağırlığında şekillenmesi ihtimali, Oromo siyasi alanında ciddi bir kaygı kaynağı. Bu nedenle OLA’nın merkezi devirmekten çok kendi bölgesindeki kazanımlarını korumaya odaklanan sınırlı bir katılımı tercih etmesi şaşırtıcı olmaz. Son olarak ABD’nin bu yıl TPLF liderliğine yaptırım uygulaması ve tırmanmaya katkı verenlere yeni yaptırım uyarısında bulunması, muhalefetin uluslararası hareket alanını daraltan bir etken. Tüm bu faktörler birlikte düşünüldüğünde ittifakın kısa vadede merkezi devirmekten çok federal gücü farklı cephelerde aşındırabilecek bir kapasiteye sahip olduğu görülüyor.
Türkiye için bu tablo hem risk hem de fırsat barındırıyor. Ankara, Addis Ababa ile güçlü ilişkileri, Somali’deki derin varlığı ve Mısır ile normalleşen ilişkileri sayesinde bu ayrışmanın her iki tarafıyla da konuşabilen nadir aktörlerden biri. Aralık 2024’teki Ankara Mutabakatı bu kapasiteyi kanıtladı. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin önceliği üç başlıkta toplanıyor. Birincisi Ogaden Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (ONLF) ittifaka katılımıyla artan çatışmanın Somali’ye sirayet riskini yönetmek. İkincisi Nil meselesinin savaşın bir parçasına dönüşmesini engelleyecek diyalog kanallarını açık tutmak. Üçüncüsü insani diplomasi ile ara buluculuk kapasitesini erkenden devreye sokmak. Etiyopya’nın bugünkü açmazı, bölgesel hegemonya arayışının komşuların güvenlik kaygılarını görmezden geldiğinde nasıl bir kuşatmaya dönüşebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Bu kuşatmanın bölgesel bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceği ise büyük ölçüde Asmara’da ve Kahire’de verilecek kararlara bağlıdır.

